24 Kasım 2009 Salı

AÇILAMADIĞIMIZ AÇILIM

Değerli Dostlar,
Açılımla ilgili karşı seçeneği gündeme getiren TKP, konuyu yakın dostu aydınlara açtı. Böyle bir alternatif görüşü dile getiren, benim de katıldığım bildirinin bir özetini ve imzacılar listesini aşağıda sunuyorum. Söz konusu metin ve imzalar 15 Kasım'da e-posta yoluyla tüm medyaya iletildi. Ancak hakkında tek satır çıkmadı. Bu bile açılımın bizim ülkemizde nasıl bir aldatmaca olduğunu kanıtlamaya yeter. Aralarında dikkat ederseniz bayağı saygın ve ünlü çok sayıda ismin de bulunduğu bu birbirinden değerli (ben hariç) 180 aydının (toplam 181) karşı görüşünün demek ki herhangi bir haber değeri yokmuş!
Elbette burada kendimizi aklamıyorum hiçbir şekilde. Bizde de bir iletişim problemi var ve e-posta atıp gerisini izlememek medyayla iletişim anlamına gelmiyor. Gerçi bir yayın organında haberin çıkması için kendim devreye girdim, tüm ilişkilerimi kullandım, ama yine de başarılı olamadım :)

İŞTE METİN İŞTE İMZALAR:

Aydınlar "Türkiyeli Çözüm"de Israrcı

TKP'nin çağrısıyla çok sayıda aydının imza verdiği "Emperyalizmi Dışlayan Türkiyeli Bir Çözüm İstiyoruz" metni, Kürt açılımı tartışmaları açısından güncelliğini koruyor.
Türkiye Komünist Partisi'nin çağrısıyla bir araya gelen aydınların kaleme aldığı "Emperyalizmi dışlayan Türkiyeli bir çözüm istiyoruz" metnine imza verenlerin sayısı artıyor.

Sosyalizm bağımsız bir taraf olarak devreye girmeli
Aydınların metninde, “Kürt açılımı” üzerinden gerçekleşen kamplaşmanın tarafları, AKP'nin Amerikancı dönüşüm çizgisi, Kürt hareketinin emperyalizmle uzlaşmacı temsilcileri, milliyetçi statükocu düzen partileri olarak tarif ediliyor. Buna karşılık solun görevinin solculuğu, sosyalizmi bağımsız bir saf olarak devreye sokmak olduğu belirtilerek bahsi geçen taraflarla ittifak arayışlarının solu kişiliksizleştirme yoluyla bu hedefi zorlaştıracağına dikkat çekiliyor.

“Kürt açılımı”bölünme getirecek
Metinde, bölgemizin emperyalist yeniden biçimlendirilmesinin bir parçası olarak, AKP eliyle, Türkiye'nin Osmanlıcı, yayılmacı, İslamcı bir yeniden dönüşüme tabi tutulduğu ve “Kürt açılımı”nın de bu dönüşümün bir parçası olduğunu tespiti yapılıyor. “Kürt açılımı”nın bölünme olasılığını da gündeme getirdiğine dikkat çekiliyor ve bölünmenin kanlı bir iç savaş riski barındırdığı uyarısı yapılıyor.

Türk ve Kürt milliyetçilerine karşı
Kürt sorununun emperyalizmin pozitif rolüyle çözüme yakınlaştırıldığı fikrini reddetmek gerektiği vurgulanıyor. Bunun yanı sıra, Kürtçeyi ve Kürtleri hedef tahtasına yerleştiren burjuva milliyetçiliğine karşı çıkılırken Kürt milliyetçiliğini aklamaya yönelik tutumlar da mahkum ediliyor.

Türkiye soluna çağrı
Kürt sorununun kalıcı çözümü ve Türk ve Kürt halklarının birliği için “sosyalist solun birikiminde içerilen tezlerin ve önerilerin toplumsal düzeyde tartışmaya açılması, bu tartışmanın her tür kapitalist statükonun ötesine uzanan bir sosyalizm perspektifi temelinde yürütülmesi” önerisi yapılıyor.


İmzacılar:
Abdullah Nefes - Şair, Yazar
Abdullah Süreyya Özdemir - Emekli Sendikacı
Abidin Kırkoç - İstanbul Devlet Opera ve Balesi
Ahmet Aksüt - Avukat
Ahmet Alpay Dikmen - Doç. Dr. / Ankara Üniversitesi
Ahmet Aygün - Emekli işçi, Sendikacı
Ahmet Beyaz – Öğretim Görevlisi, Doktor / ODTÜ
Ahmet Can Bilgin - Öğretim Görevlisi, Uzman Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi
Ahmet Çınar - Gazeteci
Ahmet Gökalp - Belediye-İş Gaziantep Şube Başkanı
Ahmet Yıldız - Edebiyatçı
Akın Yazıcı - Operatör doktor
Ali Cenk Gedik - Yazar
Ali Yılbaşı - Haber-Sen Genel Başkanı
Alp Ergör - Doç. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi
Alpaslan Savaş - Sendika Uzmanı, Birleşik Metal İş Sendikası
Aşkın Süzük - Sendika Uzmanı, Petrol – İş Sendikası
Atilla Özsever - Gazeteci
Attila Aşut - Gazeteci yazar
Ayça Gürbüz - Araştırma Görevlisi / Galatasaray Üniversitesi
Aydemir Güler - Yazar
Ayhan Erdoğan - Avukat
Aylin Aras - Avukat
Aysel Tekerek - Avukat
Aytekin Yazgan - Hekim
Ayten Akbayram - Menajer
B. Sadık Albayrak - Yazar
Barbaros Tantan - Gazeteci
Barış Mengütay - Çizer
Bedriye Yıldızeli – Gazeteci
Belgin Ünal - Doç. Dr. /Dokuz Eylül Üniversitesi
Belgün Baba - Avukat
Belma Nur Kartal - Gazeteci
Bertan Onaran - Gazeteci
Beyazıt İlhan - Hekim
Bilgütay Durna - Avukat
Burak Gürbüz – Doç. Dr. / Galatasaray Üniversitesi
Bülent Cengiz - Doç Dr. / Gazi Üniversitesi
Bülent Görücü - Sinema Yazarı
Bülent Hoca - İktisatçı
Bülent Kara - Doç. Dr. / Kocaeli Tıp Fakültesi
Bülent Kılıç - Doç. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi
Canan Kalaycıoğlu – Doç. Dr. / Ankara Üniversitesi
Cem Coşkun - Hekim
Cem Şahan - Samsun Tabip Odası Başkanı
Cemil Koç - İşçi, Diyadin (Ağrı) DTP eski ilçe sekreteri
Cengiz Oğuz - Gümrükçü, Fotoğraf Sanatçısı
Cenk Toptaner - Avukat
Coşkun Ova Şeyhoğlu - Hekim
Cüneyt Göksu - Gazeteci
Çağrı Kınıkoğlu - Sinemacı
Çetin Büyüktaş - Örgütlenme Uzmanı, Basın-İş Sendikası
Çetin Yüksel - Avukat
Deniz Akdoğan - Sendika Uzmanı, Liman - İş Sendikası
Deniz Altun - Akademisyen
Doğan Görsev - Çevirmen
Durmuş Tiryaki - Yazar
Edip Akbayram - Müzisyen
Emel Güneş Nalçacı - Uzman Dr. / Ankara Üniversitesi
Emin İgüs - Müzisyen
Ender Helvacıoğlu - Araştırmacı, Yayıncı
Ender Özkahraman - Karikatürist
Erdoğan Özden - Hekim
Erhan Karaçay - EMO İstanbul Şube Başkanı
Erhan Nalçacı – Prof. Dr. / Ankara Üniversitesi
Erol Albayrak - İnşaat Mühendisi
Erol Eroğlu - Doç. Dr. / Süleyman Demirel Üniversitesi
Fatih Eroğlu - Haber-Sen Ankara 1 No'lu Şube Başkanı
Fatih Yaşlı - Yrd. Doç. Dr. / Abant İzzet Baysal Üniversitesi
Fikri Güneri - Avukat
Gazanfer Aksakoğlu - Prof. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi
Gökhan Ağırbaş - Avukat
Göksel Arslan - Avukat
Gülriz Ersöz – Prof. Dr. / Ankara Üniversitesi
Hacı Tonak, Gazeteci
Hale Arık - Ar. Gör. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi
Handan Tunç – Doç. Dr. / Yüzüncü Yıl Üniversitesi
Hasan Basri Aksoy, Hekim
Hatice Ezgi - Fotoğraf Sanatçısı
Hatice Şimşek - Hekim
Hayri Erdoğan - Yordam Yayınları Yöneticisi
Hüsnü Çuhadar Barış Derneği Yöneticisi
Iraz Akış – Ar. Gör. / İstanbul Üniversitesi
Işık Elgün - Op. Dr.
Işıtan Gündüz – Yazar, Çevirmen
İlhan Tomanbay - Prof. Dr. / Hacettepe Üniversitesi
İlker Belek - Doç. Dr. / Akdeniz Üniversitesi
İlknur Arslanoğlu - Hekim
İnci Beşpınar - Ataşehir Belediye Meclis üyesi
İnci Özgür İlhan - Doç. Dr. / Ankara Üniversitesi
İrfan Ertel - Ressam
İsmail İlknur - Müzisyen
İzge Günal - Prof. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi
Kaan Arslanoğlu - Edebiyatçı
Kadir Seçkin Bilgili - Avukat
Kadir Tüzün - İHD Eski Gaziantep Şube Başkanı
Kamil Kinkır - Birleşik Metal İş Sendikası Eski Genel Başkanı
Kamil Tekerek - Hekim
Kaya Güvenç - TMMOB Eski Genel Başkanı
Kemal Okuyan - Yazar
Kemal Ürgenç - Çizer
Korkut Boratav - İktisatçı, Yazar
Meftun Gürdallar – TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri
Mehdi Beşpınar - Eski Sendikacı
Mehmet İdacı - DTP Diyadin (Ağrı) Eski İlçe Başkanı)
Mehmet İnam - Gemici
Mehmet Özdoğan - Doç. Dr. / Çukurova Üniversitesi
Merdan Yanardağ – Gazeteci, Yazar
Mesut Odabaşı - Yazar
Metin Baştuğ - Prof. Dr. / Ankara Üniversitesi
Metin Coşkun, Tiyatrocu
Metin Çulhaoğlu - Yazar
Mine Gültepe - Emekli Eğitimci
Murat Akad - Yrd. Doç. Dr. / İstanbul Üniversitesi
Murat Beşer - Yazar
Murat Güreş - Gaziantep Hakimiyet Gazetesi Haber Müdürü
Murat Pabuç - Emekli Subay
Murat Selim Çepni - Yrd. Doç.Dr. / Kocaeli Üniversitesi
Mustafa Kemal Erdemol - Yazar
Mustafa Okan - Ressam
Mustafa Ziya Ülkenciler - Sinemacı, Sanat Yönetmeni
Necati Dedeoğlu - Prof. Dr. / Akdeniz Üniversitesi
Nejat Yavaşoğulları - Müzisyen
Neşe Özgen, Prof. Dr. / Okan Üniversitesi
Nezhun Gören – Prof. Dr. / Yıldız Üniversitesi
Nihat Ateş - Şair
Nihat Behram - Edebiyatçı, Yazar
Nilay Etiler – Doç. Dr. / Kocaeli Üniversitesi
Nurettin Abacıoğlu – Prof. Dr. / Gazi Üniversitesi
Oğuz Kavala - JM Küba Dostluk Derneği Başkanı
Orhan Aydın - Tiyatro Sanatçısı
Osman Çutsay - Gazeteci
Ozan Özgür -Yazar
Ömer Kavili - Avukat
Önder Atay - Bank-Sen Genel Başkanı
Özen Aşut - Doç. Dr.
Özgür Aydın - Doç. Dr. / Ankara Üniversitesi
Özgür Murat Büyük - Avukat
Özlem Şen - Avukat
Redife Kolçak - Peyzaj Mimarları Odası YK üyesi
Rıfat Okçabol - Prof. Dr. / Boğaziçi Üniversitesi
Sabahat Akkiraz - Müzisyen
Sabih Sorucu - Avukat
Sedef Sayar
Selim Yalçıner - Yazar
Selvi Eylem Arı - Gazeteci
Semiha Günal - Prof. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi
Semir Aslanyürek - Sinemacı
Serdar Koç - Hekim, Edebiyatçı
Serhan Poçan Everest Türkiye Takımı adına ekip lideri
Serhat Girgin - Makine Mühendisi
Serhat Tutumluer - Oyuncu
Serpil Güvenç - Araştırmacı, Yazar
Şaban Naldemir Atabey Meslek Yüksek Okulu
Şebnem Ünal - Müzisyen
Şerafettin Arun - TÜSTAV Yönetim Kurulu Üyesi
Taner Kaya - Makine Mühendisi
Tevfik Çavdar, Yazar
Tevfik Özlüdemir – Harita ve Kadastro Müh. Odası İstanbul Şube Başkanı
Tolga Binbay - Yazar
Tuğrul Bal - Yazar
Tuğrul Keskin - Şair
Tuncay Çelen - Sendikacı, Yurtsever Cephe İşçi Birliği Yöneticisi
Turgay Ön - Tiyatro Sanatçısı
Turgut Dedeoğlu - Türkiye Gazeteciler Sendikası Ankara Şube Başkanı
Ufuk Karakoç - Müzisyen
Uğur Özdemir - İşçi
Üzeyir Korkmaz - Eczacı
Vecdi Dabanoğlu - Makina Mühendisi
Vedat Sakman - Müzisyen
Vedat Ulvi Aslan – Araştırma Görevlisi / Ankara Üniversitesi
Volkan Kavas, Öğretim Görevlisi, Sinemacı
Yalçın Cerit - Komünist Parti kurucusu
Yaşar Yılmaz - Mühendis
Yıldız Koç - Sendika uzmanı, Basın İş Sendikası
Yusuf Ziya Bahadınlı - Yazar
Yücel Demiral - Doç. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi
Yüksel Kılınç - Yayıncı (Yön Radyo Sahibi)
Zehra Gürdallar
Zeynep Güler – Yard. Doç. / İstanbul Üniversitesi
Zuhal Okuyan – Prof. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi


Site Meter

25 Ekim 2009 Pazar

12 EYLÜL'Ü YAPANLARLA AÇILIMI YAPANLAR AYNI

Gerici politikalar halkın aptal ve karaktersiz olduğunu varsayar, ilerici politikalarsa akıllı ve erdemli… İlerici politika gütmenin zorluğu tam da buradadır. Unutkanlık ve günlük çıkar peşinde koşmak yaygın bir özelliktir.

Geçen hafta Çetin Altan’ın 12 Eylül darbesini nasıl açık açık desteklediğinin belgelerini sundum. Bugünün demokrasi havarileri Ahmet ve Mehmet kardeşler, babalarının darbeciliğini kullanarak bir yerlere geldiler. O dönem darbeye tavır almadılar. Aksine Ahmet Altan devrimcilere küfreden romanlar yazarak devletin, oligarşinin gözüne girdi.

Yandaş basından Refik Erduran’a değinelim bu hafta. Şimdi darbe karşıtı keskin bir demokrat. Ama o da 12 Eylül sonrası darbeyi desteklemiş, devrimcilere hakaretler yağdırmıştı. Sadece birkaç örnek:

“Sınırlarımızın içinde de askerler, yıllar yılı iç barış çağrıları yaparken, güvercinden kargaya kadar yüz çeşit kuş, her gün kartal rolüne çıkıp çevreyi kana bulamadı mı?” 4.11.1980 (Milliyet) “…toplumumuzu tatlı-sert bir yaklaşımla disipline sokma çabalarında bugünkü yöneticilerimize esen kaynağı olması dileğiyle...” 8.11.1980 “Bir yerde her gün yirmi-otuz kişi öldürülüyor. Zorbalık devletin kapısını zorluyorsa, gidişin durdurulmasıyla bir şeylerin kurtarılmış olacağı açıktır. Çünkü kapıya dayanmış çöküntü ve bölünme tehlikeleri uzaklaştırılıyor demektir.” 2.11.1980

İlk cümleye dikkat edin: Darbenin gerekçesi “KANI DURDURMAK”tı. Darbecilerin genel sloganıydı bu. Şimdiki de aynı değil mi? O gün darbeyi yapan ABD-AB ve işbirlikçileri şimdi de sivil darbe yapmıyorlar mı! Açılımın temel gerekçesi bu değil mi?

Bugünün “asker karşıtı!” Nazlı Ilıcak’ın darbeyi nasıl desteklediği Ece Temelkuran’la polemiğinde kamuoyuna yansımıştı geçmişte. Bugünün dinci-liberal iktidar yandaşlarının büyük çoğunluğu 12 Mart ve 12 Eylül’ü destekledi.

İyi iş: Önce ülkeyi kana bulayacaksın, sonra kanı durdurmak için proje sunacaksın. Yazarlar, okumuşlar da arkanda saf tutacak. Kim isteyebilir ki ölümleri!

Melih Aşık

Sevgili Melih Aşık da benim gibi TTB’nin kendini siyasi parti yerine koyan tutumuna tepki duyanlardan. AKP’nin sağlık politikalarına karşı tavrıysa TTB’nin en olumlu yanı. Geçen hafta TTB İstanbul’da miting yaptı. Bana göre hekim katılımı yönünden başarısız bir mitingdi. Yine de on bin kadar insan toplandı Kadıköy alanına. On bin kişi az sayı değil. Büyük medyada neredeyse hiç yer bulamadı miting haberi. Alışılmış tavır. Ender bahsedenlerden biri gene Melih Aşık.

Yorumunda bir de öneride bulunmuş medya ilgisizliğiyle ilgili olarak. Tabip Odası medyaya biraz daha çalışsa ilgi artardı demiş. Acaba öyle mi?

Öyle düşünemiyorum yazık ki. On bin değil, iki yüz kişiyle “açılım” veya Ermeni meselesinde bir toplantı yapılsaydı, büyük medyada çok daha fazla yer bulurdu. Neden?

Çünkü AKP’nin sağlıkta dönüşüm programı azgın piyasacı bir program, ABD-AB böyle bir programa karşıtlığı desteklemez. Ama öteki programlar tam da ABD-AB gündemi. Onları desteklerler.

Medya reklamlarla yaşayan bir kurum. Ne kadar sermaye, emperyalizm ve hükümet yanlısıysanız o kadar reklam alırsınız. Bu bakımdan büyük medya her bir doğruya karşı beş yalan söyler, söylemek zorundadır.

Melih Aşık gibiler istisnadır. Yorumcuların büyük çoğunluğu güce, paraya, rüzgara döner; işin kötüsü okur çoğunluğu da aynı karakteri taşıdığından fırıldakların fırıldaklığı göze batmaz. Yeterince para verin, bugünün iktidar yandaşlarının büyük çoğunluğuna “Leninizmin faziletlerini” anlattırabilirsiniz.

Açılım yalan fırtınasına dönüştü. Tablo son derece açık. ABD emirler veriyor, işbirlikçi güçler büyük projede kendi konumlarını güçlendirecek, rakipleri zayıflatacak yönde taktikler güdüyor. Yarış işbirlikçilik yarışı. Öne geçmeler, geride kalmalar, rüzgar kesmeler, arkadaşı için rakibi yormalar, dirsek atmalarla bir beş bin metre yarışı düşünün. Tablo gayet doğal. Ama bazı sosyalistlerin, aydınların, birincilikte hiçbir şansları bulunmadığı basit bir katılım belgesi için öndeki grubun ardından seyirtmeleri üzücü.

Sahi niye azaldı “asker vesayeti”, “MGK sultası” lafları. Sermaye yazarı için ordu, “büyük resme” uyum gösterdikçe hiçbir sorun yoktur. O zaman gerekirse darbe de yapabilir.

“Kanı durdurmak için olağanüstü yollara başvurulabilir.” Bildik darbeci slogan. “Ne olmuş ABD projesiyse, iyi bir şeyse neden karşı çıkalım?” Ya da “tecavüz kaçınılmazsa biraz demokrasi almaya bak!” O da darbeci aydınların beylik repliği. Katille doktor 12 Eylül’de aynı adamdı. Şimdi de aynı şahsın marifetlerini izliyoruz. Daha kaç kere ezilmemiz gerekiyor bunu anlatabilmemiz için?

(23.10.2009 tarihli sol.org.tr yazım)


Site Meter

16 Ekim 2009 Cuma

DEVRE GÖRE DARBE

DEĞERLİ DOSTLAR,
Haber.Sol.Org.Tr adresli sitede (Sol Günlük İnternet Gazetesi) 16.10.2009 tarihinde her devrin adamları Baba ve Oğul Altanlar hakkında çıkan yazımın ilk paragraflarını aşağıda yayımlıyorum. Devamı için ilgili siteye girilebilir. Sağ yanda kitapların altında Sol'un internet bağlantısı da bulunmakta. Oraya da tıklayabilirsiniz.

ALTAN KARDEŞLERİN KORKUNÇ TRAJEDİSİ

Ahmet ve Mehmet Altan kardeşlerden bazıları ölesiye nefret eder, bazıları da delicesine sever ikisini. Ne kadar kolay severiz insanları ve ne kadar kolay düşman kesiliriz. Peki, kin duyduğumuz şahsiyetlerin geçmişlerini, onları bugünkü hallerine getiren trajedileri kaçımız bilir, merak ederiz?

Ahmet Altan, darbenin fısıltısıyla, şakasıyla bile cinleri tepesine çıkan bir demokrasi aşığı. Mehmet’se 2. cumhuriyet akımının fikir babalarından. İkisi de modernizme karşı. İkisi de dinsel özgürlükten yana. İkisi de Kemalizmin hor gördüğü muhafazakar tabakaların sözcüsü. İkisi de öncü savaşçı, uzlaşmaz ve keskin...

İşte bu keskinliğin ardında klasik trajedinin başat meselesi yatıyor: Baba’ya karşı isyan!

Nasıl isyan etmesinler?

Çetin Altan ünlü bir aydın. 1980 darbesi öncesinde, sonrasında Milliyet’in en önemli yazarıydı. Gazetenin bugünkü liberal çizgisine bakmayın, ne devranlar döndükçe ulaştı o “özgürlükçü” noktaya. Milliyet gazetesi darbeyi destekledi. Hem de ne destek! Mamak’taki disiplini göklere çıkaran yazı dizileri mi istersiniz; sol aydınlar, örgütler hakkında paparazzilerinkileri yaya bırakacak uydurma haberler mi? Darbenin gerekliliğini öne çıkaran yorumlar mı, komutanlık demeçlerini yetersiz gören manşetler mi? (İlginç bir rastlantıdır ki, Mamak yazı dizisinde, “islah” edilen suçlular arasında şimdiki “darbeci” Doğu Perinçek ve bugünkü Milliyet yazarı Taha Akyol’un birlikte fotoğrafları geçer.)*


Site Meter

9 Ekim 2009 Cuma

AÇILIM

Değerli Dostlar,
Aşağıda 9 Ekim 2009'da Sol Haber Portalı'nda yayımlanan yazım yer alıyor.

AKP BİLMİYOR

Fıkrayı duymuşsunuzdur. Adam kendini darı sanmakta ve bu yüzden nerede tavuk görse kaçmaktadır. Hastanedeki tedavisi uzun sürer ve taburculuğuna karar verecek heyetin önüne çıkar sonunda. Sorarlar: Kendini darı gibi hissetmiyorsun değil mi, iyileştin şimdi? Tamamen iyileştim, der adam; gönül rahatlığıyla gönderebilirsiniz beni. Güzel, derler hekimler, çıkabilirsin. Bizim hasta tam ayrılırken döner ve sorar: Fakat bir şeyden endişeliyim hala, ben darı olmadığımı biliyorum da, tavuklar biliyorlar mı acaba?

DİSK, KESK, TTB “açılımı” destekliyor. Her fırsatta AKP’ye ne kadar “demokrat” olduklarını göstermeye çabalıyorlar. Kendi demokratlıklarından eminler, ama sorun şu ki, AKP bunu bilmiyor. O yüzden arada bir gagalanmaktan kurtulamıyorlar.

Üretim eksenli mücadele konusu. Bizim kanatta bu iş biraz abartılıyor ve çoğun yanlış ele alınıyor kanımca. Belki ileriki tarihlerde o konuyu tartışabiliriz. Bence de üretim eksenini esas almak doğru tutum. Fakat yapılacak devrimle büyük üretim araçlarını özel mülkiyetten kurtarmak ana hedefi anlamında doğru. Kapitalizmin özünün o mülkiyet ilişkisinde yatması ve amacın bunu değiştirmek olması anlamında. Yoksa devrimci siyaset başattır ve bu siyaset fabrikada, mahallede, tüketimde, üretimde, sendikada nerede yoğunlaşırsa orada sürdürülür.

Başka deyişle, KESK’le, DİSK’le çalışmak esastır, anlamında bir sonuç çıkarılırsa üretim ekseninin başatlığı fikrinden, bunun iler tutar bir yanı yoktur bana göre. Söz konusu yönelim ekonomist bir yönelim olmakla kalmaz, sık sık görüldüğü gibi gerici siyasetlere koltuk çıkmak anlamına da gelir.

88 Aydın

Kadrolu 200 aydınla sık sık dalga geçerdim. Siyasi mücadeleyi iki üç ayda bir yayımladıkları imza listeleriyle emperyalist politikalara açılım sağlayacak gündemlere yönelten AB ve ABD destekli bu sözde sol, sözde aydınlar, tam da yöntemleri ve amaçları doğrultusunda sol siyasete karşı bir tiksinti yaratmışlardı başarıyla.

Benzer bir duruma şu “açılım” vasıtasıyla ben de düştüm. Hem imza verdim, hem toplamaya çalıştım. Aradaki farkı belirtip kendimi savunacak değilim, gören görür. Şu kadarını söyleyeyim, bu çalışma iki aylık bir çalışma, çok sayıda bire bir görüşmeye ve toplantılara, defalarca fikir sormaya dayanıyor.

O vesileyle bir şeyi daha anladık ki, bu ülkede en zor şey yine komünist-sosyalist olmak, öyle görünmek. Metni okuttuklarımızın yaklaşık yarısı liberal ve veya milliyetçi egemen propagandanın etkisiyle onda yanlış ve eksik bir şeyler bulmakta büyük maharet gösterdiler. Yarısı da metne tamamen katıldıkları halde, TKP’ye yakın görünmekten değişik nedenlerle çekindiler.

Şimdi söyleyeceğim daha önemli: Evet, liberal propaganda etkili, ama onun korku boyutu, onun iktidar boyutu çok daha etkili. Konu sanat, edebiyat, bilim, sendika alanı olunca; konu medya ve aydınlar konusu olunca, ortak liberal-dinci terör ortamı hiç beklemediğimiz insanları bile apaçık ürkütüyor. Kolay değil; liberal ve iktidar uzlaşmacısı değilseniz, size ne medyada, ne edebiyatta, ne sendikalarda gelecek var.

“Ya sev ya terk et!” Liberalizmin son yıllardaki sloganı bu.

88 aydının ve sonraki imzacıların işlevi büyük. İdeolojik alandaki liberal-dinci iktidar terörünü bu aydınlarla püskürteceğiz.


Site Meter

23 Ağustos 2009 Pazar

MARX'TAN MEKTUP VAR!

Aşağıda Sol Haftalık Dergi'nin 21 Ağustos 2009 tarihli sayısı için yazdığım Kapital'in tanıtım yazısını yayımlıyorum:

EN ÇOK SOYUTLANAN ESERİM: KAPİTAL

Marx’ın kendi eseri Kapital üstüne yazdığı yeni bulunmuş makalesi dünyada ve Türkiye’de ilk kez yayımlanıyor. “The Left” adlı derginin 2009-08-21 tarihli sayısında çıkan mektubu aynen aktarıyorum.

Kapital’le ilgili öylesine yorumlar duydum ki, onu niye yazdım, ben bile kuşkuya düştüm. Başlangıçtaki amacım gayet açıktı, sonlara doğru bu amaçtan saptığımı sanmıyorum. Ekonomik sistemin toplumsal yaşamı belirlediğini savunmuşumdur. Sonradan bu “belirleme” kavramı üstüne de ciltlerce yazı kaleme alındı, belirliyor ya da kuvvetle etkiliyor, aynı kapıya çıkar. Madem ekonomi bu denli önemli, onu en ince ayrıntısına dek incelemeliydim. Daha doğrusu en ince ayrıntılardan işe koyulup genel yasalara ulaşmalı, oradan ince ayrıntılara tekrar dönmeliydim. Metanın çözümlemesi ve oradan emek değer kuramına varmam. Hikaye böylece başladı.

Müslümanların kutsal kitabı “Oku! Allahın adıyla oku!” diye açılır. Ben de “Oku! Metanın adıyla oku!” diye yola çıktım. Hem acı hem komiktir ki maneviyatla yola çıkan hemen bütün dinler, İslam dahil en koyu maddiyatçılığa saptılar; maddeden maneviyatı anlamaya çalışan benim gibileri maneviyatsızlıkla, ahlaksızlıkla suçladılar. Oysa Kapital bir bakıma ekonomik sistemlerce maneviyatın, ahlakın nasıl yok edildiğinin kitabıdır.

Kutsal kitapların başına gelen benim kitabımın da başına geldi. Onu lanetleyenleri bir yana bırakıyorum, ondan başat bir kılavuz olarak söz edenler arasında o kadar büyük boyutlarda ve o kadar çok sayıda çatışma yaşandı ki, benim gibi tüm olgulara nesnel bakmayı alışkanlık haline getirmiş biri bile hayretten dona kaldı.

GÜNAH KEÇİM ENGELS

Kapital’deki esas yöntemim kitapta da birçok yerde ifade ettiğim gibi “soyutlama”ydı. Fakat bana ve eserlerime öyle soyutlamalar yapıldı ki, aklım şaştı. Önce beni Engels’ten soyutladılar. Bilindiği gibi Kapital’in sadece 1. cildini kendim yayımlayabildim. Sonraki iki cildi dostum Engels yayımladı. 2. ve 3. ciltleri oluşturan el yazmaları üstünde on yıldan fazla bir süredir çalışmıştım. Ama uluslar arası işçi sınıfı hareketinin sorunlarıyla uğraşmaktan ve sağlık problemlerimden ötürü bunları toparlayamamıştım. Biraz daha yaşasaydım toparlayabilecek miydim? Kuşkulu. Birçok başka konuda araştırma yapıyordum (Rusya’da bir şeyler olacağını adeta sezmiştim), yeni bilgiler geliyordu ve eskileri yayımlamaya cesaret edemiyordum. Biraz da savrukumdur, itiraf etmeli. Engels kalan notların hakkından geldi, büyük bir özveriyle, birçok yeri, hatayı düzelterek... İroni yok, hakkını teslim ediyorum.

Sonra beni ve Kapital’i, tüm yaşamım boyunca, Kapital’in el yazmalarını yazarkenki dönemlerim boyunca sürdürdüğüm sınıf mücadelesi pratiğimden soyutladılar. Tüm öteki eser ve yazılarımdan soyutladılar.

Sonraları Althusser adlı biri bende bir “kopuş” olduğunu yazdı. Değişik dönemlerde yazdıklarım birbirini tutmuyormuş. Daha ileri gitti, Kapital’de yazılanlara değil, yazılmayanlara bakın, dedi. Kapital’in boşlukları ve oradaki “dil sürçmeleri” önemliymiş güya. Bu kuramını da Freud adlı kabiliyetsiz bir falcıya dayandırıyormuş. Türklerde bir söz vardır: “Hoca’nın söylediğini yap, yaptığını yapma.” Adam bunu şöyle değiştirmiş: “Marx’ın yaptığını yapma, söylediğini de yapma!”

DEVRİM KAPİTAL’E KARŞI MIYDI?

İyi niyetinden kuşku duymadığım (onu cehenneme giden yoldaki söz konusu taşlar üstünde görmüştüm- burası şaka, iyi adamdır cidden.) başka biri Ekim devrimi için “Kapital’e karşı devrim” dedi. Oysa ne Lenin’in ne de benim adıma aklımın zor alacağı devrimler gerçekleştirenlerin (çok iyi şeyler de yapıldı, çok kötü şeyler de) bana karşı durmak gibi bir iddiası neredeyse hiç olmadı. Tek başına bu bile temeli çok sağlam bir eser bıraktığımı kanıtlar. Lenin’e ayrıca teşekkür borçluyum. Onun yaptıklarını onaylamak bir yana, görüşlerimin sınıf mücadelesi pratiğinde bugüne dek yaşamasını Engels kadar hatta ondan çok Lenin’e borçluyum. Yoksa adım devrim görseler maç dağılışı sanan batılı birtakım zibidi entelektüellerin gerisinde anılacaktı. Adım dedim ya, samimiyim adım değil eserim önemlidir toplumlar açısından.

HATALARIM OLDU!

Özeleştirisiz bir değerlendirme bana uzaktır. O kadar yoğun yaşadım, o kadar mücadele ettim, o kadar okudum ve yazdım ki, bunlar o kadar uzun bir zaman dilimine yayıldılar ki, özeleştiri yapacak fırsat bile bulamadım. Yazdıklarım arasında cidden tutarsızlıklar mevcut. Değişik zamanlarda yazdıklarımı öncekileri düzelterek, gözden geçirerek yazma alışkanlığı edinemedim. Obsesif biri değilimdir. Bazı sorunları sürekli yineleyip aynı şekilde ele alıyorum, bazılarına bir kez dokunuyorum, bazılarını farklı ele alıyorum, ama öncekini reddetmiyorum. Kimisi bunu diyalektik işte böyledir diye akladı, kimi dostlar aynı nesneye değişik konumlardan bakma, dedi; kimi “paralaks” veya “transkritik” gibi kavramlarla bunların üstüne kuram inşa etmeye kalktı. Dostların savunuları bir noktaya kadar ve birçok mesele için doğrudur. Paralaks bakışı buraya da uygularsak belli açılardan da açıkça yanlıştır. Netlik yanlıları, bilimsellikle bağlantıyı koparmak istemeyenler ve özellikle sınıf mücadelesi pratiğinde yaşayanlar açısından.

İnsanın özü, doğası var mıdır yok mudur; ahlak kuramı gerekli mi değil mi; kapitalizmin yayılmasını alkışlayacak mıyız, yoksa bir an önce devrim mi yapacağız… daha bir dizi tartışma konusu bende kesin çizgilere varmadı.

Kapital’e dönersek. Engels’in katkısına rağmen ziyadesiyle özel konulu, karışık, çok tekrarlı, belki gereksiz ayrıntılı, iyi düzenlenmemiş ve zor okunabilir bir kitap olduğu yönündeki eleştirilere katılmamam mümkün değil. Yaşam da işte bu kadar zor ve karmaşıktır diyerek kendimi aklamayacağım. Ben işçi sınıfı felsefecisiyim, felsefecilerin işinin dünyayı değiştirmek olduğunu savunanlardanım, unutmayın. İşçiler, dostlar beni anlamayacaksa kimler anlayacak? Bir ip ucu: Bazı dostlar zaten bunu biliyor. Kapital’i yazdığım sıralar Avrupa işçi sınıfı hareketinden umudu iyice kesmiştim. Kapital’i biraz da işi kendiliğindenliğe bıraksak kapitalizm iç çelişkilerinden yıkılır mı sorusuna cevap aramak için yazdım. Bunun kolay olmayacağını görmem tamamlama şevkimi azaltan etmenlerdendir.

İktisatla ilgiliyseniz muhakkak okuyun Kapital’i. Marksçıyım diyorsanız da okuyun. İktisadı iyi bilmiyorsanız okurken çok zorlanacaksınız, kalemle kağıtla çalışarak okumalısınız. Birçok yeri bir kere de anlamazsınız yine de. İkinci üçüncü okumalarda hem Marksçılığı hem ekonomiyi bayağı kavrayacaksınız. Yine de anlamadığınız ya da başkasına anlatamayacağınız yerler kalacak. Kapital’i başka basitleştirilmiş kitaplardan okuyan Marksçıları bu bakımdan kınamam, öylesi de olur. Ama Marksist kuramcı ya da kuramcıların yazdığını anlar bir Marksist olmak iddiasındaysanız kesinlikle okumalısınız onu. Her yerini anlamasanız da neyi anlatıyor, neyi anlatmıyor, nasıl anlatıyor, niye anlatıyor, öğrenmek için.

Kapital 1.-2.-3. Cilt. Sol Yayınları. Çeviren: Alaattin Bilgi


Site Meter

20 Temmuz 2009 Pazartesi

FETHİ NACİ ANISINA SEVGİYLE SAYGIYLA

Aşağıda SOL dergide (haftalık basılı yayın) çıkan yazımı aktarıyorum:

YÜZYILIN 100 ROMANI ve ELEŞTİRİDE TEK ADAM DÖNEMİNİN SONU

80’li yılların başında, Türkiye’de roman yok, demiş ve olay yaratmıştı. Eleştiride neredeyse tek otoriteydi. Aslında aynen şöyle yazmıştı: “Evet, Türkiye’de roman var: Ne kadar futbol varsa o kadar.” Naci’nin Türkiye edebiyatı, düşünsel yaşamındaki güçlü etkisi 60’lı yıllara doğru ortaya çıkmış ve 1980-1995 döneminde doruk noktasına ulaşmıştı. İronik olan şu ki Galatasaray’ın 2000’de UEFA kupasını almasıyla başlayan süreçte bu büyük eleştirmenin nüfuzu hayli zayıflamıştı. Onu geçen yıl 23 Temmuz’da yitirdiğimizde zaten birkaç yıldır okuyamıyor, yazamıyordu. Ne var ki belirleyiciliğinin bitiş süreci hastalığından epeyce önce başlamıştı.

80-95 döneminde “mahşerin dört atlısı”ndan söz edilirdi edebiyatta. Memet Fuat, Hilmi Yavuz, Doğan Hızlan ve Fethi Naci. Kuşkusuz içlerinde en dediği dedik Naci’ydi, üstelik ilk ikisi daha çok şiir üstüne yoğunlaştıklarından roman büyük ölçüde Fethi Naci’ye kalmıştı. Bu dört otorite de solcuydu. Sağ ve sermaye henüz kültür-sanat-edebiyat alanında kendi kadrolarını yetiştirememişti. Sol döneklerden yararlanıyordu büyük ölçüde. Ama henüz kadrolaşma tamamlanamadığından ve döneklerin çabası da yeterli gelmediğinden eski otoritelerin gücü hem de biraz artarak sürüyordu. Sermaye medyası bu otoritelerden bir yandan yararlanıyor, bir yandan onlara tavizler verirken, onları ve ortamı hızla dönüştürmeye çalışıyordu. Sermayenin büyük yatırımlar yaparak Türkiye’de futbolu eski alay konusu halinden çıkarması süreciyle, tam anlamıyla kendi sanatını, edebiyatını egemen kılması süreci koşut biçimde tamamlandı. O tarihi futbol analojisiyle ustanın madara olduğunu düşünenler yanılıyordu. Fethi Naci bir kez daha haklı çıkmıştı.

GÜCÜNÜ YİTİREN EDEBİYAT

Edebiyatın her geçen gün yozlaştırılmasını içi sızlayarak izledi Fethi Naci. Ama hiç değilse karşı bir ses yükseltebiliyordu. Yıllar içinde sesi aynı ölçüde gür çıksa da o büyük çirkin gürültü denizinde daha az duyulur hale geldi. Türkiye futbolda Dünya üçüncüsü olmuştu, edebiyatta Nobelli yazar çıkarmıştı. Bunları istihzayla karşıladı. Ne edebiyat onun onayladığı edebiyattı artık, ne futbol eski tadı veriyordu.

“Ben hayatımda okumadan tek kitap hakkında ne konuştum, ne de yazdım” diye belirtme gereği duymuştu. Artık devir okumadan, anlamadan, hatta beğenmeden bazı kitaplar hakkında övgüler dizen yüzlerce küçük otoritenin devriydi.

1981’de çıkardığı 100 Soruda Türkiye’de Roman ve Toplumsal Değişme adlı başyapıtı ülkedeki ilk kapsamlı roman eleştirisi kitabıydı. 1999’da çıkardığı Yüzyılın 100 Romanı adlı çok güçlü başka bir eseri roman üstüne yarım asırlık çalışmalarını derliyordu.

Edebiyatın insani işlevini artırmanın kavgasını verdi yaşamı boyunca. “Biliyorum ki, bu romanı okuyan bütün dürüst insanlar, romanın anlatıcısı ... gibi ‘acının ve haksızlığın yürürlükte olmayacağı bir yönetim için ant içmek’ isteyecektir. İşte edebiyatın soylu etkisi.” diyordu. “Bir kitabı okuyup bitirince sizde ruhça bir yükselme olmuşsa, hiç çekinmeyin, o kitabın büyük bir eser olduğunu söyleyebilirsiniz.”

ÖLÇÜTE DAYALI NESNEL DEĞERLENDİRME

Yargılarında yanlı davrandığı, duygusallığını aşamadığı gibi yaygın bir söylenceyle çelmelenmeye çalışıldı hep. Oysa edebiyat eleştirisinde ciddi biçimde ölçütlere bağlı kalan ilk eleştirmendi ve ondan sonraki eleştirmenlere de bu noktada hep üstün geldi. Bir romanın değerlendirmesindeki son cümlesi onun ölçütleri hakkındaki fikir verebilir:

“Kuyucaklı Yusuf, kişilerinin canlılığıyla, ayrıntıları kullanmadaki ustalığıyla, olay örgüsündeki mükemmellikle, mahalli renkleri vermedeki üstün başarısıyla, sosyal gerçeklikle insani gerçekliği tam bir uyum içinde, dengeli olarak yansıtmasıyla eskimeyecek, tazeliğini sürdürecek bir roman.”

İyi bir romanla karşılaştığında yazarını tanımasa, sevmese hatta başka kitaplarını beğenmese bile ona hakkını sonuna dek verirdi. Kötü romanla karşılaştığında ise tersine, o roman ne kadar popüler olursa olsun, yazarı ne kadar “sol” görünürse gözüksün düşündüğünü aynen söylerdi:

“Bunun içindir ki Kurtlar Sofrası, Türk romanına katkısı olmayan bir emek ürünü olarak kalıyor: Bu memleketten olup olmadıkları şüpheli bir yığın kuklanın boy gösterdiği beyhude 714 sayfa.” Başka bir roman için: “Ve ilk kez bir roman okuduktan sonra duyduğum tek duygu sadece ‘tiksinti’ oldu.” (Sudaki İz)

Bu uzlaşmaz tavrıyla sağdan soldan ortadan yüzlerce binlerce edebiyatçının nefretini kazandı.

SOSYALİST DURUŞ

“Sosyalizmin insanoğlunun yaratabildiği en güzel gerçekleşebilir düş olduğuna, dünyanın gençliği olduğuna inanıyorum.” Onun sosyalizme bu sevgisi açık açık ifade ettiği ölçütlerine göre değerlendirdiğinde sosyalistlerin kötü eserlerini beğenmesini gerektirmiyordu. Ama tersine, eserlerinde kapitalizmi tek yanlı öven günümüzün yaşayan ve popüler bazı yazarlarına hiç acıma göstermemişti.

“Kurulu düzenden yana olmak, gerçek korkusuyla birlikte gider. Sağ ideolojiyle beslenen eserler artık toplumsal gerçekliği yansıtamaz; gerçeklik adına, hayal güçleriyle uydurduklarını ya da gerçekliğin tahrif edilmiş biçimlerini ileri sürmek zorundadırlar.”

“Bilime, sanata, kültüre karşı bir yönetimde, tek değer ölçütünün ‘para’ olduğu bir yönetimde, edebiyatçılarımız görevleri konusunda yeniden düşünmek, ‘hikmet-i vücut’ları konusunu yeniden tartışmak zorundadırlar.”

Fethi Naci 1999’da ÖDP’den milletvekili adayı oldu. O dönem Ufuk Uras’la da arası iyiydi. Ancak Fethi Naci sosyalist ruhunu hiçbir zaman kaybetmemiş bir aydındı. Edebiyatta-felsefede-siyasette post-modernizme her geçen yıl daha da öfke duyuyordu. Öyle ki sanatta gerçekçilik sınırları içinde ama onu zorlayan biçim denemelerine bile tepkisel olarak karşı çıkar olmuştu. Onu ünlü edenlerin başında geldiği halde Orhan Pamuk’un temsil ettiği ideolojiden kendini kesin biçimde ayırdı, Pamuk yalakalarıyla arasına mesafe koydu. Hiç Kemalist olmadı, ama liberalizmden, onun emperyalizm ve dincilikle işbirliği girişimlerinden giderek daha da nefret etti. (Eşi ve yaşam dostu Lale Naci tüm bunların en güvenilir tanığıdır.)

Eleştirilecek yönleri yok muydu? İsterseniz eserlerini, hiç değilse belli başlı birkaçını okuyun, ondan sonra birlikte tartışalım.

Başlıca Eserleri: İnsan Tükenmez (1956), Gerçek Saygısı (1959), Azgelişmiş Ülkeler ve Sosyalizm (1965), Emperyalizm Nedir? (1965), Azgelişmiş Ülkelerde Askeri Darbeler ve Demokrasi (1966), Kompradorsuz Türkiye (1967), 100 Soruda Atatürk'ün Temel Görüşleri (1968), On Türk Romanı (1971), Edebiyat Yazıları (1976), 100 Soruda Türkiye'de Roman ve Toplumsal Değişme (1981), Eleştiri Günlüğü (1986), Bir Hikâyeci: Sait Faik-Bir Romancı: Yaşar Kemal (1990), Gücünü Yitiren Edebiyat (1990), Roman ve Yaşam (1992), Reşat Nuri'nin Romancılığı (1995), Kıskanmak (1998), Sait Faik'in Hikâyeciliği (1998), Yaşar Kemal'in Romancılığı (1998), Yüzyılın 100 Romanı (1999), Dönüp Baktığımda (1999)


Site Meter

13 Haziran 2009 Cumartesi

HİKMET KIVILCIMLI

AŞAĞIDA SOL (HAFTALIK DERGİ) İÇİN YAZDIĞIM HİKMET KIVILCIMLI KİTAPLARI HAKKINDAKİ TANITIM YAZIMI YAYIMLIYORUM

Hikmet Kıvılcımlı Türkiye sosyalist hareketinin en üretken kuramcısı. Aynı zamanda çok özgün fikirler geliştirdiğini de bilen herkes kabul ediyor. Kıvılcımlı sadece bir yazar değil, tam bir örgüt ve eylem adamıydı. Yaşlı, orta yaşlı kuşaklarda “Doktor”u tanımayan yoktur. Kaçı kaç kitabını okumuştur, o ayrı konu. Fakat sosyalizme hizmetini, kararlılığını, özgünlüğünü, üretkenliğini takdir etmeyen azdır.

Sosyal İnsan Yayınları tüm eserlerini yayımlamaya başladı. Şimdiden 20 kitap ve 8 broşür çıktı. Ustanın çalışmaları öyle çok ki, bu çaba daha bir süre devam edeceğe benziyor.

Kıvılcımlı’nın sosyalist kurama en büyük katkısı Tarih Tezi. (Tarih Devrim Sosyalizm adlı kitabı). Doktor “antika tarih” adı verdiği eski dönemler tarihini “uygarlıklar” ile “barbar” kavimler arasındaki tekrarlayan savaşlara dayandırır. Şehir, tarım ve ticaret temelli gelişmiş uygarlıklar sosyal devrimlerini yapamadıkları için kaçınılmaz şekilde yozlaşırlar. Yozlaşan uygarlık henüz tarım aşamasına bile ulaşamamış göçebe barbarların saldırılarına direnemez hale gelir ve yıkılır. Barbarlar uygarlıkta geridirler, ama çok ileri oldukları bir yön vardır: İlkel komünal toplumun özelliklerini taşırlar hala. Eşitlikçi, kardeşliğe dayanan toplum yapıları, özveri ve cesaretle sağlamlaşan savaşçı kültürleri gelişmiş uygarlığı deler, parçalar, ele geçirir. Ardından muzaffer barbarların eski uygarlık kalıntıları üstünde gelişmesiyle ortaya çıkan yeni bir uygarlığa geçilir.

Marx’a nazire yaparcasına giriştiği büyük çaba sonucu çıkardığı en önemli eserlerinden biri de Osmanlı Tarihinin Maddesi adlı 671 sayfalık kitabıydı. Ortodoks Marksist Kıvılcımlı bu çalışmayla Marx’ın Osmanlı ve İslam coğrafyası için geliştiremediği inceleme ve saptamalarına onun kaldığı yerden devam etme iddiasındaydı. Osmanlı’nın kuruluştan yıkılışa dek tüm alt ve üst yapısını kapsamlı olarak ele aldı. Ona göre Osmanlı kuruluş aşamasında bir barbar toplum olarak ilkel sosyalist geleneklere sahipti ve Bizans’ı delip yıkması bu olumlu özelliklere dayanıyordu. Kıvılcımlı’ya göre İslam dini de doğuşundan Emevi dönemine dek güçlü bir komünal nitelik gösteriyordu. Osmanlılar bu yüksek nitelikleriyle Bizans’ı kolayca alt ettiler. Sonrasında kendileri de Bizanslaşarak yeni bir uygarlık kurdular. Kanuni’yle birlikte “Dirlik Düzeni” adı verilen ortak toprak mülkiyeti ortadan kalktı ve Osmanlı tam bir gerici sınıflı topluma dönüştü.

Dr. Kıvılcımlı tüm bu kuramsal çalışmalara yalnızca sosyalist mücadeleye açılım getirmesi açısından yaklaştı. Özgün saptamalarını Türkiye devriminin özgül sorunlarının başka ülkelerdeki deneyimlere benzemediğini göstermesi açısından önemsiyordu. Kurtuluş savaşı tahlili, Mustafa Kemal, İnönü ve Adnan Menderes’i değerlendirmesi, Türkiye’deki sınıf yapılarını ele alışı, sosyalistlerin önüne koyduğu görevleri saptayışı hep başkalarınınkinden farklıydı. İki ana akım sosyalist gruptan biri doğrudan sosyalist devrimi, öteki milli demokratik devrimi ilk hedef olarak saptarken Kıvılcımlı ikincisine daha yakın, ama tam onun gibi olmayan 2. Kuvvayı Milliye devrimini amaç gösteriyordu.

BÜYÜK SİYASET VE KÜÇÜK GÖREVLER
“Siyaset, BÜYÜK BÜYÜK hakikatleri, yüksek yüksek kürsülerin minaresinden (Türkçe ezanın dilince) : ‘Bilirim, bildiririm!’ demekle bitmez. Bilinen ve bildirilenleri, başta işçi sınıfımızın hergünkü UFAK UFAK ihtiyaç ve eğilimleri açısından ayağına, (fabrikasına, tarlasına, evine, köyüne) götürüp uygulamakla BAŞLAR. Böylece, büyük Doğruların küçük Dileklerle PRATİKTE kaynaşmasından doğacak sentezler, her işçi ve köylümüzün KAVRIYAbileceği ve kendi çevresinde UYGULAYAbileceği çok basit ve güçlü parolalar haline gelir, getirilirse: o zaman yerli-milli GERÇEK TEORİ doğmuş ve AKSİYONu aydınlatmış sayılır.

Türkiye politikasında, tam tersine rollerle karşı karşıyayız: İşçi Partisi hiç ‘BÜYÜK MESELELER’den aşağıya inmiyor; bezirgan Partiler ise, hep KÜÇÜK MESELELER’in duman perdesi ardında en kesin kumarlarını oynuyorlar. İŞÇİ Partisi o denli ‘Büyük meseleler’le ambale olmuştur ki, neredeyse küçük meseleli insanların üzerlerinden atlar durumdadır.” (1)

Dr. Hikmet Kıvılcımlı yazdıklarını mücadele içinde uygulamak için büyük çabalar sarf etti. Peki tüm bunlara karşın Kıvılcımlı’nın yapıtları sosyalist kesimde neden yeterince değerlendirilmedi, okunmadı, tartışılmadı? Hakkı sosyalizm adına neden verilmedi? Bugüne geldiğimizde neden hala kitapları gereken ilgiyi görmemekte?

Kanımca bir neden çok yazmış olması. Bu şaka, ama her şakada gerçeklik payı bulunur. Türkiye’de sol zaten az okur, az kafa yorar. Öteki nedenlerse daha önemli. Kıvılcımlı örgütüyle, taraftar niteliği ve niceliğiyle Türkiye sosyalist hareketinde hep var oldu, ama hiçbir zaman ana akım olamadı, yaygın bir kitlesel güce ulaşamadı. Siyaset acımasızdır. Sadece teoriyle uğraşsa belki bir entelektüel olarak daha fazla değer bulabilirdi. (Gerçi o da şüpheli. Hele günümüz açısından. Dedik ya, Kıvılcımlı inanmış bir devrimciydi, sınıflar gerçeğini vurgulayan gerçek bir Marksistti, en kötüsü Leninistti.) Fakat siyasi önderlik iddiası taşırsa bir kişi, o zaman ona “Çok biliyorsan uygula” derler. Politikanın kuralı budur. Kıvılcımlı biliyordu, ama uygulayamadı sonuçta. Bir de tabii bazı noktalarda ciddi kuramsal yanlışlar yaptı. Örneğin orduyu esas olarak devrimci bir güç olarak saptarken.

SUÇLAMAYIN TARTIŞIN!
“Onun için ben, eski bir arkadaşınız olarak, her iki tarafa, her üç tarafa, kaç taraf varsa içimizde, hepimize ayrı ayrı rica edeyim: Amanın çocuklar! Kardeşçe tartışmaktan, ithamdan önce birbirimizi anlamaktan vazgeçmeyelim. Ona çalışalım. Yani bu isteğimiz böyle olsun. O zaman, elbette hangimiz yanlış yapmayız? Biz, görüyorsunuz, saçlarımız ağarmış. Kim bilir neler yaptık ve daha neler yapacağız, yanlışlar, sürüyle. Değil mi?” (2)

Kıvılcımlı başlangıçta büyük bir iyi niyetle katıldığı sol tartışma ve eğitim çalışmalarında böyle bir olumlu üslup benimsiyordu. Ama giderek sözlerinin dinlenmediğini gördükçe onun da üslubu sertleşti, kısır siyasi kavgaların aktörü durumuna düştü.

Günahıyla sevabıyla Kıvılcımlı dosyasını yakında bir kitap bölümü olarak kapsamlı ele alacağım. Büyük ustayı saygı ve sevgiyle anarken, yapıtlarının okunup değerlendirilmesini yalnızca anlamlı bir entelektüel etkinlik olarak değil, sosyalist mücadeleye vereceği katkılar açısından da heyecanla öneriyorum.

(1) Uyarmak İçin Uyanmalı, Uyanmak İçin Uyarmalı Tarihsel Maddecilik Yay. 2. baskı 1970
(2) Dev-Genç Seminerleri, Sosyal İnsan Yayınları, 2008


Site Meter

23 Mayıs 2009 Cumartesi

EVRİM, İNSAN VE SİYASET ÜSTÜNE "SÖZCÜKLER"DE ÇIKAN YAZIM

DARWİNCİLİĞİN KABULÜNÜN ÖNÜNDEKİ EN BÜYÜK ENGEL: DARWİN YASALARI

“Uzak bir gelecekte çok daha önemli araştırmalar için açık bir alan görüyorum. Psikoloji yeni bir temel üstüne oturacak.” Charles Darwin, Türlerin Kökeni

Tübitak’ın Darwin’e saygısızlığı evrim tartışmalarını alevlendirdi. Bilim çevreleri, aydınlar, inançları gerçeklerin karşısına dikmekte ısrarlı gözüken karanlık kafalara iyi bir tepki gösterdiler. Ama bu yazıya vesile olan son kavga değil. Yirmi yıldır sürdürdüğüm savunuyu başka birçok vesileyle tekrar öne çıkarmamla üst üste geldi olay. İnsan hayvandan farklılaşmış, pek çok bakımdan ondan “üstün” nitelikler kazanmış bir yaratık, ama hala ilkel. Bilişsel bakımdan çok gelişmemiş bir canlı. Yine kendi yarattığı “üst değerleri” ve bilimle bulduğu gerçekleri kabullenememesinin ardında bu yatıyor.

Her çevre evrimi sembolleştiren resimlerde farklı şey görüyor. Bazıları en başta arzı endam eden maymuna sinir oluyor, onun atalarımızla bağlantısı olabileceği fikrini hakaret kabul ediyor. Bazıları en sağdaki figüre, yani modern insana hayranlık besliyor, böyle bir gelişmiş canlının nasıl olup da pek çok temel soruna çözüm bulamadığını, evrim denilen somut gerçeği bile neden kabullenemediğini dert ediyor. Bana göre sorun orada zaten. Her iki taraf da insan merkezci. Bir taraf bu mükemmel yaratığın, tüm evrenin kendisi için yaratıldığı o Tanrı gözdesinin Darwinistlerce aşağılanmasına katlanamıyor; öbür tarafsa yaratığın tüm temel problemlerini çözebilecek nitelikte bulunduğuna “inanıyor”, hayal kırıklığı yaşıyor.

Bilimsel felsefe ve bilim tüm olgulara önyargılardan uzak nesnel bakmalı ve bunu kısmen başarıyor. Fakat bence insana ilişkin bilgimizin gelişmesi ve bunların kabul edilmesi önünde en az din kadar büyük engel söz konusu insan merkezci birörnek sosyal bilimci kafalardır. En az diyorum, çünkü bu yaygın anlayışın bilinç sakatlayıcı etkisi ötekinden yüksektir. Laisizmi içselleştirmiş bir bilim insanı dinsel inancıyla çalışmasını birbirinden ayrı tutabilir ve tutmaktadır. Fakat birörnekçi sosyal bilim dogmalarıyla zehirlenmiş bir bilim insanının ne düzgün bir araştırma yapması, ne de onu nesnel olarak yorumlayıp yayımlaması olasıdır.
Sosyobiyolojiye, evrimsel psikolojiye, davranış genetikçiliğine karşı getirilen ırkçılık, faşistlik suçlamaları aslında insanı anlamayı hiç umursamayan, aynı nedenle onu değiştirmeyi de gerçekte pek dert edinmeyen söz konusu çevrelerden gelmektedir dünya çapında ve tüm bu tutucu tepkiler de tamamen insanın gelişmemiş doğasının bir yansımasıdır.

Darwinizmi ve genetikçiliği kendi ırkçı ve sınıf ayrımcısı görüşleri için kullanmaya çalışan bazı bilim insanları da çıkmadı değil. Ama onların çalışmaları bile bilime katkı sağladı. Çünkü hiçbiri milletler, sosyal sınıflar veya ırklar arasında kültürle, eğitimle açıklanamayacak doğal farklılıklar bulamadı ve bazıları bunları yayımlamak zorunda kaldı. Sosyobiyolojininse doğuşundan itibaren böyle bir niyeti bulunmadı. Ancak her yeni fikri karmaşık ve öğrenilmesi güç gören, onun üstüne bir düşünsel emek vermeyi göze alamayan bireylerin evrensel taktiğidir yaftalayıp bir kenara atmak.

İLKEL BİR TEPKİ

Geçtiğimiz haftalarda Londra’daki G20 zirvesine karşı protesto gösterilerini örgütleyen ve “Bankacılar Londra sokaklarında direklerde sallandırılabilir” diye bir demeç verdiği için dünya medyasına konu olan Chris Knight dostumuz bakın ne diyor konu hakkında:
“Sosyobiyoloji her bireyin bencil olduğunda ısrar etmez. Moleküler düzeydeki bencillikle kanlı canlı insanların davranışlarındaki genetik talimatlı bencillik düzlemlerini birbirine karıştırmak dangalakça bir yanlış anlamadır. Her şeye rağmen sosyobiyoloji tıpkı devrimci marksizm gibi mücadele ve çelişkilerle ilgilenir (…) Marksizm, sosyobiyoloji olmadan paleoantropoloji ve insanın kökeni konusundaki çalışmalarda on yıllardır olduğu gibi işlemez halde kalabilirdi.”

Knight’ın dangalaklık dediği sığlığın bilim camiasındaki önderleri Richard Lewontin, Stephen J. Gould, Steven Rose gibi isimlerdir. Bunlardan Richard Lewontin’in genetiğe karşı çevre etkenini öne çıkaran sözde şaheseri “Üçlü Sarmal” adını alır. Espri de şudur: DNA ikili sarmaldır ya, çevre etkeninin önemi burada unutulmuştur, o yüzden konuyu üçlü sarmal olarak ele almak uygundur. Bu aynen şöyle bir anlama gelir: Biri dedi ki, rakıyla beyaz peynir iyi gider. İyi bilinen bir gerçektir. Lewontin mantığıyla hareket edersek buna itiraz edebiliriz. Hayır, deriz, bu eksik, dolayısıyla yanlıştır. Rakı, beyaz peynir ve bir de bardak gerekir. Kardeşim, öbürü zaten bardağı hiç reddetmedi ki. Bardak olgunun varlığı söylenmeden ötekiyle birlikte anlaşılacak bir parçası.

Drosophila gibi bir sineği, Achillea gibi bir bitkiyi hayatlarının en büyük aşkı gibi irdeleyerek çevresel etkenlerin genetiği nasıl değiştirdiğini kanıtlamaya çalışır bu taife. Yaşamdaki amaçları şu hain ırkçı genetikçilere karşı genetik materyalin önemsizliğini ve çabuk değişebilirliğini kanıtlamaktır adeta. Sihirli sözcükleri genetik indirgemeciliktir. Bir kez “indirgemeci” sözcüğünü kullanmışlarsa rakiplerinin işi bitmiştir. Biyolojik indirgemeci, psikolojik indirgemeci… Tak.. ip çekilir, ideolojik hasım boşlukta debelenir. “Saman adam” yaratmaya bayılırlar. Bilimsel rakiplerinin savunmadığı tezleri onlara savundururlar, savundukları tezleri karikatürleştirip sarakaya alırlar. O doğrultuda post-modernist bilinemezciliğe kadar sürüklenmeyi dert etmezler: “Organizma ne genleri, ne çevresi hatta ne de onlar arasındaki etkileşimlerle belirlenir, ama rasgele süreçlerin önemli bir işaretini taşır.” (Lewontin) “Gelişimsel gürültü” diye bir kavrama sığınarak adeta evrimi çevre koşullarının, doğal seçilimin de ötesinde rastlantısallıklara bağlamaya meyil ederler.

Gelişmiş veya ilkel canlı yoktur, insan evrim sürecinin en üst basamağında değildir, der Rose. Böylece bir yandan insan merkezci bakış açısını tam tersi bir post modern hovardalıkla gizlemeye çalışırken, öte yandan sinir sistemi ve bilinçli organizmanın neden ilkelden karmaşığa geliştiğini es geçmiş olur.

Düğüm bana göre insan doğası denen bir olguyu kabullenip kabullenememe de sıkışır. Evrimci psikolojiye göre, öncelikle her türün (insan dahil) açıklanabilir ve betimlenebilir bir doğası bulunur. Standart sosyal bilimci bakış, insanın kendi türüne özgün belli nitelikleri bulunduğunu, bunların kolay değişebilir nitelikler olduğunu reddeder. Söz konusu anlayışa göre insan beyaz bir sayfa olarak doğar, neredeyse tüm bireyler tek örnektir ve içinde bulunduğu çevre koşulları, kültür veya ekonomik sistemce belirlenirler.

ZİHNİMİZİ SIKIŞTIRMAK

Oysa insan, primatları sayarsak üç buçuk milyon yıllık, tarihini modern insanla sınırlarsak en az 150 bin yıllık bir geçmişin, evrimsel sürecin sonucudur. İnsanın bireysel veya toplumsal tepkileri son on bin yıllık “uygar” topluma, sınıflı topluma ya da son 250 yıllık kapitalist sisteme sıkıştırılarak incelenemez.

Darwin ta o zamandan, deneyimlerden oldukça bağımsız olan çocukluk çağı korkularının vahşi dönemlerden kalma bazı gerçek tehlikelerin kalıtımsal etkileri olduğundan şüphelenmeyebiliriz, diye bizleri uyarmıştı. Evrimleşmiş psikolojik düzenekler evrim tarihindeki belli bir yaşamsal veya üremeyle ilgili soruna çözüm oluşturdukları için ortaya çıkmışlardır ve genellikle o soruna özgü düzeneklerdir. İnsan aklı, evet, elinin ve emeğinin ürünüdür, avcılık ve toplayıcılık çalışmaları, yaşamda kalma ve üremeye devam etme faaliyetleri sırasında gelişmiştir. Alet kullanmakla gelişme hızı artmıştır, çünkü alet kullanan insanın yaşamda kalma şansı artmıştır. Zekamız, mantığımız, algımız, yorum kapasitemiz milyonlarca yıllık yaşamda kalma mücadelesi içinde belli özel sorunları çözmek için ve onları çözecek kadar gelişmiştir ve hala o çok uzun sürecin izlerini taşımaktadır.

Bebekler yabancı erkeklerden yabancı kadınlardan korktuklarından çok daha fazla korkarlar. Çünkü milyonlarca yıl bebekleri yabancı erkekler öldürmüştür. Yakınlaşmakta olanın sesini uzaklaşmakta olanınkinden çok daha iyi duyarız. Çünkü yakınlaşmakta olan ses bizi öldürmeye gelenin sesi olabilir. Kocalarından dayak yiyen kadınlar, “Çocuklarım için katlanıyorum” dedikleri zaman genelde sinirleniriz. Kadının ekonomik bağımlılığına veya güçsüzlüğüne bağlarız olguyu, bunlar elbet vardır. Ama gelişmiş gelişmemiş tüm toplumlarda kadınlar çocuklarına erkeklerden daha fazla ilgi gösterirler genelde, bunun nedeni de kültürlerin çok ötesinde kadınların bu işi yüz binlerce yıldır yapmakta oluşudur, organizmanın ona göre şekillenişidir.

Evrimsel psikologlar kültür mü genetik mi, öğrenme mi içten gelen tepkiler mi, doğa mı çevre mi gibi karşıtlıkları reddederler. Onlara göre bu karşıtlardan herhangi biri olmadan zaten diğeri de olamaz. (Bu konuda standart sosyal bilimci sığ görüşlülüğe karşı demiri tersine bükmek için ben hala genetiğin, doğanın, içten gelenin öneminin daha büyük olduğunu savunmaya devam ediyorum. Özellikle çevreden sadece içinde yaşadığımız bugünkü sistem ve kültür anlaşıldığında, onun tarihsel arka planı unutulduğunda, insan psikolojisinin biyolojik çevresiyse hiç hesaba katılmadığında, evrimsel psikologların aksine ben hala sekterim.)
Biz devam edelim. William James, hayvanlara yön verenin içgüdüler olduğu, ama insanın içgüdülerin zincirinden kurtularak aklı öne çıkardığı ve o sayede hayvanın üstüne geçtiği savına karşı daha o zaman tam tersini savunmuştu: Bizi hayvandan ayıran şey içgüdülerimizi kaybetmemiz değildi, aksine çok daha fazla sayıda içgüdüyle donanmamızdı. (1890, Psikolojinin İlkeleri)

EVRİMLEŞMİŞ PSİKOLOJİK DÜZENEKLER

Evrimsel psikoloji kültüre, öğrenmeye tam da böyle bakar. Kültür evrimleşmiş psikolojik düzeneklerin toplamıdır. Niye dışkıdan iğreniriz. Çünkü kuşaklar boyunca dışkıdan iğrenmeyen, dışkıyla haşir neşir olan bireyler daha çok hastalanmış, ölmüş, onlar daha çok elenmiş, dışkıdan iğrenme kültürü öne çıkmıştır. Tad alma özelliğimiz nadir bulunan yararlı besinleri ötekilerden ayırma işlevi doğrultusunda milyonlarca yılda gelişmiştir. Bebekler güzel yüzlere sıradan yüzlere baktıklarından daha fazla bakarlar. Çünkü güzellik duygusu insan doğasına içkindir. Güzellik tüm toplumlarda ortak öğeler içerir insanda. Ortalama ölçülerdeki yüzler ötekilere göre daha çok beğenilir. Bunun anlamı şudur: Ortalama ölçüler genetik yönden ortalamaya yakınlığı, başka deyişle sağlıklılığı temsil eder. Ortalama dışı özelliklerden aynı nedenle kaçınılır. Bu sağlıksızlık ve genetik yönden zayıflık olarak görülür. Eş seçiminde de, bir insana yakınlaşıp yakınlaşmama seçiminde de insan buna dikkat etmelidir. Dikkat etmediğinde çocuklarını veya kendi sağlığını tehlikeye atabilir. İnsanların bu çağda bile sanatta kitleler halinde ortalama düzeydeki sanat eserlerini daha çok beğenmeleri gerçeği bir de bu açıdan ele alınmalıdır.

Gen yaşamda kalmak ve üreyebilmek için sadece bencilliği üretmez. Evrim fedakarlığı da geliştirmiştir. Fedakarlık iki ana biyolojik süreçten temellenir. İlki genin sürdürülmesi için her bireyin en önce çocuklarına, daha sonra da akrabalarına yardım etmesidir. Biriyle ne kadar genetik yakınlığımız varsa, o, o oranda bizizdir ve onu kendimiz gibi korur ve kayırırız. Genetik akrabalığımız uzaklaştıkça o kadar az kayırırız. Bu gerçek bu çağda bile tüm toplumlara ortak bir özelliktir. Tabii burada güçlü genel eğilimlerden bahsediyoruz. Ayrıksı özellikler de temel özelliklerin yanında elbette bulunur. İşte bu çocuk ve akraba koruyuculuğu bir yandan insan (ve çoğu hayvan) fedakarlığının temeliyken, aynı zamanda ideal eşitlikçi toplum düzeni yaratılamamasının nedenlerinden biridir. İnsanlar yakınımız değilse çoğun onları umursamayız..

Evrimde fedakarlığın gelişiminin ikinci kaynağı karşılıklı yardımlaşmadır. Sürü ya da kabile hayatta kalmak için avını paylaşmak zorundadır. Bugün av yakalayan avını ötekilere verir, başka gün yakalayan aynı şekilde bölüşür. Bazı araştırmalar şunu göstermiştir ki, kaynak ne kadar kısıtlıysa paylaşım o kadar düzenlidir, kaynak bollaştıkça paylaşım düzensizleşir. Sınıflı toplumun ortaya çıkışını bir anlamda kaynak fazlalaşmasıyla açıklayan görüşleri doğrulamaktır bu.

Burada can alıcı soruyu sormanın sırası. En az 150 bin yıldır genetik özellikleri pek fazla değişmeyen insan, 140 bin yıl ilkel komünal toplumda yaşamışsa, son 10 bin yıldaki sınıflı toplum yapısı onun doğasına ne kadar uygundur? Gerçekte hiç uygun değildir. Taş devri insanı kafamızla çoğaldık, şehirleştik, devletleştik, müthiş bir teknoloji yarattık, şimdi işin içinden çıkamıyoruz. Tekrar komünal topluma dönmemiz o yüzden tek çare mi, kolay ve kaçınılmaz mı? Ne yazık ki öyle bir kolaylık da yok. Çünkü en az 140 bin yıl yaşadığımız ilkel komünal toplum aslında kayıp altın çağ falan değil. İnsan o zaman çok daha “mutlu” ve çok daha sağlıklıydı, o kesin. Ama hiyerarşi yine vardı. Güçlü birey güçsüzü canını almaya varıncaya dek ezebiliyordu. Yine de bugünkünden çok daha adaletli ve toplum yararına bir düzendi o düzen. 10 bin yıl öncesinin düzenine dönebilir miyiz? Oraya dönmemiz için kıt kaynaklarla idare eden, ortalama 50-100 kişilik kabilelere geri dönmemiz gerek. Bu da ancak büyük felaketler sonrası gerçekleşebilecek bir şey. Taş devri zekasıyla ideal komünist düzene ulaşabilecek çıkış yollarını ne yazık ki bulamıyoruz, o yolları kendimiz kapatıyoruz.

Yine de fedakarlık, adalet, eşitlik duygularımız zayıf sayılmaz. Fedakarlığın gelişmesinin evrimsel biyolojik ve kültürel (hepsi iç içe ve birbirini destekler şekilde) başka bir düzeneği daha söz konusudur. Fedakarlığı kötüye kullanan, topluma çok az veren ve çok şey alan bireyler de çıkmaktadır. Üstelik bu bireylerin hayatta kalma şansı yükseldiğinden böyle kötü özellikleri geliştirir yönde bir doğal seçilim işler. Dünyada büyük çoğunluğun rahatsız edici biçimde bencil oluşunun kaynağı bu olumsuz seçilimdir. Ama o tür bireyler daha da kalabalıklaştığında kendileri de dahil olmak üzere toplumun yaşama şansı kalmaz. Toplum bu bencil karakterlere karşı tedbirler almak zorundadır. Grup, kurallarına uymayan, sürekli alan, fakat vermeyen bireyleri cezalandırır. Punitive sentiment ve altruistic punishment kavramları… Bencil birey dışlanır, hatta öldürülür kabile yaşamında. Tüm toplumları yaşamda tutan cezalandırma sistemleridir aslında. Cezalandırma aynı zamanda iyi bir öğretici, değiştiricidir. Proletarya diktatörlüğüne de en üst toplumcu cezalandırma sistemi diyebiliriz..

İnsanda fedakarlığın ve bencilliğin bu evrimsel gelişiminin ortasında bir de konformizm özelliği ortaya çıkar. Yaşamda kalabilmek için riskli durumlarda ne geride kal ne ileriye atıl, orta yerde dur… Böyle yapan bireyler doğal seçilimde avantajlıdır ve insanların büyük çoğunluğu o yüzden konformisttir.

Evrimci psikoloji davranış genetikçiliği değildir. Türün genel özelliklerini inceler, bireysel farklılıkların nedenlerini değil. Ama bazı evrimsel psikologlar onun bu yönünü eleştirmektedirler. Öte yandan bireysel farklılıkların nedenlerini de anlamayı hedefleyen araştırmalar evrimci psikologlarca yavaş yavaş önemsenmektedir. Evrimci psikoloji bugünkü haliyle sosyalist cepheden baktığımızda bir burjuva bilimidir hala. Sorunlara sosyalizmin başarısı ya da başarısızlığı veya toplumcu siyaset açısından bakmamaktadır. Artık onu da bizler yapmalıyız. Evrimci psikoloji sonuçta bu burjuva ve fazla derinleşmemiş yapısıyla bile sosyalist düşünceye çok önemli katkılar sağlayabilecek gizilgüçtedir.

DÜŞÜNCENİN YENİ ORTAÇAĞI

Sosyalizm insanlık için artık yaşamsal önemde acil bir zorunluluk haline gelmiştir. Buna karşın sosyalist çıkış için kafa yoran düşünürler azalmaktadır. Var olanlar da ne kadar iyi değerlendirilebilmektedir, buna olumlu bir yanıt vermek mümkün değildir. Bir dost Karatani’den söz etmektedir sıklıkla. Karatani solun üretim temeli üzerinde olduğu kadar tüketim temeli üstünden de örgütlenmesi ve eylemliliğe girmesini önermektedir. Kapitalizmi anlayabilmek ve ona direnebilmek için mübadelenin öneminin anlaşılması gerektiğini vurgulamaktadır. Komünizmin metafiziğini kurma iddiasında olduğunu söylemektedir. Başka bir dost, örneğin Badiou’dan bahsetmektedir. Onun solu etik temel üstüne oturtma yönündeki kuramsal çabalarını çok değerli görmektedir. Bunlar gerçekten önemlidir ve üstünde tartışılması gereken konulardır. Beklediğimiz özlediğimiz tartışma ise aksine hiç başlamamaktadır. Küçük çıkışlar sığ sularda karaya oturmaktadır.

Öte yandan böylesi düşünürler önemlidirler, ama kafaları fazlasıyla batı merkezli çalışmaktadır. Pek çok “önemli” düşünür nedense ileri kapitalist ülkelerden çıkmaktadır. İleri kapitalist ülkeler halkı ise neredeyse dünyanın en gerici halklarıdır. Bazıları kapitalizm sosyalizm çelişkisini bakış açılarının merkezine almakla haklı görünmektedirler ve benim gibilerin de o yüzden sempatisini kazanmaktadırlar. Ancak yaşanan gerçek şudur ki, dünyada çelişki ve çatışmalar, keza solun gelişimi kapitalizmin çeperlerinde yoğunlaşmaktadır. Emperyalizme karşı ulus tepkisi, ilerici veya ilerici olmayan milliyetçi mücadeleler, İslam coğrafyasında siyasal İslama karşı oluşan cepheler, laisizm ve aydınlanma problemleri batılı sosyalistin gündeminde ya yoktur ya çarpık biçimde vardır.

Bana denilmektedir ki şunu şunu biraz daha oku. Ben daha fazla da okurum da, onlar acaba yukarıda bahsettiklerim üstüne hiç okumakta mıdırlar? Bu kadar herkesi bağlayıcı sorunlar hakkında herhangi bir açıklama getirebilmekte midirler?

Ne Amerikan üniversitelerinde ders veren biriyim, ne de batı sosyalizminin sivrilmiş bir ismi. Kendi ülkemde bile popüler değilim. Ortaya koyduklarımı adam gibi tartışabileceğim bir muhatap arıyorum, yoksa gözüm açık gideceğim. Bu çok temel ve çok önemli bilgilerden sosyalist çıkış için neler üretilebilir, sürekli bunun üstüne kafa yoruyor, lakin bilişim sağanağı altında ortaçağ kadar kısır şu çağda açılım yapabilecek bir ortam yaratamıyorum.

Söz gelimi şöyle şeyler düşünüyorum: İnsan, soyunun devamını çok önemseyen bir canlı. Oysa kapitalizm insan soyunun devamı için büyük engel yaratıyor. Türümüzün önümüzdeki 20-40 yıl içinde büyük felaketler yaşaması çok büyük olasılık. İnsanları acaba bununla korkutup kapitalizmden soğutamaz mıyız? Birçok peygamber o yolla, yani korkutarak büyük toplulukları kazanmayı bilmişler. Benim kişisel deneyimim gerçi tam tersi sonuçlar verdi şimdiye dek. Kaçınılmaz felaketin tek çıkışının sosyalizm olduğunu savunup duruyorum yıllardır, fakat bu sosyalizme özel bir sempati uyandırmıyor, hatta tersi etkiler bile yaratabiliyor. Aynı propagandayı genişleterek ve daha sistematik yapsak? Denenebilir, kim ne kaybeder. Çok mu saçma geliyor. Olabilir, ama isimleri büyük pek çok uluslar arası düşünürün sırça saraylardan yaptıkları önerilerden daha az ayakları yere basan öneriler değildir en azından.

BAŞLICA KAYNAKLAR:

David M. Buss, Evolutionary Psychology, Allyn&Bacon.
Blood Relations, Chris Knight, Yale University Press.
Robert J. Stenberg, Cognitive Psychology, Thomson-Wadsworth.
Leda Cosmides, John Tooby, Evolutionary Psychology: A Primer, Center for Evolutionary Psychology (İnternet kaynağı)
Steven Rose, 21. Yüzyılda Beyin, Evrensel Yay.
Richard Lewontin, Üçlü Sarmal, Tübitak Yay.


Site Meter

7 Mayıs 2009 Perşembe

BARİKATIN İKİ YANINDA 1 MAYIS

Geçen yıldan tecrübeli iki arkadaşımı yanıma alarak gittim 1 Mayıs’a. Mecidiyeköy’den Şişli’ye dek kenarlarda dikilen, oturan, yürüyen anlamsızca veya anlam dolu bir şeyleri bekleyen yüzlerce insana ve kalabalık polis öbeklerine rastladık. Saat dokuzda Şişli’ye vardığımızda içine düştüğümüz ilk taşlaşma ve kargaşayla bir sokağa saptık. Sarı minibüsler bekliyordu o köşede ve kahya bağırıyordu: “Sahilden Bostancı!” “Bu hayatımızın teklifi olabilir, değerlendirmek gerek” dedim arkadaşlara. Sürücü gülerek görüşüme destek verdi. Fakat minibüse değil sokağa girdik. Sonrasında ilk kavşak noktasından caddeye çıkmayı denedik. Polis engelledi. “Eyvah” dediler arkadaşlar, “geçen seneki kabus başladı.” Evet kötü bir rüya gibiydi. Altı yerden caddeye çıkmayı denedik. Ya polis barikatına takıldık ya da barikata hiç yanaşamadık. Tatbikata çıkmış bazı grupların polise “müdahalesine” tanıklık ettik, taşlardan kaçtık, biraz gaz soluduk. Harbiye’ye dek bir buçuk saatlik bir keşmekeş. “Bereket geçen yılki gibi kovalamıyor polisler” dediler arkadaşlar. Kovalamacalar asıl daha sonra yaşanmış.

1 Mayıs’a katılışım zenginin fıkrasındaki gibi. Trilyonere bir konferansta sormuşlar: “Nasıl zengin oldunuz?” Adam da anlatmış: “Gençliğimde fakirdim. Bir gün yolda yürüyorum, ayaklarıma doğru bir elma yuvarlandı. Silip yiyebilirdim, ama yemedim. Köşe başında sattım onu, parasıyla iki elma aldım. Onları silip parlattım, sattım. Parasıyla dört elma aldım. Onları parlattım…” Trilyoner böylece hikayesini uzattıkça uzatmış, dinleyenler sıkılmaya başlamış. Dayanamayıp sormuşlar. “Bu şekilde sermayenizi büyüttükçe büyüttünüz ve şimdiki halinize ulaştınız, öyle mi?” “Hayır” demiş zengin, “Ertesi yıl dedemden çok yüklü bir miras kaldı, birkaç fabrika satın aldım.”

Biz de işte öyle debelenirken arkadaşları telefonla arıyoruz, kimi kortejde, kimi dışarıda, ama hiçbiri nasıl girileceğini bilmiyor. En son Efe Duyan’ı aradım. PEN başkanıyla birlikteymiş. Beş dakika sonra sevgili Tarık Günersel bir barikatın arkasından bizi aldı. 1 Mayıs’a torpille gireceğim kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi.

Artık sadofazoşist iktidarın kabul ettiği makul sayıdaki düşmanlar arasındaydık. Ama aklım dışarıdaki makul olmayan pisliklerde kalmıştı. O yüzden on dakika ağzımı bıçak açmadı. Sonra havaya girdik ve korteje katıldık. Hiçbir medya kuruluşu şunu belirtmediği için çiğlik edip yazmak zorundayım: Büyük çoğunluğu sabahın köründen beri Şişli’de bekleyen bu makul sayıdaki iktidar düşmanları içindeki en kalabalık ve en disiplinli güç şüphesiz bariz şekilde TKP’ydi. Yürüyüş pek de iç açıcı sayılmayacak koşullarda ama giderek artan coşkuyla devam etti. Caddeye çıkan her sokak başında dışarıdaki gayrimakulların içeri katılma teşebbüsleriyle kargaşa yaşandı. Onları desteklemeye çalıştık elden geldiğince ve yine gaz yedik. Sevindirici olan şu ki, üç yerde barikat delindi ve dışarıdaki devrimciler ve birçok TKP’li aramıza katılmayı başarabildi.

Taksim’e üç yüz metre kala aynı nedenle uzun bir bekleyiş yaşadık. 1977’de de tümüyle makullük dışı grupların oluşturduğu bir yığınla ilerlerken Taksim’e birkaç yüz metre kala bir cayırtı kopmuş ve alana girememiştik. O zamandan kortej arkadaşım Asaf Güven Aksel’e dedim ki, “Bu laneti üstümüzden atamayacağız galiba. Gel ikimiz ayrılalım buradan ki, şu insanlar girebilsin!” Onun hikayesiyse başkaydı, az önce ayaklarının önüne yuvarlanan bir gösterici misketiyle ilgiliydi, cumartesi günkü yazısında bahsettiği rastlantıyı anlatıyordu. Ve Taksim’e girdik...

Beklemiyordum o kadarını, çok duygusal anlardı. Yaşamımda ilk kez Taksim’e 1 Mayıs’ta girdim. 18 yaşında giremediğim zamandaki kadar sevdiğim ve onca deneyime ve yaşa rağmen geçmişte içinde yer aldığım grup kadar güvendiğim bir partiyle. Hala giremeyenlerin uzaktan bize ulaştırdıkları sevinç çığlıkları, devrim şehitlerini anan orta yaş kuşağının bağırışları, anıtı ele geçirenler, anı fotoğrafı çektirenler, halay çekenler…

Evet, Taksim’de ilk kez 1 Mayıs mitingi yaptık arkadaşlar. Bu işte birkaç yıldır emeği geçen, gözünü karartan, dayak yiyen, gazla hırpalanan, içeri girebilen ve giremeyen herkes binlerce kutlamayı hak ediyor. Bu bir kazanımdır ve meramımıza erdik.

Artık 1 Mayıs’ın TKP yönetiminin de defalarca dile getirdiği öteki gerçeğini görebiliriz dostlar. Gelecek yıllarda en az elli altmış bin kişiyle yasal veya meşru şekilde sadofazoşist iktidarın direnci kırılamayacaksa 1 Mayıs inatlaşması terk edilmelidir. Sosyalist kitle gücü her yıl her gün düşüyor arkadaşlar. 1 Mayıs’a işçi katılımı azalıyor. Bu eğilimi tersine çevirecek niyet, akıl ve iradeyi KESK’ten, DİSK’ten bekleyemeyiz. Onlar temsili sosyalizmle tatmin olabilirler, ama giderek küçülen bir sürünün azar azar büyüyen bir parçası olmak bizim için ciddi tehlikelidir. 1 Mayıs’a gelebilecek, gelmek isteyen on binlerce insan gelmedi. Haklılar bir yerde. İktidar sol seçkinleri çağırıyor alana, sosyalistler de militanlarını. Kendini seçkin veya militan görmeyenler neden gelsinler.

TKP yönetimi bu karmaşadan alnının akıyla çıktı. 1 Mayıs krizini iyi yönetti. Son seçimlerde de bir karmaşa yaşanmıştı. Bu karmaşada TKP’nin tavrı olumluydu, özellikle geleceğe yatırım anlamında. Ama işi son dakika gollerine bırakma alışkanlığı yerleşmemeli diye düşünüyorum. Olguların karmaşıklığından ötürü belki haklı olarak artarda sıralanan doğruların birbiriyle çelişkisi söylemlerimizin anlaşılabilirliğini azaltıyor. Büyüme hızını düşürüyor. Artık daha sade, daha net olmaya ihtiyacımız var.

Başka bir sorun da takvim fetişizmi. Buna 1 Mayıs da dahildir. Geçmişte yapılan başarılı eylemleri fetişleştirmeyi bırakalım. Daha iyi bir şeyler yapalım ki, gelecek kuşaklar bizim yaptıklarımızı fetişleştirme riskine girsinler. Yerinde saydıran, gerileten, pek de başarılı sayılamayacak olan geçmişe özlem yaratan eskimiş sol bakışları terk etmeliyiz.

Yaşadığımız 1 Mayıs kazanımı önemlidir. Ama TKP’nin bir yıl içinde herhangi bir zamanda herhangi bir alanda çoğunu emekçilerin oluşturduğu otuz beş-kırk bin kişiyle yapacağı bir miting bu 1 Mayıs’tan daha değerli olacaktır. Öteki sosyalist gruplar, sendikalarla birlikte bu sayı yüz bini aşarsa bu daha da değerli olacaktır. Kafa sayıları da fetişleştirmeye gelmez. Ancak rakamlar dosttur, akla yol gösterir.


Site Meter

9 Nisan 2009 Perşembe

TKP SEÇİM RAKAMLARI

DEĞERLİ DOSTLAR,
3 VE 10 NİSAN TARİHLERİNDE SOL HABER PORTALINDA SEÇİMLE İLGİLİ DEĞERLENDİRME YAZILARIM ÇIKTI. BU YAZININ ALTINDA DA TEŞEKKÜR YAZIM. ŞUNLAR DA SEÇİM RAKAMLARI:
(HALA %100 KESİN DEĞİL)

İL 2007 YÜZDE - OY 2009 YÜZDE - OY
Adana 0.19 1721 0.15 1677
Adıyaman 0.27 646 0.13 374
Afyonkarahisar 0.15 577 0.19 781
Ağrı 0.48 776 0.35 673
Amasya 0.11 214 0.15 293
Ankara 0.20 4957 0.19 5240
Antalya 0.18 1653 0.20 2131
Artvin 0.25 248 0.31 309
Aydın 0.28 1557 0.24 1453
Balıkesir 0.28 1914 0.24 1751
Bilecik 0.10 114 0.18 225
Bingöl 0.33 364 0.18 208
Bitlis 0.27 319 0.28 362
Bolu 0.31 519 0.26 436
Burdur 0.18 282 0.26 432
Bursa 0.16 2032 0.15 2294
Çanakkale 0.19 578 0.18 544
Çankırı 0.14 154 0.22 237
Çorum 0.16 541 0.18 616
Denizli 0.31 1588 0.22 1253
Diyarbakır 0.18 826 0.23 1439
Edirne 0.14 351 0.19 490
Elazığ 0.28 759 0.16 483
Erzincan 0.17 211 0.26 298
Erzurum 0.23 867 0.21 754
Eskişehir 0.15 649 0.14 638
Gaziantep 0.25 1391 0.11 798
Giresun 0.17 415 0.19 477
Gümüşhane 0.14 98 0.21 148
Hakkari 0.42 368 0.18 191
Hatay 0.19 1233 0.26 1936
Isparta 0.15 354 0.23 589
Mersin 0.19 1529 0.20 1863
İstanbul 0.23 13005 0.23 16246
İzmir 0.23 4872 0.23 5309
Kars 0.50 651 0.62 893
Kastamonu 0.27 597 0.36 824
Kayseri 0.10 615 0.11 761
Kırklareli 0.13 266 0.14 310
Kırşehir 0.51 624 0.1 123
Kocaeli 0.38 2844 0.20 1701
Konya 0.23 2350 0.14 1495
Kütahya 0.17 615 0.21 758
Malatya 0.19 701 0.11 433
Manisa 0.29 2249 0.23 1857
Kahramanmaraş 0.25 1189 0.17 940
Mardin 0.21 508 0.23 648
Muğla 0.17 769 0.24 1189
Muş 0.47 665 0.19 278
Nevşehir 0.12 184 0.17 285
Niğde 0.27 470 0.16 299
Ordu 0.20 740 0.28 1163
Rize 0.51 918 0.19 338
Sakarya 0.13 611 0.14 709
Samsun 0.17 1057 0.23 1642
Siirt 0.17 156 0.21 249
Sinop 0.32 378 0.57 691
Sivas 0.42 1418 0.22 754
Tekirdağ 0.13 521 0.24 1114
Tokat 0.18 597 0.16 568
Trabzon 0.12 489 0.17 758
Tunceli 0.69 292 5.80 2322
Şanlıurfa 0.20 872 0.15 894
Uşak 0.16 314 0.16 348
Van 0.45 1387 0.28 1101
Yozgat 0.11 273 0.20 517
Zonguldak 0.25 859 0.93 3685
Aksaray 0.14 258 0.11 209
Bayburt 0.10 42 0.15 59
Karaman 0.19 239 0.25 344
Kırıkkale 0.06 95 0.19 301
Batman 0.32 510 0.25 505
Şırnak 0.16 198 0.48 727
Bartın 0.26 288 0.41 486
Ardahan 1.41 788 0.55 306
Iğdır 0.58 374 0.32 229
Yalova 0.19 196 0.18 207
Karabük 0.23 292 0.30 405
Kilis 0.08 46 0.11 66
Osmaniye 0.10 230 0.14 358
Düzce 0.14 266 0.16 314
GENEL 0.23 80092 0.22 87111

17 Şubat 2009 Salı

TDKP ve EMEP ÜZERİNE

Aşağıda Sol derginin 13 Şubat tarihli sayısında yayımlanan söyleşim yer almakta.

Bedahet Tosun 80 Darbesi öncesi ve sonrasındaki sıcak dönemden yakın arkadaşım. Zihnimde yücelttiklerimden biridir. Zor zamanlarda örnek tavırlar göstermiştir. “Devrimciler” romanımdaki en olumlu karakter Bedri tipi üç kişinin karışımıdır. İşkencede kaybettiğimiz Ekrem Ekşi’dir teki. İsim Bedahet’ten esinlenilmiştir. Tosun cezaevi dönemi sonrası EMEP’e katılmadı. Ama dirsek temasını sürdürüyor. SAV (Sosyal Araştırmalar Vakfı) kurucusudur ve altı yıl bu vakfın başkanlığını yapmıştır.

Geçmişte Halkın Kurtuluşu-TDKP hareketi içinde çok Kürt vardı. Önderlikte de. Hem birliği hem ayrılma hakkını savunurdu. Orada ve burada ciddi çatışmalara girdi. Ama o zamanlar bu harekete Kürtçü bir hareket denmezdi. Şimdi değişik çevrelerden pek çok insanla karşılaştığımda onun mirasçısı için “Ha onlar mı, Kürtçü parti!” diyorlar. Bu bir yanılsama mı?

Bence değil. Söylediğin doğru. Bizim eskiden birlikte olduğumuz yapı, içinde halkın çeşitli katmanlarını barındıran bir yapıydı. Belki THKO’dan da gelen ilişkilerin devamı olarak tabanında çok Kürt vardı. Çok istediği halde çoğalamamış, ama kabul edilebilir sayıda bir işçi kitlesi vardı. Öğrenciler vardı. Fakat bunların hepsini bir araya getiren şey etnik kökenler ya da başka şeyler değildi. Onları bir araya getiren sosyalizmdi. Sosyalizmin ilkelerini, ama doğru ama yanlış teorik temellerini oluşturmaya çalıştılar. Bunda çok cesur da davrandılar. THKO gibi güçlü bir mirasla zaman zaman ters düşebilecek şeyleri de söylemeyi göze alarak sosyalizmin değerlerini bulmaya, daha önemlisi uygulamaya çalıştılar. Tüm ekip bunu yapmaya çalıştı. O dönem TKP’nin sendikalar içindeki hakimiyetinden kaynaklanan çok güçlü bir işçi tabanı vardı. Bunun karşısında işçi tabanı çok güçlü olmasa bile bizim ekip de varoşlardan, yoksul kesimlerden ve köy kökenlilerden gelen bir tabana sahipti. Dev-Yol, Dev-Sol daha şehirli, daha okumuş kesimden oluşan bir tabana sahipti. Öğrenciler arasında güçlüydüler. Bizim de büyükçe bir öğrenci kitlemiz vardı, ama öğrencilerin daha yoksul kesimiydi bunlar. Bizde tüm bu kesimler açısından ortak hedef sosyalizmdi. Hiçbir zaman etnik siyaset yapılmadı, ama oradan da kopulmadı. Zaten hem PKK ile hem onun önceli olan Kürt hareketleriyle çıkan çatışmaların kaynağını burada aramak gerekiyor.

Bir temel farklılık daha vardı. Bence günümüzü geçmişten ayıran en temel farklılık: Bizde bir iktidar kavramı vardı. Biz idealleştirdiğimiz düşünceyi bulunduğumuz ortamlarda hayata geçirmek için çabaladık, bu düşünceyi yaymaya, toplumla birlikte bu düşünceyi ayağa kaldırmaya çalıştık ve bulunduğumuz her yerde her kesime karşı mücadele etmek zorunda kaldık. Kim iktidarsa. İktidar orada askerse askerle, PKK ise PKK ile. İktidar orada Dev-Yol’sa ona karşı, örneğin ODTÜ’de. Biz mücadele etmeyi tercih ettik ve bırakmadık. Bu dünyayı değiştirmeliyiz diyorduk, bir gelecek ülkümüz vardı ve bunun için her yerde her kesime karşı mücadele etmek gerektiğine inanıyorduk. Gerçi bunun lafını daha az yapıyorduk, belki eksiklerimizden biriydi.

O yüzden de, evet, Güneydoğu’da bir yığın yandaşımız öldürüldü. Özetle o zaman dışardan bakıldığında bunlar senin deyişinle “Kürtçü bir harekettir” denmezdi. Artık “sosyalist”, “komünist”, bakan kişinin nitelemesine göre sınıfsal yapıya oturmuş bir hareketti. İşte 12 Eylül’den sonra sadece bizimkiler değil, tüm öteki hareketler de “yeni insan”, “yeni toplum” ülküsünden bir parça uzaklaştılar. Bu ülkü herkesin kafasında bir şekilde var ama, erişilebilir olmaktan çıktı kafalarda, bunun için bir şeyler yapmak gerekir düşüncesi zayıfladı. Sol iktidar mantığından uzaklaştı. Artık kendi varlıklarını korumak veya bulundukları kapalı çevrelerde kendi iktidarlarını pekiştirmek şeklinde bir niyete dönüştü. Bir yerde küçük de olsa bir yönetim almak, bir hak almak… bunlar söylemlerde vardı, ama gerçekleşmedi. Solun bu son 1 Mayıs’taki tavrını da yanlış buluyorum. Toplumsal duyarlılığın arttığı topluma vereceğimiz mesajların daha çok algılanacağı bir dönem biz çıkıp dayak yemeyi tercih ettik. Dayak yemek için, yapmış olmak için çıktık. Yapmış olmak için yapılmaya başladı birçok şey. Arada bazı istisnalar dışında. Bunlardan biri 1 Mart’tır. Orada bir iktidar ruhu yakalanmıştı. Biz bunu yapabiliriz diye bir irade oluştuğunda biz bunu becerdik. Şimdi bunları niye söyledim. 12 Eylül sonrasındaki toparlanma döneminde sol, özellikle bizim ekip, siyasal varoluş içinde doğal olarak bir arada bulunulması gereken, var olan düzene karşı mücadele eden Kürt hareketiyle yan yana olmak gerekliliğini gördü. Bu doğruydu. Yanlış olan, onlar çok aktif ve kendi mantıkları içinde iktidara oynayan bir çizgi oldukları için, bizse iktidar hedefini kaybettiğimizden bu süreç içinde sol kendi kimliğini bıraktı, Kürt hareketi yanında bir yapılar grubu haline geldi.

Ama iktidar bilinciyle yaklaşınca yine çatışma çıkmaz mı? Nitekim 90’lı yılların başında bunlar orada yeniden “izinsiz” örgütlenmeye başladılar. PKK altı adamlarını daha öldürdü.

Dışardan bakıldığı zaman son on beş yılın ittifakları sıradan insanlara hep Kürt politikalarının merkezde olduğu sol ittifaklar imajı veriyor. Bunların içinde bu tür ittifaklara en çok çaba gösteren ekiplerden biri EMEP olduğu için de “Kürtçü hareket” yaftasını taşımaya başladı hak etmediği halde. Ama buna bir hak etme nedeni bulmak istersek, bana göre bunda neden Türkiye’deki sol hareketin, özelinde Emek Partisi’nin iktidar mantığıyla hareket etmemesidir. 12 Eylül öncesinde çeşitli sol örgütlerle birlikteliklerimiz oldu. Bu birlikteliklerin hepsinde biz güçlü olduğumuzda, iktidar olma güç ve etkinliğimizi sahaya yansıttığımız yerlerde birliktelikler gerçekleşti. Onların öncesinde de o gruplarla çatışmalarımız olmuştu. Ben şuna inanıyorum. Farklılıklar doğal olarak çatışmayı getirir. Hele iki taraf da iktidar hedefindeyse. Siyasal iktidarla çatışmalar da bu durumlarda şiddetlenir. Ama çatıştığın kesim dost taraftaysa onlarla köprüleri atamazsınız.

O dönemden kalın kırmızı bir broşür anımsıyorum. PKK’nın niteliğiyle, onunla nasıl mücadele edilmesiyle ilgili yazılanlar unutulur gibi değildi. Hangisi yanlıştı? O mu, şimdiki tavır mı?

Bence yanlış olan tek tek olaylara bağlı olarak birilerini karşı tarafa itmek. Orada politik sorumluluk ve tecrübe çok önemli. Devrim tarihine bakın: Ekim devriminin güçleri arasında ne çatışmalar yaşanıyor, parti büroları basılıyor, insanlar öldürülüyor. Devrimin belli bir aşamasına kadar yine de bunlar dostlar cephesinde kabul ediliyor. Lenin çok ağır eleştiriyor, çatışmaları yatıştırmaya çalışıyor, ama devrim ancak belirli bir aşamaya ulaştıktan sonra, onlarla birlikteliğin gerekli olmadığı zamanda bunları karşı tarafta gördüğünü açıklıyor. İdeolojik mücadelede çok net olmak gerekir, sınırları doğru çizmek gerekir. Fakat bu sınırları çizdikten sonra dışınızdaki birileriyle birlikte olmaya çalışmak bir sorumluluk gereğidir. Ben onu ideolojik bir tespit olarak görmedim. Anlık, oturmamış siyasetler olarak görüyorum. Yoksa bugünlerini anlatamazdı EMEP. Şu andaki birlikteliği de arkadaşlar bana şöyle açıklıyorlar: Kürt hareketinin çok geniş bir emekçi tabanı var. Eğer biz birlikte hareket edebilirsek bunları etkileyebiliriz. Hepimiz şunu biliyoruz. Bu hareket içinde de bir ayrışma yaşanıyor. Dayandığı taban Kürt emekçileri, yoksulları. Kürt burjuvalarının, gericilerinin de bir gericileştirme politikası var. Böyle birliktelikler olmazsa bu tabanın sola yabancılaşması daha hızlı olur. Bu doğru. Yanlış olan ne peki: Bu birliktelikler Kürt emekçilerini bir ölçüde etkiliyorsa da sol burada kendi sınırlarını gösteremediği ve bunu iktidar mücadelesinin bir unsuru olarak ortaya koyamadığı için ittifaklar daha çok etnik siyasetin işine yarıyor.

DTP Avrupa Birliği’ni doğrudan destekliyor, ABD ile pazarlık içinde, ama EMEP böyle değil. Bu şartlarda nasıl oluyor da ikisi sürekli ittifak içinde görünüyor? 80 öncesinde böyle bir şeyi insanlara anlatabilir miydik?

Anlatamazdık. Ben hala şu iktidar kavramı üstünde durmaya devam edeceğim. Bunu çok önemsiyorum. Geçmiş dönemimize bak. Ne zaman biz şunları yapabiliriz, bunun için gereken neyse altını doldurabiliriz diye ortaya çıksak başarılı olduk. Bunu yapmak çok zor, ama bir tepki de göstermek lazım dediğimiz yerde dayak yedik. Dayağı tırnak içinde söylüyorum. 12 Eylül’le sol siyasetin kaybettiği şey gelecek ülküsüne olan inancın zayıflaması. Sizde bu irade yoksa birlikte olduğunuz grupların çizgileri baskın oluyor. Siz AB’yi savunmasanız bile DTP ile birlikte olduğunuzda dışardan AB’ci bir politika gibi görülüyor. Ne kadar aksi yönde çabalarsanız çabalayın bu böyle anlaşılıyor. Doğru, geçen seçim ittifakı amorf bir ittifaktı. İçinde Kürt partisi vardı, Kürt düşmanı da, AB yanlıları vardı, karşıtları da. Bunu şöyle açıklıyor arkadaşlar: Evet biz kimliği olan bir partiyiz, ama birlikte yürüyebileceğimiz partilerle asgari müştereklerle bir arada olabiliriz. Bunları kazanabiliriz. Çok doğru bir önerme, fakat genel bir önerme. Gerçeği hep birlikte biliyoruz, dünya tarihi de böyle örneklerle doludur. Doğru birliktelikler devrimci grubun güçlü olduğu ve merkezinde bulunduğu birlikteliklerdir. Sosyal demokratların gericiliğini kınarken de çuvaldızı kendimize batırmak gerektiğine inanıyorum. Eğer sol politikalar daha güçlü olsa, onlar daha solda yer alma gereği duyarlardı.

Bir de magazin sorusu. Bizimkilere köylü hareketi diyorlar bazıları. Biz köylü müydük?

Ben de zaman zaman duyardım böyle lafları. Bazıları bana da takılırdı, işte siz köylü partisisiniz diye. Başta bahsettiğim gibi. Bizde öğrencilerimiz arasında bile yoksullar, köy kökenliler çoğunluktaydı. Bir de feodalizmin var oluşunu ideolojik olarak en çok öne çıkaran gruplardan biriydik. Biraz buralardan geliyor. Ama hiçbir dönemde köylü ideolojisini yüceltmedik.

Züppe şehirli olmaktansa saf köylülüğü tercih ederim. Yine konuya dönelim. İlk Evrensel gazetesindeki deneyimi biliyorum. Zaten o deneyimle bu arkadaşlarla tamamen kopmuştum. Bir yığın işbirlikçi liberali “aydın” birliği içinde görüp bünyelerine katmışlardı. Ondan sonra bir kavga koptu aralarında ama, ben hiçbir zaman Evrensel çevresinden liberal burjuva edebiyatına, medyasına karşı dik bir tutum göremedim. Hep ikircikli. En son Aydın Çubukçu’nun Orhan Pamuk meselesindeki tavrı buna örnek.

Avrupacı aydınlar veya liberal sol diye bir kavram gündemimize girdi. Burada da aynı şey geçerli. Onun oluşum nedeni de yine biziz. Biz yeterince güçlü olsaydık şimdi liberal solu konuşmaktan ziyade aşırı solu konuşuyor olacaktık. Evrensel projesi yakın geçmişte beni en çok heyecanlandıran projelerden biriydi. Çünkü emek adına topluma söz söyleyebilecek bir mecranın kurulması, bu mecrada solun değişik kesimlerini yansıtacak bir haber kaynağının oluşturulması çok önemliydi. Eğer proje doğru hayata geçirilseydi bugün Türkiye siyasi hayatında güçlü bir soldan söz edebilirdik belki. EMEP de merkez olurdu, niye olmasın. Ama EMEP o zaman bütün sol grupların merkezi olma olgunluğunda değildi. İkincisi de her sol girişimin minimum bileşkeleri, hedefleri olmalıdır. Ne olursan ol gel değil, belli sınırlar içinde olanlar gelsin demek lazımdı ve o sınırlar içinde olanları toparlayabilecek bir olgunluk ve süreklilik sağlamak gerekirdi. Evrensel bu niyetle çıktı. Ama doğru bir siyasal yönlendirme yapılamadığı için savrulmalar yaşandı. Hiç orada olmaması gereken insanlara kapı açılırken kesinlikle orada olması gereken insanlar unutuldu veya göz ardı edildi. Sonra da “Merkez benim, bu çizgiyi benimseyen kalır, benimsemeyen gider” diye tamamen uç başka bir noktaya kayıldı, proje öldü. Yine iktidar meselesine geleceğim. Sizin böyle bir iradeniz varsa, güçlüyseniz, kendinize güveniyorsanız, bence Orhan Pamuk’tan rahatsız olmazsınız. Biz güçlüysek Orhan Pamuk gibi insanların yaptıkları şeyler solun gelişimine az ya da çok hizmet eder. Ama bugün sol güçlü olmadığı için bizden olması gereken birçok insan başka yerlerdeler ve başka şeylere hizmet ediyorlar. Aydın Çubukçu’nun farklılığını biraz böyle değerlendirmek lazım diye düşünüyorum. İnsanları iterek ne kadar gideceksin. Birilerini iterek değil, kendi politikamızı netleştirerek ayrışma yaratırsak daha sağlıklı bir çizgiye otururuz.

Burada TKP’ye biraz dokundurayım. TKP bir yanıyla çok doğru şeyler yapıyor. Her vesileyle imza toplamalar, ikide bir miting düzenlemeler… Bunlar mücadeleyi bir yere hapsetti. TKP “Abi ben burada yokum” dedi. “Ben politik bağımsızlığımı göstereceğim” dedi, sürüden ayrılmayı tercih etti. Doğru buraya kadar, ama bunu yaparken yalnızlaşmayla birlikte tercih etti. Adında komünist olan bir örgütün dostlarına sırt çevirme lüksü olamaz. Nitekim bugün yine ortak adaylarda birleşme niyeti göstermesi doğrudur.

“Çatı Partisi”ni olumlu görüyorsun galiba?

Evet, önemsiyorum. Biz SAV’da solun bazı ileri gelenlerini topladık, tartışmalar düzenledik. Orada gördüm ki bu insanlar birbirleriyle daha önce konuşmamışlar. Birbirlerinin bazı fikirlerini daha yeni duyuyorlar. İletişimi artırma anlamında bu fikri önemsiyorum. Bu tartışmalar kitle önünde yapılırsa çok fayda sağlar diye düşünüyorum. Ama asıl neden bu da değil. Tabanda eyleme dayalı bir birliktelik kurulabilirse taban birleşecektir. O zaman Ufuk Uras gibiler de daha rahatlıkla ayrışacaktır.

Ama Uras olsun DTP yöneticileri olsun kurnazlıkta üst düzeydeler. Böyle birlikteliklerde istisnasız biçimde en başta EMEP kazık yiyor. En son İzmir’de Levent’i üç kağıda getirdiler. Ya yine kapalı kapılar ardında üç beş kişi bir araya gelip sonra kitlelere “İşte partiniz budur, bunlar da adaylarınız” derlerse?

İzmir konusunda dediğin doğru. Kapalı pazarlığa gelince. Yine böyle bir şey olduğunda taban reddetmeli. Ve bunu deklare etmeli. Öyle bir şey gördüğümde ben kişi olarak bulunduğum her ortamda bunu seslendirerek “hayır” demeyi düşünürüm.


Site Meter