27 Kasım 2007 Salı

TÜRKİYE POLİTİK ARENASINDA KİM KİMDİR?

(99 Cümleyle Gerçekler)

Değerli Dostlar,
Okuyacağınız bu yazının altta İngilizce çevirisi var: Who is Who İn Turkey’s Political Arena. Yazıdaki görüşlere az çok katılıyorsanız, bu İngilizce metni tanıdığınız yabancılara veya internet yollarına gönderirseniz hiç fena olmaz. Sevgilerimle

Küresel kapitalizm dünyada doğal yaşamı sona sürüklüyor.
Zengin devletlerin gündeminde bu yok edişi değiştirmek yok.
Onlar sadece “demokrasi” dersi veriyorlar bütün ülkelere.
ABD ve AB bu konuda da birbirinden çok farklı değil.
Demokrasiden anladıkları tüm ülkeleri daha sıkı bir egemenlik altında tutmak.
Her ülkede kendileriyle işbirliği yapacak tercihan parlamenter demokrasiye inanmış güçleri geliştirmek.
Demokratlaşmayan ülkeleri işgal etmek, demokratlaşmayanları kitle halinde imha etmek de bu kutsal amacın gereği.
Türkiye’ye gelince:
Batılı özgürlükçülerin büyük çoğunluğu Türkiye’ye de bu açıdan bakıyor.
Bizim gerici bildiklerimiz Avrupalı sıradan solcu için ilerici.
Bizim anti-emperyalist saydıklarımız Batılı liberal için faşist.
ABD ve AB Türkiye’de de medya ve entelektüeller içinde kendine bağlı güçlü iktidarlar yarattı.
Bu odaklar kendi ideolojileri doğrultusunda bilgiler veriyorlar dışarıya.
Dışarıdan da onlara Türkiye’yi nasıl görmelerinin tercih edildiği noktasında yönlendiriliyorlar.
Sonuçta ortaya Türkiye’deki anti-kapitalist anti-emperyalist çevrelerin gördüğünden çok farklı, çarpık bir tablo çıkıyor.
Bizim bulunduğumuz ağaçtan ülkedeki bazı siyasi oyuncular şu özellikleriyle göze çarpıyor:
AKP: İktidardaki Parti.
Ülkenin en büyük siyasi gücü.
Son seçimde yüzde 47 oy aldı.
ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin kilit oyuncularından.
Ilımlı İslam modelinin uygulayıcısı.
Ordu’ya karşı çıkıyor, ABD ve AB tarzı demokrasiye yakın görünüyor.
Bu yüzden iktidar partisi Avrupalı için ilerici.
Oysa AKP demek ABD işbirlikçisi takiyyeci radikal tarikatlar demek.
Yani bize göre bölgedeki en tehlikeli gerici güç.
Laik sistemi için için parçalıyorlar.
Ordu’ya muhalif tavırları sadece bundan kaynaklanıyor.
AKP liderleri ve taraftarları çoğunlukla açgözlü, kaba, usul adet bilmeyen kültürsüz erkekler
Kadınları aşağı tabaka olarak görüyor ve onları örtünmeye zorluyorlar.
Ilımlı islam hareketi gerçekte Hitler-Mussolini’nin tabandan yükselen faşizmine çok benziyor.
PKK (Kürt gerillalarının yasadışı partisi) Onun Yasal Partisi ve Kürt Milliyetçileri:
Birçok batılı onları özgürlük savaşçısı olarak tanıyor.
Türkiye’deki radikal solcuların büyük bölümü de öyle.
Tek kesitten bakıldığında bu görüş haklı gibi.
Sol söylem kullanıyorlar ve ezilmiş bir halkın temsilcisi olma iddiasındalar.
Avrupa’daki Kürt nüfus içinde güçlü biçimde örgütlüler.
Mali gelirlerinin büyük kısmı Avrupa’dan geliyor.
Bağışlar, Avrupa fonları, kara para faaliyetleri…
Örgütün Avrupa devletleri, politikacıları ve gizli servisleriyle yakın bağları mevcut.
Buna son on yılda ABD ile yakın işbirliği de eklendi.
PKK, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nde kullandığı önemli bir güç.
Bu “özgürlük savaşçıları” nedense tüm emperyalistlerin (İsrail dahil) gözdesi.
Öte yandan Türklerle yüzyıllardır birlikte yaşayan Kürtlerin birçok yönden hak mahrumiyetleri de inkar edilmez gerçek.
Türkiye devleti, hükümetler ve Türkçü faşistler bugüne kadar bu gerçeği inkar etmeyi tercih ettiler.
Ama Avrupalının bilmediği nokta şu:
Başlangıçtan beri Türkiye oligarşisinin içinde yarı-feodal, kapitalist Kürt hakim sınıflarının da bulunduğu.
Ayrıca Kürtlerin büyük çoğunluğunun Türklerden ayrılmak istemediği...
En az 15 milyon Kürt Batıda Türklerle birlikte kardeşçe yaşıyor.
Bir bölümü Türkler ve öteki etnik gruplarla melezleşmiş durumda.
Tam ayrılığı PKK bile çok yerde ifade etmiyor.
Buna rağmen PKK, 25 yılda 37 bin “insan yaşama hakkının” öldüğü bir savaş yürütüyor.
En az devletin çirkin uygulamaları kadar PKK da kirli bir terör politikası güdüyor.
Bunun sonucu: Türkiye’de düşmanlığa dayalı milliyetçilik karşılıklı olarak yükseliyor.
Sol söylemin halk içindeki etkisi giderek zayıflıyor.
PKK ve yandaşları da bir yerde sadece bu misyon için ayaktalar.
Kürt sorunu bir gerçeklik.
Fakat bu sorundaki emperyalist kışkırtmalar da bir gerçeklik.
İşbirlikçi Liberaller ve Hain Sol:
Liberalleşmiş radikal solla, baştan beri liberal olan solcular Türkiye’de kalabalık değiller.
Ancak medyadaki destekleri ve bazı kitle örgütlerinin başında bulunmaları nedeniyle sayılarının ötesinde etkililer. (Birçok köşe yazarı, TV yorumcusu, sendikacı, oda başkanı, ünlü yazarlar: Orhan Pamuk, Elif Shafak vs.)
Bu seçkinci özgürlük savaşçıları anti-kapitalist, anti-emperyalist mücadeleyi unutmuş durumdalar veya böyle bir kavramları zaten yoktu
Tek dertleri demokratikleşme.
Demokratikleşmenin önündeki en büyük engeli de Ordu ve milliyetçiler (sol yurtseverler de içinde) olarak görüyorlar.
Bu yüzden böyle solcular ve Amerikanseverler Avrupa’dan büyük sempati topluyorlar.
Söz konusu liberaller ısrarla milliyetçiliğe karşı olduklarını ifade ediyorlar, çünkü onlar için milliyetçilik faşizm demek.
Fakat kendileri gizli milliyetçiler (Kürt milliyetçiliğinin ve emperyalizmin milliyetçiliğinin destekçisiler).
Sıkıcı bir tarzda sürekli düşünce özgürlüğünden bahsetmelerine karşın medya ve edebiyat çevrelerinde oligarşik çeteler oluşturuyorlar.
Avrupalı entelektüelin en büyük açmazı Türkiyeli entelektüellerin de en büyük açmazı artık; hiçbir şeyi başkalarına bırakmak istemiyorlar.
Aynı anda hem toplum öncüsü, hem düzen yanlısı, hem tatlı yaşam aşığı, hem özgürlük savaşçısı, hem solcu, hem sosyalist, hem kapitalist olmak: Bu dünyada mümkün değil böyle bir şey, öte dünyanın fantastik gerçekliğinde mümkün olabilir.
Liberaller ve Liberal solcular cumhuriyeti tahribe uğraşıyorlar.
Solcu bilindiklerinden bu tutumları Türkiye’de sol söylemin halkça anlaşılabilirliğini çok azaltıyor.
En önemli görevleri gerçekte bu.
Ulusalcı (Yurtsever) Sol:
CHP (ana muhalefet partisi) bu grubun en büyük oluşumu sayılabilir.
Emekten, yoksul halkın sorunlarından pek az bahseden garip bir sosyal demokrat parti.
Tabanındaki anti-emperyalist duyarlılık üst yönetime doğru zayıflıyor.
Ama ulusalcı sol denince akla, daha küçük bazı sol gruplarla, Atatürkçü olarak bilinen dernekler, gazete (Cumhuriyet) ve dergiler çevresi akla geliyor.
Bugün Batı, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı örtülü bir savaş yürütüyor; bu da bir gerçek değil mi?
Eğer hakikat paranoyak iddialardan daha fantastikse, nerede paranoya başlar hangi gerçek sahtedir kimse bilemez.
Bu örtülü savaş için birçok neden sayılabilir.
Türkiye ve onun etki alanı emperyalizmin daha sıkı denetim altında tutmak istediği büyük bir pazar.
İkinci olarak, Türkiye oligarşisi Amerikalıların akıllı oğlanlarından kızlarından oluşsa da, halkın güdük yurtsever tepkileri bazen emperyalist girişimleri engelliyor.
Ulusalcı sol emperyalizme karşı mücadeleyi ön plana çıkarıyor, Kürt sorununa mutlak birlik açısından yaklaşıyor (kısmen bu sorunu yadsıyor).
Ordu’nun laik cumhuriyetçi gücüne ve devlet içindeki henüz AKP’ce tasfiye edilmemiş bürokratlara fazlasıyla güveniyor.
Ordu ve devlet içindeki zayıf anti-emperyalist eğilimleri kışkırtmaya çalışıyor.
Bu nedenlerle ulusalcı sol Avrupalılarca demokrasi düşmanı, hatta faşist olarak görülüyor.
Başka Bazı Politik Gruplar:
MHP (Klasik milliyetçi parti- Muhalefetin güçlü ikinci partisi).
Amerikan karşıtı radikal dinci gruplar.
Ayrıca iki adet küçük merkez sağ parti (bir zamanlar iktidardaydılar).
Gerçek Komünistler ve Sosyalistler:
TKP bu kategorideki en büyük örgütlü güç.
Daha küçük gruplar ve dağınık, örgütsüz halde çok sayıda insan bu başlık altında ele alınabilir.
Hepsi tüm ülkede yaklaşık 200 bin kişi...
Anti-emperyalist, anti-kapitalist mücadele ve sosyalizmi kurma hedefi onlar için öteki sorunların önünde en önemli görevler.
Demokrasi sorunu ve Kürt sorunu ancak böyle bir yolda çözülebilir.
Bu doğrultuda dayanılacak güç de halk güçleri, emek güçleridir.
Türkiye halkının kurtuluşu gerçek sosyalistlerin yeteneğine ve başarılarına bağlıdır.


Site Meter

1 yorum:

Zafer dedi ki...

Sayın Arslanoğlu,

Bu yazınızı da diğer yazılarınız ve kitaplarınız gibi ilgiyle okudum.

Tamamen katıldığım veya hiç katılmadığım yazılar üzerinde, elbette fazla düşünme isteği duymuyorum. Böyle, büyük ölçüde katıldığım, ama bir sorunun da varlığını hissettiğim yazılar bende bir rahatsızlık yaratıyor. Ne güzel oluyor.

Özellikle yazınızın son kısmını, başlı başına uzun ve önemli bir konu olarak ele almamız gerektiğini düşünüyorum.

“Hepsi 200 bin kişi...”

Biraz düşününce, beni rahatsız eden durumu da anladım. Bu, aslında yazınızın kapsamı dışında kalan bir konu. Yani yazınızın kendisi, paylaştığınız düşünceleriniz değil, onların çağrıştırdığı, hatırlattığı bir konu. Böylece yazınızın, bütün güzel yazılarda olduğu gibi, anlattığından daha fazlasını anlatan bir yazı olduğunu düşündüğümü de eklemek isterim.

Kısaca değinmek istediğim konu, bu “200 bin kişi” ile ilgili olarak iletişim sorunu. Çözümü hakında çok fazla bir fikrim yok ama, sorunu “kendi aralarında yazışmak” şeklinde tanımlayabiliriz sanıyorum.

Memleketteki muhalif kitlenin, ille de sosyalist veya komünist olarak değilse de yozlaşmamış insan özelliğinde olanların saysını, daha iyimser tahminlerle 200 binin üzerinde görsek bile sayının çok az olduğu açık bir gerçek.

Bu kitleselleşememek sorunu, muhalefet yapmaya gerek olmayan koşullarda yaşadığımızdan kaynaklanıyor olamaz. Yani halkın, kitlelerin hayatından memnun olması gibi bir durum yok.

Muhalif düşüncelerin yetersiz, üretilen ve söylenen sözlerin değersiz olduğu da ileri sürülemez.

Temeldeki sorunu, “iletişim” olarak görmemin nedeni bu. Muhalif sözlerin insanlara ulaşmaması. Sadece muhalif de değil, güzel sözlerin yerine ulaşmaması. “Gerçek”in anlatılamaması. Yaşar Kemal, “gerçeğin dili güzel oluyor” diyor ya, güzel sözler yerine ulaşmayınca, gerçek anlatılamamış, yeni bir gerçeklik yaratılamamış oluyor.

Sizin, “Memleketimden Karakter Manzaraları” kitabınız da dahil çok sayıda kitabın, birçok yazının, yaygınlaşmasını, anlaşılmasını istiyor insan. Bunlardan bazıları epeyce okunuyor da olsa, ne yazık ki, sonuçta zaten yakın görüşte olanların kendi aralarındaki yazışmalar olmayı pek aşamıyorlar.

Bildiğiniz gibi, sadece okur seçmez okuyacağı kitabı. Yazar da okuyucusunu seçer. Elbette tanıtım, dağıtım, manipülasyon... çeşitli etkenler var işin içinde. Ama yine de işledğii konuyla, anlatım biçimiyle, bakış açısıyla, durduğu yerle, farkında olduğu veya olmadığı birçok özelliğiyle yazarın, hitap ettiği insan tipini belirlediği, bence çok önemli bir gerçek.

Gündelik yaşamlara, akıp giden hayata dair üretilen sözlerde bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Hayattan, güncel hayattan yeterince beslenilmediğini.

Aslında okurların beklentisinin, hayata ara vermeyi sağlayacak, yaşadığı dünyanın dışına çıkaracak kitaplara yöneldiği (öyle yönlendirildiği) anlaşılıyor. Yazı ve kitap üretenlerin ulaşmaya çalışacakları okur profili, ne yazık ki hayatın içindeki insan özelliklerine uygun olmuyor.

Aşırı büyük, fazla iddialı olduğunu kabul ediyorum ama, yazarların hedefinin mevcut okurlara değil, okumayanlara ulaşmak olması gerektiğini düşünüyorum. Bir okuryazar uğraşı değil, hayata ve varoluşa dair üretimler...

Elbette bu noktada devasa sorunlar var. Öncelikle dağıtım, iletişim kanalı, medya tekelleşmesi...

Zaten taleplerimizin bu koşullarda uygulanması imkansız istekler olması daha güzel değil mi? Bu şekilde asıl talebimiz, koşulların değişmesi oluyor.

Yani mesele, sözünü ettiğiniz 200 bin kişinin ya da diyelim ki 1-2 milyon kişinin dışındaki insasnlara ulaşmakta. “Okur”a değil, halka hitaben yazmakta.

Bunun nasıl yapılabileceğini bilmiyorum.

Zaten bu metni, halkın içindeki ukala bir okurdan, bir edebiyatçıya hitaben yazılmış satırlar olarak göreceğinizi umuyorum.

Selamlar, saygılar,

Zafer Köse