
07 Aralık 2009 Pazartesi
24 Kasım 2009 Salı
AÇILAMADIĞIMIZ AÇILIM
Değerli Dostlar,
Açılımla ilgili karşı seçeneği gündeme getiren TKP, konuyu yakın dostu aydınlara açtı. Böyle bir alternatif görüşü dile getiren, benim de katıldığım bildirinin bir özetini ve imzacılar listesini aşağıda sunuyorum. Söz konusu metin ve imzalar 15 Kasım'da e-posta yoluyla tüm medyaya iletildi. Ancak hakkında tek satır çıkmadı. Bu bile açılımın bizim ülkemizde nasıl bir aldatmaca olduğunu kanıtlamaya yeter. Aralarında dikkat ederseniz bayağı saygın ve ünlü çok sayıda ismin de bulunduğu bu birbirinden değerli (ben hariç) 180 aydının (toplam 181) karşı görüşünün demek ki herhangi bir haber değeri yokmuş!
Elbette burada kendimizi aklamıyorum hiçbir şekilde. Bizde de bir iletişim problemi var ve e-posta atıp gerisini izlememek medyayla iletişim anlamına gelmiyor. Gerçi bir yayın organında haberin çıkması için kendim devreye girdim, tüm ilişkilerimi kullandım, ama yine de başarılı olamadım :)
İŞTE METİN İŞTE İMZALAR:
Aydınlar "Türkiyeli Çözüm"de Israrcı
TKP'nin çağrısıyla çok sayıda aydının imza verdiği "Emperyalizmi Dışlayan Türkiyeli Bir Çözüm İstiyoruz" metni, Kürt açılımı tartışmaları açısından güncelliğini koruyor.
Türkiye Komünist Partisi'nin çağrısıyla bir araya gelen aydınların kaleme aldığı "Emperyalizmi dışlayan Türkiyeli bir çözüm istiyoruz" metnine imza verenlerin sayısı artıyor.
Sosyalizm bağımsız bir taraf olarak devreye girmeli
Aydınların metninde, “Kürt açılımı” üzerinden gerçekleşen kamplaşmanın tarafları, AKP'nin Amerikancı dönüşüm çizgisi, Kürt hareketinin emperyalizmle uzlaşmacı temsilcileri, milliyetçi statükocu düzen partileri olarak tarif ediliyor. Buna karşılık solun görevinin solculuğu, sosyalizmi bağımsız bir saf olarak devreye sokmak olduğu belirtilerek bahsi geçen taraflarla ittifak arayışlarının solu kişiliksizleştirme yoluyla bu hedefi zorlaştıracağına dikkat çekiliyor.
“Kürt açılımı”bölünme getirecek
Metinde, bölgemizin emperyalist yeniden biçimlendirilmesinin bir parçası olarak, AKP eliyle, Türkiye'nin Osmanlıcı, yayılmacı, İslamcı bir yeniden dönüşüme tabi tutulduğu ve “Kürt açılımı”nın de bu dönüşümün bir parçası olduğunu tespiti yapılıyor. “Kürt açılımı”nın bölünme olasılığını da gündeme getirdiğine dikkat çekiliyor ve bölünmenin kanlı bir iç savaş riski barındırdığı uyarısı yapılıyor.
Türk ve Kürt milliyetçilerine karşı
Kürt sorununun emperyalizmin pozitif rolüyle çözüme yakınlaştırıldığı fikrini reddetmek gerektiği vurgulanıyor. Bunun yanı sıra, Kürtçeyi ve Kürtleri hedef tahtasına yerleştiren burjuva milliyetçiliğine karşı çıkılırken Kürt milliyetçiliğini aklamaya yönelik tutumlar da mahkum ediliyor.
Türkiye soluna çağrı
Kürt sorununun kalıcı çözümü ve Türk ve Kürt halklarının birliği için “sosyalist solun birikiminde içerilen tezlerin ve önerilerin toplumsal düzeyde tartışmaya açılması, bu tartışmanın her tür kapitalist statükonun ötesine uzanan bir sosyalizm perspektifi temelinde yürütülmesi” önerisi yapılıyor.
İmzacılar:
Abdullah Nefes - Şair, Yazar
Abdullah Süreyya Özdemir - Emekli Sendikacı
Abidin Kırkoç - İstanbul Devlet Opera ve Balesi
Ahmet Aksüt - Avukat
Ahmet Alpay Dikmen - Doç. Dr. / Ankara Üniversitesi
Ahmet Aygün - Emekli işçi, Sendikacı
Ahmet Beyaz – Öğretim Görevlisi, Doktor / ODTÜ
Ahmet Can Bilgin - Öğretim Görevlisi, Uzman Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi
Ahmet Çınar - Gazeteci
Ahmet Gökalp - Belediye-İş Gaziantep Şube Başkanı
Ahmet Yıldız - Edebiyatçı
Akın Yazıcı - Operatör doktor
Ali Cenk Gedik - Yazar
Ali Yılbaşı - Haber-Sen Genel Başkanı
Alp Ergör - Doç. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi
Alpaslan Savaş - Sendika Uzmanı, Birleşik Metal İş Sendikası
Aşkın Süzük - Sendika Uzmanı, Petrol – İş Sendikası
Atilla Özsever - Gazeteci
Attila Aşut - Gazeteci yazar
Ayça Gürbüz - Araştırma Görevlisi / Galatasaray Üniversitesi
Aydemir Güler - Yazar
Ayhan Erdoğan - Avukat
Aylin Aras - Avukat
Aysel Tekerek - Avukat
Aytekin Yazgan - Hekim
Ayten Akbayram - Menajer
B. Sadık Albayrak - Yazar
Barbaros Tantan - Gazeteci
Barış Mengütay - Çizer
Bedriye Yıldızeli – Gazeteci
Belgin Ünal - Doç. Dr. /Dokuz Eylül Üniversitesi
Belgün Baba - Avukat
Belma Nur Kartal - Gazeteci
Bertan Onaran - Gazeteci
Beyazıt İlhan - Hekim
Bilgütay Durna - Avukat
Burak Gürbüz – Doç. Dr. / Galatasaray Üniversitesi
Bülent Cengiz - Doç Dr. / Gazi Üniversitesi
Bülent Görücü - Sinema Yazarı
Bülent Hoca - İktisatçı
Bülent Kara - Doç. Dr. / Kocaeli Tıp Fakültesi
Bülent Kılıç - Doç. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi
Canan Kalaycıoğlu – Doç. Dr. / Ankara Üniversitesi
Cem Coşkun - Hekim
Cem Şahan - Samsun Tabip Odası Başkanı
Cemil Koç - İşçi, Diyadin (Ağrı) DTP eski ilçe sekreteri
Cengiz Oğuz - Gümrükçü, Fotoğraf Sanatçısı
Cenk Toptaner - Avukat
Coşkun Ova Şeyhoğlu - Hekim
Cüneyt Göksu - Gazeteci
Çağrı Kınıkoğlu - Sinemacı
Çetin Büyüktaş - Örgütlenme Uzmanı, Basın-İş Sendikası
Çetin Yüksel - Avukat
Deniz Akdoğan - Sendika Uzmanı, Liman - İş Sendikası
Deniz Altun - Akademisyen
Doğan Görsev - Çevirmen
Durmuş Tiryaki - Yazar
Edip Akbayram - Müzisyen
Emel Güneş Nalçacı - Uzman Dr. / Ankara Üniversitesi
Emin İgüs - Müzisyen
Ender Helvacıoğlu - Araştırmacı, Yayıncı
Ender Özkahraman - Karikatürist
Erdoğan Özden - Hekim
Erhan Karaçay - EMO İstanbul Şube Başkanı
Erhan Nalçacı – Prof. Dr. / Ankara Üniversitesi
Erol Albayrak - İnşaat Mühendisi
Erol Eroğlu - Doç. Dr. / Süleyman Demirel Üniversitesi
Fatih Eroğlu - Haber-Sen Ankara 1 No'lu Şube Başkanı
Fatih Yaşlı - Yrd. Doç. Dr. / Abant İzzet Baysal Üniversitesi
Fikri Güneri - Avukat
Gazanfer Aksakoğlu - Prof. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi
Gökhan Ağırbaş - Avukat
Göksel Arslan - Avukat
Gülriz Ersöz – Prof. Dr. / Ankara Üniversitesi
Hacı Tonak, Gazeteci
Hale Arık - Ar. Gör. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi
Handan Tunç – Doç. Dr. / Yüzüncü Yıl Üniversitesi
Hasan Basri Aksoy, Hekim
Hatice Ezgi - Fotoğraf Sanatçısı
Hatice Şimşek - Hekim
Hayri Erdoğan - Yordam Yayınları Yöneticisi
Hüsnü Çuhadar Barış Derneği Yöneticisi
Iraz Akış – Ar. Gör. / İstanbul Üniversitesi
Işık Elgün - Op. Dr.
Işıtan Gündüz – Yazar, Çevirmen
İlhan Tomanbay - Prof. Dr. / Hacettepe Üniversitesi
İlker Belek - Doç. Dr. / Akdeniz Üniversitesi
İlknur Arslanoğlu - Hekim
İnci Beşpınar - Ataşehir Belediye Meclis üyesi
İnci Özgür İlhan - Doç. Dr. / Ankara Üniversitesi
İrfan Ertel - Ressam
İsmail İlknur - Müzisyen
İzge Günal - Prof. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi
Kaan Arslanoğlu - Edebiyatçı
Kadir Seçkin Bilgili - Avukat
Kadir Tüzün - İHD Eski Gaziantep Şube Başkanı
Kamil Kinkır - Birleşik Metal İş Sendikası Eski Genel Başkanı
Kamil Tekerek - Hekim
Kaya Güvenç - TMMOB Eski Genel Başkanı
Kemal Okuyan - Yazar
Kemal Ürgenç - Çizer
Korkut Boratav - İktisatçı, Yazar
Meftun Gürdallar – TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri
Mehdi Beşpınar - Eski Sendikacı
Mehmet İdacı - DTP Diyadin (Ağrı) Eski İlçe Başkanı)
Mehmet İnam - Gemici
Mehmet Özdoğan - Doç. Dr. / Çukurova Üniversitesi
Merdan Yanardağ – Gazeteci, Yazar
Mesut Odabaşı - Yazar
Metin Baştuğ - Prof. Dr. / Ankara Üniversitesi
Metin Coşkun, Tiyatrocu
Metin Çulhaoğlu - Yazar
Mine Gültepe - Emekli Eğitimci
Murat Akad - Yrd. Doç. Dr. / İstanbul Üniversitesi
Murat Beşer - Yazar
Murat Güreş - Gaziantep Hakimiyet Gazetesi Haber Müdürü
Murat Pabuç - Emekli Subay
Murat Selim Çepni - Yrd. Doç.Dr. / Kocaeli Üniversitesi
Mustafa Kemal Erdemol - Yazar
Mustafa Okan - Ressam
Mustafa Ziya Ülkenciler - Sinemacı, Sanat Yönetmeni
Necati Dedeoğlu - Prof. Dr. / Akdeniz Üniversitesi
Nejat Yavaşoğulları - Müzisyen
Neşe Özgen, Prof. Dr. / Okan Üniversitesi
Nezhun Gören – Prof. Dr. / Yıldız Üniversitesi
Nihat Ateş - Şair
Nihat Behram - Edebiyatçı, Yazar
Nilay Etiler – Doç. Dr. / Kocaeli Üniversitesi
Nurettin Abacıoğlu – Prof. Dr. / Gazi Üniversitesi
Oğuz Kavala - JM Küba Dostluk Derneği Başkanı
Orhan Aydın - Tiyatro Sanatçısı
Osman Çutsay - Gazeteci
Ozan Özgür -Yazar
Ömer Kavili - Avukat
Önder Atay - Bank-Sen Genel Başkanı
Özen Aşut - Doç. Dr.
Özgür Aydın - Doç. Dr. / Ankara Üniversitesi
Özgür Murat Büyük - Avukat
Özlem Şen - Avukat
Redife Kolçak - Peyzaj Mimarları Odası YK üyesi
Rıfat Okçabol - Prof. Dr. / Boğaziçi Üniversitesi
Sabahat Akkiraz - Müzisyen
Sabih Sorucu - Avukat
Sedef Sayar
Selim Yalçıner - Yazar
Selvi Eylem Arı - Gazeteci
Semiha Günal - Prof. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi
Semir Aslanyürek - Sinemacı
Serdar Koç - Hekim, Edebiyatçı
Serhan Poçan Everest Türkiye Takımı adına ekip lideri
Serhat Girgin - Makine Mühendisi
Serhat Tutumluer - Oyuncu
Serpil Güvenç - Araştırmacı, Yazar
Şaban Naldemir Atabey Meslek Yüksek Okulu
Şebnem Ünal - Müzisyen
Şerafettin Arun - TÜSTAV Yönetim Kurulu Üyesi
Taner Kaya - Makine Mühendisi
Tevfik Çavdar, Yazar
Tevfik Özlüdemir – Harita ve Kadastro Müh. Odası İstanbul Şube Başkanı
Tolga Binbay - Yazar
Tuğrul Bal - Yazar
Tuğrul Keskin - Şair
Tuncay Çelen - Sendikacı, Yurtsever Cephe İşçi Birliği Yöneticisi
Turgay Ön - Tiyatro Sanatçısı
Turgut Dedeoğlu - Türkiye Gazeteciler Sendikası Ankara Şube Başkanı
Ufuk Karakoç - Müzisyen
Uğur Özdemir - İşçi
Üzeyir Korkmaz - Eczacı
Vecdi Dabanoğlu - Makina Mühendisi
Vedat Sakman - Müzisyen
Vedat Ulvi Aslan – Araştırma Görevlisi / Ankara Üniversitesi
Volkan Kavas, Öğretim Görevlisi, Sinemacı
Yalçın Cerit - Komünist Parti kurucusu
Yaşar Yılmaz - Mühendis
Yıldız Koç - Sendika uzmanı, Basın İş Sendikası
Yusuf Ziya Bahadınlı - Yazar
Yücel Demiral - Doç. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi
Yüksel Kılınç - Yayıncı (Yön Radyo Sahibi)
Zehra Gürdallar
Zeynep Güler – Yard. Doç. / İstanbul Üniversitesi
Zuhal Okuyan – Prof. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi

Açılımla ilgili karşı seçeneği gündeme getiren TKP, konuyu yakın dostu aydınlara açtı. Böyle bir alternatif görüşü dile getiren, benim de katıldığım bildirinin bir özetini ve imzacılar listesini aşağıda sunuyorum. Söz konusu metin ve imzalar 15 Kasım'da e-posta yoluyla tüm medyaya iletildi. Ancak hakkında tek satır çıkmadı. Bu bile açılımın bizim ülkemizde nasıl bir aldatmaca olduğunu kanıtlamaya yeter. Aralarında dikkat ederseniz bayağı saygın ve ünlü çok sayıda ismin de bulunduğu bu birbirinden değerli (ben hariç) 180 aydının (toplam 181) karşı görüşünün demek ki herhangi bir haber değeri yokmuş!
Elbette burada kendimizi aklamıyorum hiçbir şekilde. Bizde de bir iletişim problemi var ve e-posta atıp gerisini izlememek medyayla iletişim anlamına gelmiyor. Gerçi bir yayın organında haberin çıkması için kendim devreye girdim, tüm ilişkilerimi kullandım, ama yine de başarılı olamadım :)
İŞTE METİN İŞTE İMZALAR:
Aydınlar "Türkiyeli Çözüm"de Israrcı
TKP'nin çağrısıyla çok sayıda aydının imza verdiği "Emperyalizmi Dışlayan Türkiyeli Bir Çözüm İstiyoruz" metni, Kürt açılımı tartışmaları açısından güncelliğini koruyor.
Türkiye Komünist Partisi'nin çağrısıyla bir araya gelen aydınların kaleme aldığı "Emperyalizmi dışlayan Türkiyeli bir çözüm istiyoruz" metnine imza verenlerin sayısı artıyor.
Sosyalizm bağımsız bir taraf olarak devreye girmeli
Aydınların metninde, “Kürt açılımı” üzerinden gerçekleşen kamplaşmanın tarafları, AKP'nin Amerikancı dönüşüm çizgisi, Kürt hareketinin emperyalizmle uzlaşmacı temsilcileri, milliyetçi statükocu düzen partileri olarak tarif ediliyor. Buna karşılık solun görevinin solculuğu, sosyalizmi bağımsız bir saf olarak devreye sokmak olduğu belirtilerek bahsi geçen taraflarla ittifak arayışlarının solu kişiliksizleştirme yoluyla bu hedefi zorlaştıracağına dikkat çekiliyor.
“Kürt açılımı”bölünme getirecek
Metinde, bölgemizin emperyalist yeniden biçimlendirilmesinin bir parçası olarak, AKP eliyle, Türkiye'nin Osmanlıcı, yayılmacı, İslamcı bir yeniden dönüşüme tabi tutulduğu ve “Kürt açılımı”nın de bu dönüşümün bir parçası olduğunu tespiti yapılıyor. “Kürt açılımı”nın bölünme olasılığını da gündeme getirdiğine dikkat çekiliyor ve bölünmenin kanlı bir iç savaş riski barındırdığı uyarısı yapılıyor.
Türk ve Kürt milliyetçilerine karşı
Kürt sorununun emperyalizmin pozitif rolüyle çözüme yakınlaştırıldığı fikrini reddetmek gerektiği vurgulanıyor. Bunun yanı sıra, Kürtçeyi ve Kürtleri hedef tahtasına yerleştiren burjuva milliyetçiliğine karşı çıkılırken Kürt milliyetçiliğini aklamaya yönelik tutumlar da mahkum ediliyor.
Türkiye soluna çağrı
Kürt sorununun kalıcı çözümü ve Türk ve Kürt halklarının birliği için “sosyalist solun birikiminde içerilen tezlerin ve önerilerin toplumsal düzeyde tartışmaya açılması, bu tartışmanın her tür kapitalist statükonun ötesine uzanan bir sosyalizm perspektifi temelinde yürütülmesi” önerisi yapılıyor.
İmzacılar:
Abdullah Nefes - Şair, Yazar
Abdullah Süreyya Özdemir - Emekli Sendikacı
Abidin Kırkoç - İstanbul Devlet Opera ve Balesi
Ahmet Aksüt - Avukat
Ahmet Alpay Dikmen - Doç. Dr. / Ankara Üniversitesi
Ahmet Aygün - Emekli işçi, Sendikacı
Ahmet Beyaz – Öğretim Görevlisi, Doktor / ODTÜ
Ahmet Can Bilgin - Öğretim Görevlisi, Uzman Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi
Ahmet Çınar - Gazeteci
Ahmet Gökalp - Belediye-İş Gaziantep Şube Başkanı
Ahmet Yıldız - Edebiyatçı
Akın Yazıcı - Operatör doktor
Ali Cenk Gedik - Yazar
Ali Yılbaşı - Haber-Sen Genel Başkanı
Alp Ergör - Doç. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi
Alpaslan Savaş - Sendika Uzmanı, Birleşik Metal İş Sendikası
Aşkın Süzük - Sendika Uzmanı, Petrol – İş Sendikası
Atilla Özsever - Gazeteci
Attila Aşut - Gazeteci yazar
Ayça Gürbüz - Araştırma Görevlisi / Galatasaray Üniversitesi
Aydemir Güler - Yazar
Ayhan Erdoğan - Avukat
Aylin Aras - Avukat
Aysel Tekerek - Avukat
Aytekin Yazgan - Hekim
Ayten Akbayram - Menajer
B. Sadık Albayrak - Yazar
Barbaros Tantan - Gazeteci
Barış Mengütay - Çizer
Bedriye Yıldızeli – Gazeteci
Belgin Ünal - Doç. Dr. /Dokuz Eylül Üniversitesi
Belgün Baba - Avukat
Belma Nur Kartal - Gazeteci
Bertan Onaran - Gazeteci
Beyazıt İlhan - Hekim
Bilgütay Durna - Avukat
Burak Gürbüz – Doç. Dr. / Galatasaray Üniversitesi
Bülent Cengiz - Doç Dr. / Gazi Üniversitesi
Bülent Görücü - Sinema Yazarı
Bülent Hoca - İktisatçı
Bülent Kara - Doç. Dr. / Kocaeli Tıp Fakültesi
Bülent Kılıç - Doç. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi
Canan Kalaycıoğlu – Doç. Dr. / Ankara Üniversitesi
Cem Coşkun - Hekim
Cem Şahan - Samsun Tabip Odası Başkanı
Cemil Koç - İşçi, Diyadin (Ağrı) DTP eski ilçe sekreteri
Cengiz Oğuz - Gümrükçü, Fotoğraf Sanatçısı
Cenk Toptaner - Avukat
Coşkun Ova Şeyhoğlu - Hekim
Cüneyt Göksu - Gazeteci
Çağrı Kınıkoğlu - Sinemacı
Çetin Büyüktaş - Örgütlenme Uzmanı, Basın-İş Sendikası
Çetin Yüksel - Avukat
Deniz Akdoğan - Sendika Uzmanı, Liman - İş Sendikası
Deniz Altun - Akademisyen
Doğan Görsev - Çevirmen
Durmuş Tiryaki - Yazar
Edip Akbayram - Müzisyen
Emel Güneş Nalçacı - Uzman Dr. / Ankara Üniversitesi
Emin İgüs - Müzisyen
Ender Helvacıoğlu - Araştırmacı, Yayıncı
Ender Özkahraman - Karikatürist
Erdoğan Özden - Hekim
Erhan Karaçay - EMO İstanbul Şube Başkanı
Erhan Nalçacı – Prof. Dr. / Ankara Üniversitesi
Erol Albayrak - İnşaat Mühendisi
Erol Eroğlu - Doç. Dr. / Süleyman Demirel Üniversitesi
Fatih Eroğlu - Haber-Sen Ankara 1 No'lu Şube Başkanı
Fatih Yaşlı - Yrd. Doç. Dr. / Abant İzzet Baysal Üniversitesi
Fikri Güneri - Avukat
Gazanfer Aksakoğlu - Prof. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi
Gökhan Ağırbaş - Avukat
Göksel Arslan - Avukat
Gülriz Ersöz – Prof. Dr. / Ankara Üniversitesi
Hacı Tonak, Gazeteci
Hale Arık - Ar. Gör. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi
Handan Tunç – Doç. Dr. / Yüzüncü Yıl Üniversitesi
Hasan Basri Aksoy, Hekim
Hatice Ezgi - Fotoğraf Sanatçısı
Hatice Şimşek - Hekim
Hayri Erdoğan - Yordam Yayınları Yöneticisi
Hüsnü Çuhadar Barış Derneği Yöneticisi
Iraz Akış – Ar. Gör. / İstanbul Üniversitesi
Işık Elgün - Op. Dr.
Işıtan Gündüz – Yazar, Çevirmen
İlhan Tomanbay - Prof. Dr. / Hacettepe Üniversitesi
İlker Belek - Doç. Dr. / Akdeniz Üniversitesi
İlknur Arslanoğlu - Hekim
İnci Beşpınar - Ataşehir Belediye Meclis üyesi
İnci Özgür İlhan - Doç. Dr. / Ankara Üniversitesi
İrfan Ertel - Ressam
İsmail İlknur - Müzisyen
İzge Günal - Prof. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi
Kaan Arslanoğlu - Edebiyatçı
Kadir Seçkin Bilgili - Avukat
Kadir Tüzün - İHD Eski Gaziantep Şube Başkanı
Kamil Kinkır - Birleşik Metal İş Sendikası Eski Genel Başkanı
Kamil Tekerek - Hekim
Kaya Güvenç - TMMOB Eski Genel Başkanı
Kemal Okuyan - Yazar
Kemal Ürgenç - Çizer
Korkut Boratav - İktisatçı, Yazar
Meftun Gürdallar – TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri
Mehdi Beşpınar - Eski Sendikacı
Mehmet İdacı - DTP Diyadin (Ağrı) Eski İlçe Başkanı)
Mehmet İnam - Gemici
Mehmet Özdoğan - Doç. Dr. / Çukurova Üniversitesi
Merdan Yanardağ – Gazeteci, Yazar
Mesut Odabaşı - Yazar
Metin Baştuğ - Prof. Dr. / Ankara Üniversitesi
Metin Coşkun, Tiyatrocu
Metin Çulhaoğlu - Yazar
Mine Gültepe - Emekli Eğitimci
Murat Akad - Yrd. Doç. Dr. / İstanbul Üniversitesi
Murat Beşer - Yazar
Murat Güreş - Gaziantep Hakimiyet Gazetesi Haber Müdürü
Murat Pabuç - Emekli Subay
Murat Selim Çepni - Yrd. Doç.Dr. / Kocaeli Üniversitesi
Mustafa Kemal Erdemol - Yazar
Mustafa Okan - Ressam
Mustafa Ziya Ülkenciler - Sinemacı, Sanat Yönetmeni
Necati Dedeoğlu - Prof. Dr. / Akdeniz Üniversitesi
Nejat Yavaşoğulları - Müzisyen
Neşe Özgen, Prof. Dr. / Okan Üniversitesi
Nezhun Gören – Prof. Dr. / Yıldız Üniversitesi
Nihat Ateş - Şair
Nihat Behram - Edebiyatçı, Yazar
Nilay Etiler – Doç. Dr. / Kocaeli Üniversitesi
Nurettin Abacıoğlu – Prof. Dr. / Gazi Üniversitesi
Oğuz Kavala - JM Küba Dostluk Derneği Başkanı
Orhan Aydın - Tiyatro Sanatçısı
Osman Çutsay - Gazeteci
Ozan Özgür -Yazar
Ömer Kavili - Avukat
Önder Atay - Bank-Sen Genel Başkanı
Özen Aşut - Doç. Dr.
Özgür Aydın - Doç. Dr. / Ankara Üniversitesi
Özgür Murat Büyük - Avukat
Özlem Şen - Avukat
Redife Kolçak - Peyzaj Mimarları Odası YK üyesi
Rıfat Okçabol - Prof. Dr. / Boğaziçi Üniversitesi
Sabahat Akkiraz - Müzisyen
Sabih Sorucu - Avukat
Sedef Sayar
Selim Yalçıner - Yazar
Selvi Eylem Arı - Gazeteci
Semiha Günal - Prof. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi
Semir Aslanyürek - Sinemacı
Serdar Koç - Hekim, Edebiyatçı
Serhan Poçan Everest Türkiye Takımı adına ekip lideri
Serhat Girgin - Makine Mühendisi
Serhat Tutumluer - Oyuncu
Serpil Güvenç - Araştırmacı, Yazar
Şaban Naldemir Atabey Meslek Yüksek Okulu
Şebnem Ünal - Müzisyen
Şerafettin Arun - TÜSTAV Yönetim Kurulu Üyesi
Taner Kaya - Makine Mühendisi
Tevfik Çavdar, Yazar
Tevfik Özlüdemir – Harita ve Kadastro Müh. Odası İstanbul Şube Başkanı
Tolga Binbay - Yazar
Tuğrul Bal - Yazar
Tuğrul Keskin - Şair
Tuncay Çelen - Sendikacı, Yurtsever Cephe İşçi Birliği Yöneticisi
Turgay Ön - Tiyatro Sanatçısı
Turgut Dedeoğlu - Türkiye Gazeteciler Sendikası Ankara Şube Başkanı
Ufuk Karakoç - Müzisyen
Uğur Özdemir - İşçi
Üzeyir Korkmaz - Eczacı
Vecdi Dabanoğlu - Makina Mühendisi
Vedat Sakman - Müzisyen
Vedat Ulvi Aslan – Araştırma Görevlisi / Ankara Üniversitesi
Volkan Kavas, Öğretim Görevlisi, Sinemacı
Yalçın Cerit - Komünist Parti kurucusu
Yaşar Yılmaz - Mühendis
Yıldız Koç - Sendika uzmanı, Basın İş Sendikası
Yusuf Ziya Bahadınlı - Yazar
Yücel Demiral - Doç. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi
Yüksel Kılınç - Yayıncı (Yön Radyo Sahibi)
Zehra Gürdallar
Zeynep Güler – Yard. Doç. / İstanbul Üniversitesi
Zuhal Okuyan – Prof. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi
25 Ekim 2009 Pazar
12 EYLÜL'Ü YAPANLARLA AÇILIMI YAPANLAR AYNI
Gerici politikalar halkın aptal ve karaktersiz olduğunu varsayar, ilerici politikalarsa akıllı ve erdemli… İlerici politika gütmenin zorluğu tam da buradadır. Unutkanlık ve günlük çıkar peşinde koşmak yaygın bir özelliktir.
Geçen hafta Çetin Altan’ın 12 Eylül darbesini nasıl açık açık desteklediğinin belgelerini sundum. Bugünün demokrasi havarileri Ahmet ve Mehmet kardeşler, babalarının darbeciliğini kullanarak bir yerlere geldiler. O dönem darbeye tavır almadılar. Aksine Ahmet Altan devrimcilere küfreden romanlar yazarak devletin, oligarşinin gözüne girdi.
Yandaş basından Refik Erduran’a değinelim bu hafta. Şimdi darbe karşıtı keskin bir demokrat. Ama o da 12 Eylül sonrası darbeyi desteklemiş, devrimcilere hakaretler yağdırmıştı. Sadece birkaç örnek:
“Sınırlarımızın içinde de askerler, yıllar yılı iç barış çağrıları yaparken, güvercinden kargaya kadar yüz çeşit kuş, her gün kartal rolüne çıkıp çevreyi kana bulamadı mı?” 4.11.1980 (Milliyet) “…toplumumuzu tatlı-sert bir yaklaşımla disipline sokma çabalarında bugünkü yöneticilerimize esen kaynağı olması dileğiyle...” 8.11.1980 “Bir yerde her gün yirmi-otuz kişi öldürülüyor. Zorbalık devletin kapısını zorluyorsa, gidişin durdurulmasıyla bir şeylerin kurtarılmış olacağı açıktır. Çünkü kapıya dayanmış çöküntü ve bölünme tehlikeleri uzaklaştırılıyor demektir.” 2.11.1980
İlk cümleye dikkat edin: Darbenin gerekçesi “KANI DURDURMAK”tı. Darbecilerin genel sloganıydı bu. Şimdiki de aynı değil mi? O gün darbeyi yapan ABD-AB ve işbirlikçileri şimdi de sivil darbe yapmıyorlar mı! Açılımın temel gerekçesi bu değil mi?
Bugünün “asker karşıtı!” Nazlı Ilıcak’ın darbeyi nasıl desteklediği Ece Temelkuran’la polemiğinde kamuoyuna yansımıştı geçmişte. Bugünün dinci-liberal iktidar yandaşlarının büyük çoğunluğu 12 Mart ve 12 Eylül’ü destekledi.
İyi iş: Önce ülkeyi kana bulayacaksın, sonra kanı durdurmak için proje sunacaksın. Yazarlar, okumuşlar da arkanda saf tutacak. Kim isteyebilir ki ölümleri!
Melih Aşık
Sevgili Melih Aşık da benim gibi TTB’nin kendini siyasi parti yerine koyan tutumuna tepki duyanlardan. AKP’nin sağlık politikalarına karşı tavrıysa TTB’nin en olumlu yanı. Geçen hafta TTB İstanbul’da miting yaptı. Bana göre hekim katılımı yönünden başarısız bir mitingdi. Yine de on bin kadar insan toplandı Kadıköy alanına. On bin kişi az sayı değil. Büyük medyada neredeyse hiç yer bulamadı miting haberi. Alışılmış tavır. Ender bahsedenlerden biri gene Melih Aşık.
Yorumunda bir de öneride bulunmuş medya ilgisizliğiyle ilgili olarak. Tabip Odası medyaya biraz daha çalışsa ilgi artardı demiş. Acaba öyle mi?
Öyle düşünemiyorum yazık ki. On bin değil, iki yüz kişiyle “açılım” veya Ermeni meselesinde bir toplantı yapılsaydı, büyük medyada çok daha fazla yer bulurdu. Neden?
Çünkü AKP’nin sağlıkta dönüşüm programı azgın piyasacı bir program, ABD-AB böyle bir programa karşıtlığı desteklemez. Ama öteki programlar tam da ABD-AB gündemi. Onları desteklerler.
Medya reklamlarla yaşayan bir kurum. Ne kadar sermaye, emperyalizm ve hükümet yanlısıysanız o kadar reklam alırsınız. Bu bakımdan büyük medya her bir doğruya karşı beş yalan söyler, söylemek zorundadır.
Melih Aşık gibiler istisnadır. Yorumcuların büyük çoğunluğu güce, paraya, rüzgara döner; işin kötüsü okur çoğunluğu da aynı karakteri taşıdığından fırıldakların fırıldaklığı göze batmaz. Yeterince para verin, bugünün iktidar yandaşlarının büyük çoğunluğuna “Leninizmin faziletlerini” anlattırabilirsiniz.
Açılım yalan fırtınasına dönüştü. Tablo son derece açık. ABD emirler veriyor, işbirlikçi güçler büyük projede kendi konumlarını güçlendirecek, rakipleri zayıflatacak yönde taktikler güdüyor. Yarış işbirlikçilik yarışı. Öne geçmeler, geride kalmalar, rüzgar kesmeler, arkadaşı için rakibi yormalar, dirsek atmalarla bir beş bin metre yarışı düşünün. Tablo gayet doğal. Ama bazı sosyalistlerin, aydınların, birincilikte hiçbir şansları bulunmadığı basit bir katılım belgesi için öndeki grubun ardından seyirtmeleri üzücü.
Sahi niye azaldı “asker vesayeti”, “MGK sultası” lafları. Sermaye yazarı için ordu, “büyük resme” uyum gösterdikçe hiçbir sorun yoktur. O zaman gerekirse darbe de yapabilir.
“Kanı durdurmak için olağanüstü yollara başvurulabilir.” Bildik darbeci slogan. “Ne olmuş ABD projesiyse, iyi bir şeyse neden karşı çıkalım?” Ya da “tecavüz kaçınılmazsa biraz demokrasi almaya bak!” O da darbeci aydınların beylik repliği. Katille doktor 12 Eylül’de aynı adamdı. Şimdi de aynı şahsın marifetlerini izliyoruz. Daha kaç kere ezilmemiz gerekiyor bunu anlatabilmemiz için?
(23.10.2009 tarihli sol.org.tr yazım)

Geçen hafta Çetin Altan’ın 12 Eylül darbesini nasıl açık açık desteklediğinin belgelerini sundum. Bugünün demokrasi havarileri Ahmet ve Mehmet kardeşler, babalarının darbeciliğini kullanarak bir yerlere geldiler. O dönem darbeye tavır almadılar. Aksine Ahmet Altan devrimcilere küfreden romanlar yazarak devletin, oligarşinin gözüne girdi.
Yandaş basından Refik Erduran’a değinelim bu hafta. Şimdi darbe karşıtı keskin bir demokrat. Ama o da 12 Eylül sonrası darbeyi desteklemiş, devrimcilere hakaretler yağdırmıştı. Sadece birkaç örnek:
“Sınırlarımızın içinde de askerler, yıllar yılı iç barış çağrıları yaparken, güvercinden kargaya kadar yüz çeşit kuş, her gün kartal rolüne çıkıp çevreyi kana bulamadı mı?” 4.11.1980 (Milliyet) “…toplumumuzu tatlı-sert bir yaklaşımla disipline sokma çabalarında bugünkü yöneticilerimize esen kaynağı olması dileğiyle...” 8.11.1980 “Bir yerde her gün yirmi-otuz kişi öldürülüyor. Zorbalık devletin kapısını zorluyorsa, gidişin durdurulmasıyla bir şeylerin kurtarılmış olacağı açıktır. Çünkü kapıya dayanmış çöküntü ve bölünme tehlikeleri uzaklaştırılıyor demektir.” 2.11.1980
İlk cümleye dikkat edin: Darbenin gerekçesi “KANI DURDURMAK”tı. Darbecilerin genel sloganıydı bu. Şimdiki de aynı değil mi? O gün darbeyi yapan ABD-AB ve işbirlikçileri şimdi de sivil darbe yapmıyorlar mı! Açılımın temel gerekçesi bu değil mi?
Bugünün “asker karşıtı!” Nazlı Ilıcak’ın darbeyi nasıl desteklediği Ece Temelkuran’la polemiğinde kamuoyuna yansımıştı geçmişte. Bugünün dinci-liberal iktidar yandaşlarının büyük çoğunluğu 12 Mart ve 12 Eylül’ü destekledi.
İyi iş: Önce ülkeyi kana bulayacaksın, sonra kanı durdurmak için proje sunacaksın. Yazarlar, okumuşlar da arkanda saf tutacak. Kim isteyebilir ki ölümleri!
Melih Aşık
Sevgili Melih Aşık da benim gibi TTB’nin kendini siyasi parti yerine koyan tutumuna tepki duyanlardan. AKP’nin sağlık politikalarına karşı tavrıysa TTB’nin en olumlu yanı. Geçen hafta TTB İstanbul’da miting yaptı. Bana göre hekim katılımı yönünden başarısız bir mitingdi. Yine de on bin kadar insan toplandı Kadıköy alanına. On bin kişi az sayı değil. Büyük medyada neredeyse hiç yer bulamadı miting haberi. Alışılmış tavır. Ender bahsedenlerden biri gene Melih Aşık.
Yorumunda bir de öneride bulunmuş medya ilgisizliğiyle ilgili olarak. Tabip Odası medyaya biraz daha çalışsa ilgi artardı demiş. Acaba öyle mi?
Öyle düşünemiyorum yazık ki. On bin değil, iki yüz kişiyle “açılım” veya Ermeni meselesinde bir toplantı yapılsaydı, büyük medyada çok daha fazla yer bulurdu. Neden?
Çünkü AKP’nin sağlıkta dönüşüm programı azgın piyasacı bir program, ABD-AB böyle bir programa karşıtlığı desteklemez. Ama öteki programlar tam da ABD-AB gündemi. Onları desteklerler.
Medya reklamlarla yaşayan bir kurum. Ne kadar sermaye, emperyalizm ve hükümet yanlısıysanız o kadar reklam alırsınız. Bu bakımdan büyük medya her bir doğruya karşı beş yalan söyler, söylemek zorundadır.
Melih Aşık gibiler istisnadır. Yorumcuların büyük çoğunluğu güce, paraya, rüzgara döner; işin kötüsü okur çoğunluğu da aynı karakteri taşıdığından fırıldakların fırıldaklığı göze batmaz. Yeterince para verin, bugünün iktidar yandaşlarının büyük çoğunluğuna “Leninizmin faziletlerini” anlattırabilirsiniz.
Açılım yalan fırtınasına dönüştü. Tablo son derece açık. ABD emirler veriyor, işbirlikçi güçler büyük projede kendi konumlarını güçlendirecek, rakipleri zayıflatacak yönde taktikler güdüyor. Yarış işbirlikçilik yarışı. Öne geçmeler, geride kalmalar, rüzgar kesmeler, arkadaşı için rakibi yormalar, dirsek atmalarla bir beş bin metre yarışı düşünün. Tablo gayet doğal. Ama bazı sosyalistlerin, aydınların, birincilikte hiçbir şansları bulunmadığı basit bir katılım belgesi için öndeki grubun ardından seyirtmeleri üzücü.
Sahi niye azaldı “asker vesayeti”, “MGK sultası” lafları. Sermaye yazarı için ordu, “büyük resme” uyum gösterdikçe hiçbir sorun yoktur. O zaman gerekirse darbe de yapabilir.
“Kanı durdurmak için olağanüstü yollara başvurulabilir.” Bildik darbeci slogan. “Ne olmuş ABD projesiyse, iyi bir şeyse neden karşı çıkalım?” Ya da “tecavüz kaçınılmazsa biraz demokrasi almaya bak!” O da darbeci aydınların beylik repliği. Katille doktor 12 Eylül’de aynı adamdı. Şimdi de aynı şahsın marifetlerini izliyoruz. Daha kaç kere ezilmemiz gerekiyor bunu anlatabilmemiz için?
(23.10.2009 tarihli sol.org.tr yazım)
16 Ekim 2009 Cuma
DEVRE GÖRE DARBE
DEĞERLİ DOSTLAR,
Haber.Sol.Org.Tr adresli sitede (Sol Günlük İnternet Gazetesi) 16.10.2009 tarihinde her devrin adamları Baba ve Oğul Altanlar hakkında çıkan yazımın ilk paragraflarını aşağıda yayımlıyorum. Devamı için ilgili siteye girilebilir. Sağ yanda kitapların altında Sol'un internet bağlantısı da bulunmakta. Oraya da tıklayabilirsiniz.
ALTAN KARDEŞLERİN KORKUNÇ TRAJEDİSİ
Ahmet ve Mehmet Altan kardeşlerden bazıları ölesiye nefret eder, bazıları da delicesine sever ikisini. Ne kadar kolay severiz insanları ve ne kadar kolay düşman kesiliriz. Peki, kin duyduğumuz şahsiyetlerin geçmişlerini, onları bugünkü hallerine getiren trajedileri kaçımız bilir, merak ederiz?
Ahmet Altan, darbenin fısıltısıyla, şakasıyla bile cinleri tepesine çıkan bir demokrasi aşığı. Mehmet’se 2. cumhuriyet akımının fikir babalarından. İkisi de modernizme karşı. İkisi de dinsel özgürlükten yana. İkisi de Kemalizmin hor gördüğü muhafazakar tabakaların sözcüsü. İkisi de öncü savaşçı, uzlaşmaz ve keskin...
İşte bu keskinliğin ardında klasik trajedinin başat meselesi yatıyor: Baba’ya karşı isyan!
Nasıl isyan etmesinler?
Çetin Altan ünlü bir aydın. 1980 darbesi öncesinde, sonrasında Milliyet’in en önemli yazarıydı. Gazetenin bugünkü liberal çizgisine bakmayın, ne devranlar döndükçe ulaştı o “özgürlükçü” noktaya. Milliyet gazetesi darbeyi destekledi. Hem de ne destek! Mamak’taki disiplini göklere çıkaran yazı dizileri mi istersiniz; sol aydınlar, örgütler hakkında paparazzilerinkileri yaya bırakacak uydurma haberler mi? Darbenin gerekliliğini öne çıkaran yorumlar mı, komutanlık demeçlerini yetersiz gören manşetler mi? (İlginç bir rastlantıdır ki, Mamak yazı dizisinde, “islah” edilen suçlular arasında şimdiki “darbeci” Doğu Perinçek ve bugünkü Milliyet yazarı Taha Akyol’un birlikte fotoğrafları geçer.)*

Haber.Sol.Org.Tr adresli sitede (Sol Günlük İnternet Gazetesi) 16.10.2009 tarihinde her devrin adamları Baba ve Oğul Altanlar hakkında çıkan yazımın ilk paragraflarını aşağıda yayımlıyorum. Devamı için ilgili siteye girilebilir. Sağ yanda kitapların altında Sol'un internet bağlantısı da bulunmakta. Oraya da tıklayabilirsiniz.
ALTAN KARDEŞLERİN KORKUNÇ TRAJEDİSİ
Ahmet ve Mehmet Altan kardeşlerden bazıları ölesiye nefret eder, bazıları da delicesine sever ikisini. Ne kadar kolay severiz insanları ve ne kadar kolay düşman kesiliriz. Peki, kin duyduğumuz şahsiyetlerin geçmişlerini, onları bugünkü hallerine getiren trajedileri kaçımız bilir, merak ederiz?
Ahmet Altan, darbenin fısıltısıyla, şakasıyla bile cinleri tepesine çıkan bir demokrasi aşığı. Mehmet’se 2. cumhuriyet akımının fikir babalarından. İkisi de modernizme karşı. İkisi de dinsel özgürlükten yana. İkisi de Kemalizmin hor gördüğü muhafazakar tabakaların sözcüsü. İkisi de öncü savaşçı, uzlaşmaz ve keskin...
İşte bu keskinliğin ardında klasik trajedinin başat meselesi yatıyor: Baba’ya karşı isyan!
Nasıl isyan etmesinler?
Çetin Altan ünlü bir aydın. 1980 darbesi öncesinde, sonrasında Milliyet’in en önemli yazarıydı. Gazetenin bugünkü liberal çizgisine bakmayın, ne devranlar döndükçe ulaştı o “özgürlükçü” noktaya. Milliyet gazetesi darbeyi destekledi. Hem de ne destek! Mamak’taki disiplini göklere çıkaran yazı dizileri mi istersiniz; sol aydınlar, örgütler hakkında paparazzilerinkileri yaya bırakacak uydurma haberler mi? Darbenin gerekliliğini öne çıkaran yorumlar mı, komutanlık demeçlerini yetersiz gören manşetler mi? (İlginç bir rastlantıdır ki, Mamak yazı dizisinde, “islah” edilen suçlular arasında şimdiki “darbeci” Doğu Perinçek ve bugünkü Milliyet yazarı Taha Akyol’un birlikte fotoğrafları geçer.)*
09 Ekim 2009 Cuma
AÇILIM
Değerli Dostlar,
Aşağıda 9 Ekim 2009'da Sol Haber Portalı'nda yayımlanan yazım yer alıyor.
AKP BİLMİYOR
Fıkrayı duymuşsunuzdur. Adam kendini darı sanmakta ve bu yüzden nerede tavuk görse kaçmaktadır. Hastanedeki tedavisi uzun sürer ve taburculuğuna karar verecek heyetin önüne çıkar sonunda. Sorarlar: Kendini darı gibi hissetmiyorsun değil mi, iyileştin şimdi? Tamamen iyileştim, der adam; gönül rahatlığıyla gönderebilirsiniz beni. Güzel, derler hekimler, çıkabilirsin. Bizim hasta tam ayrılırken döner ve sorar: Fakat bir şeyden endişeliyim hala, ben darı olmadığımı biliyorum da, tavuklar biliyorlar mı acaba?
DİSK, KESK, TTB “açılımı” destekliyor. Her fırsatta AKP’ye ne kadar “demokrat” olduklarını göstermeye çabalıyorlar. Kendi demokratlıklarından eminler, ama sorun şu ki, AKP bunu bilmiyor. O yüzden arada bir gagalanmaktan kurtulamıyorlar.
Üretim eksenli mücadele konusu. Bizim kanatta bu iş biraz abartılıyor ve çoğun yanlış ele alınıyor kanımca. Belki ileriki tarihlerde o konuyu tartışabiliriz. Bence de üretim eksenini esas almak doğru tutum. Fakat yapılacak devrimle büyük üretim araçlarını özel mülkiyetten kurtarmak ana hedefi anlamında doğru. Kapitalizmin özünün o mülkiyet ilişkisinde yatması ve amacın bunu değiştirmek olması anlamında. Yoksa devrimci siyaset başattır ve bu siyaset fabrikada, mahallede, tüketimde, üretimde, sendikada nerede yoğunlaşırsa orada sürdürülür.
Başka deyişle, KESK’le, DİSK’le çalışmak esastır, anlamında bir sonuç çıkarılırsa üretim ekseninin başatlığı fikrinden, bunun iler tutar bir yanı yoktur bana göre. Söz konusu yönelim ekonomist bir yönelim olmakla kalmaz, sık sık görüldüğü gibi gerici siyasetlere koltuk çıkmak anlamına da gelir.
88 Aydın
Kadrolu 200 aydınla sık sık dalga geçerdim. Siyasi mücadeleyi iki üç ayda bir yayımladıkları imza listeleriyle emperyalist politikalara açılım sağlayacak gündemlere yönelten AB ve ABD destekli bu sözde sol, sözde aydınlar, tam da yöntemleri ve amaçları doğrultusunda sol siyasete karşı bir tiksinti yaratmışlardı başarıyla.
Benzer bir duruma şu “açılım” vasıtasıyla ben de düştüm. Hem imza verdim, hem toplamaya çalıştım. Aradaki farkı belirtip kendimi savunacak değilim, gören görür. Şu kadarını söyleyeyim, bu çalışma iki aylık bir çalışma, çok sayıda bire bir görüşmeye ve toplantılara, defalarca fikir sormaya dayanıyor.
O vesileyle bir şeyi daha anladık ki, bu ülkede en zor şey yine komünist-sosyalist olmak, öyle görünmek. Metni okuttuklarımızın yaklaşık yarısı liberal ve veya milliyetçi egemen propagandanın etkisiyle onda yanlış ve eksik bir şeyler bulmakta büyük maharet gösterdiler. Yarısı da metne tamamen katıldıkları halde, TKP’ye yakın görünmekten değişik nedenlerle çekindiler.
Şimdi söyleyeceğim daha önemli: Evet, liberal propaganda etkili, ama onun korku boyutu, onun iktidar boyutu çok daha etkili. Konu sanat, edebiyat, bilim, sendika alanı olunca; konu medya ve aydınlar konusu olunca, ortak liberal-dinci terör ortamı hiç beklemediğimiz insanları bile apaçık ürkütüyor. Kolay değil; liberal ve iktidar uzlaşmacısı değilseniz, size ne medyada, ne edebiyatta, ne sendikalarda gelecek var.
“Ya sev ya terk et!” Liberalizmin son yıllardaki sloganı bu.
88 aydının ve sonraki imzacıların işlevi büyük. İdeolojik alandaki liberal-dinci iktidar terörünü bu aydınlarla püskürteceğiz.

Aşağıda 9 Ekim 2009'da Sol Haber Portalı'nda yayımlanan yazım yer alıyor.
AKP BİLMİYOR
Fıkrayı duymuşsunuzdur. Adam kendini darı sanmakta ve bu yüzden nerede tavuk görse kaçmaktadır. Hastanedeki tedavisi uzun sürer ve taburculuğuna karar verecek heyetin önüne çıkar sonunda. Sorarlar: Kendini darı gibi hissetmiyorsun değil mi, iyileştin şimdi? Tamamen iyileştim, der adam; gönül rahatlığıyla gönderebilirsiniz beni. Güzel, derler hekimler, çıkabilirsin. Bizim hasta tam ayrılırken döner ve sorar: Fakat bir şeyden endişeliyim hala, ben darı olmadığımı biliyorum da, tavuklar biliyorlar mı acaba?
DİSK, KESK, TTB “açılımı” destekliyor. Her fırsatta AKP’ye ne kadar “demokrat” olduklarını göstermeye çabalıyorlar. Kendi demokratlıklarından eminler, ama sorun şu ki, AKP bunu bilmiyor. O yüzden arada bir gagalanmaktan kurtulamıyorlar.
Üretim eksenli mücadele konusu. Bizim kanatta bu iş biraz abartılıyor ve çoğun yanlış ele alınıyor kanımca. Belki ileriki tarihlerde o konuyu tartışabiliriz. Bence de üretim eksenini esas almak doğru tutum. Fakat yapılacak devrimle büyük üretim araçlarını özel mülkiyetten kurtarmak ana hedefi anlamında doğru. Kapitalizmin özünün o mülkiyet ilişkisinde yatması ve amacın bunu değiştirmek olması anlamında. Yoksa devrimci siyaset başattır ve bu siyaset fabrikada, mahallede, tüketimde, üretimde, sendikada nerede yoğunlaşırsa orada sürdürülür.
Başka deyişle, KESK’le, DİSK’le çalışmak esastır, anlamında bir sonuç çıkarılırsa üretim ekseninin başatlığı fikrinden, bunun iler tutar bir yanı yoktur bana göre. Söz konusu yönelim ekonomist bir yönelim olmakla kalmaz, sık sık görüldüğü gibi gerici siyasetlere koltuk çıkmak anlamına da gelir.
88 Aydın
Kadrolu 200 aydınla sık sık dalga geçerdim. Siyasi mücadeleyi iki üç ayda bir yayımladıkları imza listeleriyle emperyalist politikalara açılım sağlayacak gündemlere yönelten AB ve ABD destekli bu sözde sol, sözde aydınlar, tam da yöntemleri ve amaçları doğrultusunda sol siyasete karşı bir tiksinti yaratmışlardı başarıyla.
Benzer bir duruma şu “açılım” vasıtasıyla ben de düştüm. Hem imza verdim, hem toplamaya çalıştım. Aradaki farkı belirtip kendimi savunacak değilim, gören görür. Şu kadarını söyleyeyim, bu çalışma iki aylık bir çalışma, çok sayıda bire bir görüşmeye ve toplantılara, defalarca fikir sormaya dayanıyor.
O vesileyle bir şeyi daha anladık ki, bu ülkede en zor şey yine komünist-sosyalist olmak, öyle görünmek. Metni okuttuklarımızın yaklaşık yarısı liberal ve veya milliyetçi egemen propagandanın etkisiyle onda yanlış ve eksik bir şeyler bulmakta büyük maharet gösterdiler. Yarısı da metne tamamen katıldıkları halde, TKP’ye yakın görünmekten değişik nedenlerle çekindiler.
Şimdi söyleyeceğim daha önemli: Evet, liberal propaganda etkili, ama onun korku boyutu, onun iktidar boyutu çok daha etkili. Konu sanat, edebiyat, bilim, sendika alanı olunca; konu medya ve aydınlar konusu olunca, ortak liberal-dinci terör ortamı hiç beklemediğimiz insanları bile apaçık ürkütüyor. Kolay değil; liberal ve iktidar uzlaşmacısı değilseniz, size ne medyada, ne edebiyatta, ne sendikalarda gelecek var.
“Ya sev ya terk et!” Liberalizmin son yıllardaki sloganı bu.
88 aydının ve sonraki imzacıların işlevi büyük. İdeolojik alandaki liberal-dinci iktidar terörünü bu aydınlarla püskürteceğiz.
03 Eylül 2009 Perşembe
GÖVEL BAŞLI
Ergin Yıldızoğlu'nun "Boya Dökme Olayı" üstüne Yorumudur:
Açıklayıcı Ön Not: Yeşil Başlı Gövel Ördek dizesinin Türkçeye göre yanlış olduğu ileri sürülür. Çünkü gövel, zaten yeşil demektir.
Bir Boya dökme vakası üzerine düşünceler
ÖDP’li olduğunu söyleyen bir grup gencin Roni Margulies’in üzerine boya döktüğünü okuduğumda önce güldüm ve geçtim: “Olur böyle şeyler”...
Ancak daha sonra ÖDP başkanlığının, Margulies’in tepkilerini, Türkiye siyasetinin andaki konjonktürünü tanımlayış biçimini, düzen medyasının haberi bir sol partiyi yıpratacak biçimde verdiğini görünce, olaya daha bir yakından bakmak gerektiğini düşündüm. Bu blogda da düşüncelerimi sizlerle paylaşmaya çalışacağım.
Boya vakasının dört bileşeni var. 1)Boya atılması; 2)Boya’nın rengi; 3) ÖDP’nin tepkisi; 4) Margulies’in tepkisi;
1)Boya neden atılmıştır? Boya, Margulies’in Türkiye sosyalist hareketinin geleneğine karşı aldığı küçümseyici, hatta aşağılamanın sınırına kadar gelen alaycı yazısını ve genel siyasi tavrını protesto etmek için atılmıştır.
2)Boya ne renktir? Boya yeşildir. Bu renk, Margulies’in Siyasal İslam’ın “pasif devrim” sürecinin bir parçası haline geldiğini vurgulamak için mi seçilmiştir? Bence bu soruya olumu bir cevap verilebilir.
3) ÖDP’nin tepkisi ne olmuştur? ÖDP başkanı “bizde yazara saldırı kültürü yok, gereği yapılacak” demiştir. Bu doğru bir tepki midir?
Bu, birçok açıdan doğru bir tepki değildir. ÖDP başkanının “bizde yazara saldırı kültürü” yok sözündeki “biz” eğer sosyalist, hatta genelde muhalefet kültürüne gönderme yapıyorsa, bu tür protesto eylemleri hem kültürümüzde, hem de geleneğimizde vardır. Geleneğimizde barışçı (bedensel zarar vermemeye dikkat eden) protesto yöntemleri arasında, sermaye düzeninin yanında olanlara, sahtekar siyasilere, iki yüzlü, dönek eski solculara, vb., tepki olarak boya, yumurta, domates vb atmak vardır. Bu yöntemler burjuva orta sınıf duyarlılıkları bağlamında kibar bulunmayabilir, ama emekçi sınıfların, sosyalist militanların kendilerini ifade etmek, kızgınlıklarını dışa vurmak için seçebilecekleri meşru protesto biçimleridir. Meşruiyetleri, hedeflerinin niteliğinden ve protestonun amaçlarından kaynaklanır. Toplumdaki “adabı muaşeret” (görgü) kurallarından değil.
Yaşamına sokakların partisi olma niyetiyle, büyük bir umut ve iyimserlik ortamında başlayan ÖDP’nin bir türlü sokakların partisi olamamasının nedenlerinin arasında, emekçi sınıfların, kızgınlığını, nefretini ifade edecek bir kültürü benimsemeyi başaramamış, çoğu zaman, orta sınıf duyarlılıklarının kibarlığı içinde kalmayı seçmiş olması da vardır. Bir siyasi partinin militanlarının ve eylemlerinin kültürünü, ait oldukları, temsil ettikleri sınıf ve tabakaların duyarlılıkları belirler, toplumsal “adabı muaşeret” kuralları değil.
4) Peki uğradığı saldırı karşısında Margulies’ın tavrı ne olmuştur? Margulies kendisine bu büyük “haksızlığı” ve “terbiyesizliği” yapanların yakasına sarılmamıştır. Bu çok sağ duyulu, soğuk kanlı, ve “medeni” bir tavır olabilir, ama sosyalist hareketin, genelde siyasetin geleneğinin duyarlılıklarına, uymadığı gibi haksızlığa uğramışlık duygusuyla da bağdaşmaz.
Daha sonra Margulies, “Tepki göstersem kavga çıkardı. Yanımda ailem var diye hiçbir tepki göstermedim. Ben tepkisiz kalınca çevredekiler ve garsonlar da bunu bir saldırı olarak algılamadılar. Karşılık verseydim o çocuklar fena sopa yerdi” demiş. Sonra da “saldırganları”, Mafya’dan bile beter serseri sürüsü olarak nitelemiş. Bu tutumdaki, burjuva soğukluğuyla yukardan bakmak, karşısındakileri tam bir orta sınıf duyarlılığıyla “serseriler” olarak nitelemek de sosyalist hareketin geleneğine uymaz.
Margulies’in üyesi olduğu siyasi grubun üst düzey bir yöneticisinin, Ufuk Uras’ın seçim kampanyası sırasında, bir ÖDP’liyi yumrukladığı, doğrudan şiddet kullandığı söylenmektedir. Eğer bu söylenti doğruysa, şimdi bizim, bu arkadaşımızın serseri filan mı olduğunu düşünmemiz gerekecektir? Tabii ki hayır. Sosyalistler tutkulu insanlardır, tüm tutkulu insanlar gibi, onlar da zaman zaman sinirlerine hakim olamayabilirler. Her olay kendi özelinde değerlendirilir, yargılanır, öyle genel geçer nitelemelerle, hele Mafya’dan beter, “serseriler sürüsü” gibi kavramlarla değil. Margulies belki ayırdında değil, ama bunlar hem uluslararası hareketin, hem de Türkiye sosyalist hareketinin geleneğinin bir parçasıdır.
Peki çevredekiler ve garsonlar neden müşterilerden birinin başından aşağı boya dökülmesini bir saldırı olarak algılamamışlardır? Böyle olaylar meyhanelerde sık sık mı olmakta, insanlar bunu şaka, ya da özel bir rituel sayarak mı karışmamaktadırlar? Yoksa olayın başka bir boyutu daha var mıdır?
5) Kendini sosyalist olarak tanımlayan Margulies, Türkiye sosyalist hareketinin hangi kuşağına aittir? 1968 kuşağına mi aittir, yoksa 1978 kuşağına mı?
Margulies, 1968 ve 1978 kuşaklarına ait değildir. Çünkü o dönemin ne sendikal mücadelesinde, ne sokaklardaki anti faşist mücadelede, ne de gruplar arası rekabetlerde, hatta kavgalarda, ideolojik mücadele ortamında yer almamıştır.
Buna karşılık boya olayına neden olduğu söylenen yazıda da görüldüğü gibi Margulies o iki dönemin duyarlılıklarına yabancıdır, hatta ahlakına düşmandır.
YAZININ DEVAMI İÇİN: globalpolitikultur.blogspot.com
adresini tıklayabilirsiniz.

Açıklayıcı Ön Not: Yeşil Başlı Gövel Ördek dizesinin Türkçeye göre yanlış olduğu ileri sürülür. Çünkü gövel, zaten yeşil demektir.
Bir Boya dökme vakası üzerine düşünceler
ÖDP’li olduğunu söyleyen bir grup gencin Roni Margulies’in üzerine boya döktüğünü okuduğumda önce güldüm ve geçtim: “Olur böyle şeyler”...
Ancak daha sonra ÖDP başkanlığının, Margulies’in tepkilerini, Türkiye siyasetinin andaki konjonktürünü tanımlayış biçimini, düzen medyasının haberi bir sol partiyi yıpratacak biçimde verdiğini görünce, olaya daha bir yakından bakmak gerektiğini düşündüm. Bu blogda da düşüncelerimi sizlerle paylaşmaya çalışacağım.
Boya vakasının dört bileşeni var. 1)Boya atılması; 2)Boya’nın rengi; 3) ÖDP’nin tepkisi; 4) Margulies’in tepkisi;
1)Boya neden atılmıştır? Boya, Margulies’in Türkiye sosyalist hareketinin geleneğine karşı aldığı küçümseyici, hatta aşağılamanın sınırına kadar gelen alaycı yazısını ve genel siyasi tavrını protesto etmek için atılmıştır.
2)Boya ne renktir? Boya yeşildir. Bu renk, Margulies’in Siyasal İslam’ın “pasif devrim” sürecinin bir parçası haline geldiğini vurgulamak için mi seçilmiştir? Bence bu soruya olumu bir cevap verilebilir.
3) ÖDP’nin tepkisi ne olmuştur? ÖDP başkanı “bizde yazara saldırı kültürü yok, gereği yapılacak” demiştir. Bu doğru bir tepki midir?
Bu, birçok açıdan doğru bir tepki değildir. ÖDP başkanının “bizde yazara saldırı kültürü” yok sözündeki “biz” eğer sosyalist, hatta genelde muhalefet kültürüne gönderme yapıyorsa, bu tür protesto eylemleri hem kültürümüzde, hem de geleneğimizde vardır. Geleneğimizde barışçı (bedensel zarar vermemeye dikkat eden) protesto yöntemleri arasında, sermaye düzeninin yanında olanlara, sahtekar siyasilere, iki yüzlü, dönek eski solculara, vb., tepki olarak boya, yumurta, domates vb atmak vardır. Bu yöntemler burjuva orta sınıf duyarlılıkları bağlamında kibar bulunmayabilir, ama emekçi sınıfların, sosyalist militanların kendilerini ifade etmek, kızgınlıklarını dışa vurmak için seçebilecekleri meşru protesto biçimleridir. Meşruiyetleri, hedeflerinin niteliğinden ve protestonun amaçlarından kaynaklanır. Toplumdaki “adabı muaşeret” (görgü) kurallarından değil.
Yaşamına sokakların partisi olma niyetiyle, büyük bir umut ve iyimserlik ortamında başlayan ÖDP’nin bir türlü sokakların partisi olamamasının nedenlerinin arasında, emekçi sınıfların, kızgınlığını, nefretini ifade edecek bir kültürü benimsemeyi başaramamış, çoğu zaman, orta sınıf duyarlılıklarının kibarlığı içinde kalmayı seçmiş olması da vardır. Bir siyasi partinin militanlarının ve eylemlerinin kültürünü, ait oldukları, temsil ettikleri sınıf ve tabakaların duyarlılıkları belirler, toplumsal “adabı muaşeret” kuralları değil.
4) Peki uğradığı saldırı karşısında Margulies’ın tavrı ne olmuştur? Margulies kendisine bu büyük “haksızlığı” ve “terbiyesizliği” yapanların yakasına sarılmamıştır. Bu çok sağ duyulu, soğuk kanlı, ve “medeni” bir tavır olabilir, ama sosyalist hareketin, genelde siyasetin geleneğinin duyarlılıklarına, uymadığı gibi haksızlığa uğramışlık duygusuyla da bağdaşmaz.
Daha sonra Margulies, “Tepki göstersem kavga çıkardı. Yanımda ailem var diye hiçbir tepki göstermedim. Ben tepkisiz kalınca çevredekiler ve garsonlar da bunu bir saldırı olarak algılamadılar. Karşılık verseydim o çocuklar fena sopa yerdi” demiş. Sonra da “saldırganları”, Mafya’dan bile beter serseri sürüsü olarak nitelemiş. Bu tutumdaki, burjuva soğukluğuyla yukardan bakmak, karşısındakileri tam bir orta sınıf duyarlılığıyla “serseriler” olarak nitelemek de sosyalist hareketin geleneğine uymaz.
Margulies’in üyesi olduğu siyasi grubun üst düzey bir yöneticisinin, Ufuk Uras’ın seçim kampanyası sırasında, bir ÖDP’liyi yumrukladığı, doğrudan şiddet kullandığı söylenmektedir. Eğer bu söylenti doğruysa, şimdi bizim, bu arkadaşımızın serseri filan mı olduğunu düşünmemiz gerekecektir? Tabii ki hayır. Sosyalistler tutkulu insanlardır, tüm tutkulu insanlar gibi, onlar da zaman zaman sinirlerine hakim olamayabilirler. Her olay kendi özelinde değerlendirilir, yargılanır, öyle genel geçer nitelemelerle, hele Mafya’dan beter, “serseriler sürüsü” gibi kavramlarla değil. Margulies belki ayırdında değil, ama bunlar hem uluslararası hareketin, hem de Türkiye sosyalist hareketinin geleneğinin bir parçasıdır.
Peki çevredekiler ve garsonlar neden müşterilerden birinin başından aşağı boya dökülmesini bir saldırı olarak algılamamışlardır? Böyle olaylar meyhanelerde sık sık mı olmakta, insanlar bunu şaka, ya da özel bir rituel sayarak mı karışmamaktadırlar? Yoksa olayın başka bir boyutu daha var mıdır?
5) Kendini sosyalist olarak tanımlayan Margulies, Türkiye sosyalist hareketinin hangi kuşağına aittir? 1968 kuşağına mi aittir, yoksa 1978 kuşağına mı?
Margulies, 1968 ve 1978 kuşaklarına ait değildir. Çünkü o dönemin ne sendikal mücadelesinde, ne sokaklardaki anti faşist mücadelede, ne de gruplar arası rekabetlerde, hatta kavgalarda, ideolojik mücadele ortamında yer almamıştır.
Buna karşılık boya olayına neden olduğu söylenen yazıda da görüldüğü gibi Margulies o iki dönemin duyarlılıklarına yabancıdır, hatta ahlakına düşmandır.
YAZININ DEVAMI İÇİN: globalpolitikultur.blogspot.com
adresini tıklayabilirsiniz.
23 Ağustos 2009 Pazar
MARX'TAN MEKTUP VAR!
Aşağıda Sol Haftalık Dergi'nin 21 Ağustos 2009 tarihli sayısı için yazdığım Kapital'in tanıtım yazısını yayımlıyorum:
EN ÇOK SOYUTLANAN ESERİM: KAPİTAL
Marx’ın kendi eseri Kapital üstüne yazdığı yeni bulunmuş makalesi dünyada ve Türkiye’de ilk kez yayımlanıyor. “The Left” adlı derginin 2009-08-21 tarihli sayısında çıkan mektubu aynen aktarıyorum.
Kapital’le ilgili öylesine yorumlar duydum ki, onu niye yazdım, ben bile kuşkuya düştüm. Başlangıçtaki amacım gayet açıktı, sonlara doğru bu amaçtan saptığımı sanmıyorum. Ekonomik sistemin toplumsal yaşamı belirlediğini savunmuşumdur. Sonradan bu “belirleme” kavramı üstüne de ciltlerce yazı kaleme alındı, belirliyor ya da kuvvetle etkiliyor, aynı kapıya çıkar. Madem ekonomi bu denli önemli, onu en ince ayrıntısına dek incelemeliydim. Daha doğrusu en ince ayrıntılardan işe koyulup genel yasalara ulaşmalı, oradan ince ayrıntılara tekrar dönmeliydim. Metanın çözümlemesi ve oradan emek değer kuramına varmam. Hikaye böylece başladı.
Müslümanların kutsal kitabı “Oku! Allahın adıyla oku!” diye açılır. Ben de “Oku! Metanın adıyla oku!” diye yola çıktım. Hem acı hem komiktir ki maneviyatla yola çıkan hemen bütün dinler, İslam dahil en koyu maddiyatçılığa saptılar; maddeden maneviyatı anlamaya çalışan benim gibileri maneviyatsızlıkla, ahlaksızlıkla suçladılar. Oysa Kapital bir bakıma ekonomik sistemlerce maneviyatın, ahlakın nasıl yok edildiğinin kitabıdır.
Kutsal kitapların başına gelen benim kitabımın da başına geldi. Onu lanetleyenleri bir yana bırakıyorum, ondan başat bir kılavuz olarak söz edenler arasında o kadar büyük boyutlarda ve o kadar çok sayıda çatışma yaşandı ki, benim gibi tüm olgulara nesnel bakmayı alışkanlık haline getirmiş biri bile hayretten dona kaldı.
GÜNAH KEÇİM ENGELS
Kapital’deki esas yöntemim kitapta da birçok yerde ifade ettiğim gibi “soyutlama”ydı. Fakat bana ve eserlerime öyle soyutlamalar yapıldı ki, aklım şaştı. Önce beni Engels’ten soyutladılar. Bilindiği gibi Kapital’in sadece 1. cildini kendim yayımlayabildim. Sonraki iki cildi dostum Engels yayımladı. 2. ve 3. ciltleri oluşturan el yazmaları üstünde on yıldan fazla bir süredir çalışmıştım. Ama uluslar arası işçi sınıfı hareketinin sorunlarıyla uğraşmaktan ve sağlık problemlerimden ötürü bunları toparlayamamıştım. Biraz daha yaşasaydım toparlayabilecek miydim? Kuşkulu. Birçok başka konuda araştırma yapıyordum (Rusya’da bir şeyler olacağını adeta sezmiştim), yeni bilgiler geliyordu ve eskileri yayımlamaya cesaret edemiyordum. Biraz da savrukumdur, itiraf etmeli. Engels kalan notların hakkından geldi, büyük bir özveriyle, birçok yeri, hatayı düzelterek... İroni yok, hakkını teslim ediyorum.
Sonra beni ve Kapital’i, tüm yaşamım boyunca, Kapital’in el yazmalarını yazarkenki dönemlerim boyunca sürdürdüğüm sınıf mücadelesi pratiğimden soyutladılar. Tüm öteki eser ve yazılarımdan soyutladılar.
Sonraları Althusser adlı biri bende bir “kopuş” olduğunu yazdı. Değişik dönemlerde yazdıklarım birbirini tutmuyormuş. Daha ileri gitti, Kapital’de yazılanlara değil, yazılmayanlara bakın, dedi. Kapital’in boşlukları ve oradaki “dil sürçmeleri” önemliymiş güya. Bu kuramını da Freud adlı kabiliyetsiz bir falcıya dayandırıyormuş. Türklerde bir söz vardır: “Hoca’nın söylediğini yap, yaptığını yapma.” Adam bunu şöyle değiştirmiş: “Marx’ın yaptığını yapma, söylediğini de yapma!”
DEVRİM KAPİTAL’E KARŞI MIYDI?
İyi niyetinden kuşku duymadığım (onu cehenneme giden yoldaki söz konusu taşlar üstünde görmüştüm- burası şaka, iyi adamdır cidden.) başka biri Ekim devrimi için “Kapital’e karşı devrim” dedi. Oysa ne Lenin’in ne de benim adıma aklımın zor alacağı devrimler gerçekleştirenlerin (çok iyi şeyler de yapıldı, çok kötü şeyler de) bana karşı durmak gibi bir iddiası neredeyse hiç olmadı. Tek başına bu bile temeli çok sağlam bir eser bıraktığımı kanıtlar. Lenin’e ayrıca teşekkür borçluyum. Onun yaptıklarını onaylamak bir yana, görüşlerimin sınıf mücadelesi pratiğinde bugüne dek yaşamasını Engels kadar hatta ondan çok Lenin’e borçluyum. Yoksa adım devrim görseler maç dağılışı sanan batılı birtakım zibidi entelektüellerin gerisinde anılacaktı. Adım dedim ya, samimiyim adım değil eserim önemlidir toplumlar açısından.
HATALARIM OLDU!
Özeleştirisiz bir değerlendirme bana uzaktır. O kadar yoğun yaşadım, o kadar mücadele ettim, o kadar okudum ve yazdım ki, bunlar o kadar uzun bir zaman dilimine yayıldılar ki, özeleştiri yapacak fırsat bile bulamadım. Yazdıklarım arasında cidden tutarsızlıklar mevcut. Değişik zamanlarda yazdıklarımı öncekileri düzelterek, gözden geçirerek yazma alışkanlığı edinemedim. Obsesif biri değilimdir. Bazı sorunları sürekli yineleyip aynı şekilde ele alıyorum, bazılarına bir kez dokunuyorum, bazılarını farklı ele alıyorum, ama öncekini reddetmiyorum. Kimisi bunu diyalektik işte böyledir diye akladı, kimi dostlar aynı nesneye değişik konumlardan bakma, dedi; kimi “paralaks” veya “transkritik” gibi kavramlarla bunların üstüne kuram inşa etmeye kalktı. Dostların savunuları bir noktaya kadar ve birçok mesele için doğrudur. Paralaks bakışı buraya da uygularsak belli açılardan da açıkça yanlıştır. Netlik yanlıları, bilimsellikle bağlantıyı koparmak istemeyenler ve özellikle sınıf mücadelesi pratiğinde yaşayanlar açısından.
İnsanın özü, doğası var mıdır yok mudur; ahlak kuramı gerekli mi değil mi; kapitalizmin yayılmasını alkışlayacak mıyız, yoksa bir an önce devrim mi yapacağız… daha bir dizi tartışma konusu bende kesin çizgilere varmadı.
Kapital’e dönersek. Engels’in katkısına rağmen ziyadesiyle özel konulu, karışık, çok tekrarlı, belki gereksiz ayrıntılı, iyi düzenlenmemiş ve zor okunabilir bir kitap olduğu yönündeki eleştirilere katılmamam mümkün değil. Yaşam da işte bu kadar zor ve karmaşıktır diyerek kendimi aklamayacağım. Ben işçi sınıfı felsefecisiyim, felsefecilerin işinin dünyayı değiştirmek olduğunu savunanlardanım, unutmayın. İşçiler, dostlar beni anlamayacaksa kimler anlayacak? Bir ip ucu: Bazı dostlar zaten bunu biliyor. Kapital’i yazdığım sıralar Avrupa işçi sınıfı hareketinden umudu iyice kesmiştim. Kapital’i biraz da işi kendiliğindenliğe bıraksak kapitalizm iç çelişkilerinden yıkılır mı sorusuna cevap aramak için yazdım. Bunun kolay olmayacağını görmem tamamlama şevkimi azaltan etmenlerdendir.
İktisatla ilgiliyseniz muhakkak okuyun Kapital’i. Marksçıyım diyorsanız da okuyun. İktisadı iyi bilmiyorsanız okurken çok zorlanacaksınız, kalemle kağıtla çalışarak okumalısınız. Birçok yeri bir kere de anlamazsınız yine de. İkinci üçüncü okumalarda hem Marksçılığı hem ekonomiyi bayağı kavrayacaksınız. Yine de anlamadığınız ya da başkasına anlatamayacağınız yerler kalacak. Kapital’i başka basitleştirilmiş kitaplardan okuyan Marksçıları bu bakımdan kınamam, öylesi de olur. Ama Marksist kuramcı ya da kuramcıların yazdığını anlar bir Marksist olmak iddiasındaysanız kesinlikle okumalısınız onu. Her yerini anlamasanız da neyi anlatıyor, neyi anlatmıyor, nasıl anlatıyor, niye anlatıyor, öğrenmek için.
Kapital 1.-2.-3. Cilt. Sol Yayınları. Çeviren: Alaattin Bilgi

EN ÇOK SOYUTLANAN ESERİM: KAPİTAL
Marx’ın kendi eseri Kapital üstüne yazdığı yeni bulunmuş makalesi dünyada ve Türkiye’de ilk kez yayımlanıyor. “The Left” adlı derginin 2009-08-21 tarihli sayısında çıkan mektubu aynen aktarıyorum.
Kapital’le ilgili öylesine yorumlar duydum ki, onu niye yazdım, ben bile kuşkuya düştüm. Başlangıçtaki amacım gayet açıktı, sonlara doğru bu amaçtan saptığımı sanmıyorum. Ekonomik sistemin toplumsal yaşamı belirlediğini savunmuşumdur. Sonradan bu “belirleme” kavramı üstüne de ciltlerce yazı kaleme alındı, belirliyor ya da kuvvetle etkiliyor, aynı kapıya çıkar. Madem ekonomi bu denli önemli, onu en ince ayrıntısına dek incelemeliydim. Daha doğrusu en ince ayrıntılardan işe koyulup genel yasalara ulaşmalı, oradan ince ayrıntılara tekrar dönmeliydim. Metanın çözümlemesi ve oradan emek değer kuramına varmam. Hikaye böylece başladı.
Müslümanların kutsal kitabı “Oku! Allahın adıyla oku!” diye açılır. Ben de “Oku! Metanın adıyla oku!” diye yola çıktım. Hem acı hem komiktir ki maneviyatla yola çıkan hemen bütün dinler, İslam dahil en koyu maddiyatçılığa saptılar; maddeden maneviyatı anlamaya çalışan benim gibileri maneviyatsızlıkla, ahlaksızlıkla suçladılar. Oysa Kapital bir bakıma ekonomik sistemlerce maneviyatın, ahlakın nasıl yok edildiğinin kitabıdır.
Kutsal kitapların başına gelen benim kitabımın da başına geldi. Onu lanetleyenleri bir yana bırakıyorum, ondan başat bir kılavuz olarak söz edenler arasında o kadar büyük boyutlarda ve o kadar çok sayıda çatışma yaşandı ki, benim gibi tüm olgulara nesnel bakmayı alışkanlık haline getirmiş biri bile hayretten dona kaldı.
GÜNAH KEÇİM ENGELS
Kapital’deki esas yöntemim kitapta da birçok yerde ifade ettiğim gibi “soyutlama”ydı. Fakat bana ve eserlerime öyle soyutlamalar yapıldı ki, aklım şaştı. Önce beni Engels’ten soyutladılar. Bilindiği gibi Kapital’in sadece 1. cildini kendim yayımlayabildim. Sonraki iki cildi dostum Engels yayımladı. 2. ve 3. ciltleri oluşturan el yazmaları üstünde on yıldan fazla bir süredir çalışmıştım. Ama uluslar arası işçi sınıfı hareketinin sorunlarıyla uğraşmaktan ve sağlık problemlerimden ötürü bunları toparlayamamıştım. Biraz daha yaşasaydım toparlayabilecek miydim? Kuşkulu. Birçok başka konuda araştırma yapıyordum (Rusya’da bir şeyler olacağını adeta sezmiştim), yeni bilgiler geliyordu ve eskileri yayımlamaya cesaret edemiyordum. Biraz da savrukumdur, itiraf etmeli. Engels kalan notların hakkından geldi, büyük bir özveriyle, birçok yeri, hatayı düzelterek... İroni yok, hakkını teslim ediyorum.
Sonra beni ve Kapital’i, tüm yaşamım boyunca, Kapital’in el yazmalarını yazarkenki dönemlerim boyunca sürdürdüğüm sınıf mücadelesi pratiğimden soyutladılar. Tüm öteki eser ve yazılarımdan soyutladılar.
Sonraları Althusser adlı biri bende bir “kopuş” olduğunu yazdı. Değişik dönemlerde yazdıklarım birbirini tutmuyormuş. Daha ileri gitti, Kapital’de yazılanlara değil, yazılmayanlara bakın, dedi. Kapital’in boşlukları ve oradaki “dil sürçmeleri” önemliymiş güya. Bu kuramını da Freud adlı kabiliyetsiz bir falcıya dayandırıyormuş. Türklerde bir söz vardır: “Hoca’nın söylediğini yap, yaptığını yapma.” Adam bunu şöyle değiştirmiş: “Marx’ın yaptığını yapma, söylediğini de yapma!”
DEVRİM KAPİTAL’E KARŞI MIYDI?
İyi niyetinden kuşku duymadığım (onu cehenneme giden yoldaki söz konusu taşlar üstünde görmüştüm- burası şaka, iyi adamdır cidden.) başka biri Ekim devrimi için “Kapital’e karşı devrim” dedi. Oysa ne Lenin’in ne de benim adıma aklımın zor alacağı devrimler gerçekleştirenlerin (çok iyi şeyler de yapıldı, çok kötü şeyler de) bana karşı durmak gibi bir iddiası neredeyse hiç olmadı. Tek başına bu bile temeli çok sağlam bir eser bıraktığımı kanıtlar. Lenin’e ayrıca teşekkür borçluyum. Onun yaptıklarını onaylamak bir yana, görüşlerimin sınıf mücadelesi pratiğinde bugüne dek yaşamasını Engels kadar hatta ondan çok Lenin’e borçluyum. Yoksa adım devrim görseler maç dağılışı sanan batılı birtakım zibidi entelektüellerin gerisinde anılacaktı. Adım dedim ya, samimiyim adım değil eserim önemlidir toplumlar açısından.
HATALARIM OLDU!
Özeleştirisiz bir değerlendirme bana uzaktır. O kadar yoğun yaşadım, o kadar mücadele ettim, o kadar okudum ve yazdım ki, bunlar o kadar uzun bir zaman dilimine yayıldılar ki, özeleştiri yapacak fırsat bile bulamadım. Yazdıklarım arasında cidden tutarsızlıklar mevcut. Değişik zamanlarda yazdıklarımı öncekileri düzelterek, gözden geçirerek yazma alışkanlığı edinemedim. Obsesif biri değilimdir. Bazı sorunları sürekli yineleyip aynı şekilde ele alıyorum, bazılarına bir kez dokunuyorum, bazılarını farklı ele alıyorum, ama öncekini reddetmiyorum. Kimisi bunu diyalektik işte böyledir diye akladı, kimi dostlar aynı nesneye değişik konumlardan bakma, dedi; kimi “paralaks” veya “transkritik” gibi kavramlarla bunların üstüne kuram inşa etmeye kalktı. Dostların savunuları bir noktaya kadar ve birçok mesele için doğrudur. Paralaks bakışı buraya da uygularsak belli açılardan da açıkça yanlıştır. Netlik yanlıları, bilimsellikle bağlantıyı koparmak istemeyenler ve özellikle sınıf mücadelesi pratiğinde yaşayanlar açısından.
İnsanın özü, doğası var mıdır yok mudur; ahlak kuramı gerekli mi değil mi; kapitalizmin yayılmasını alkışlayacak mıyız, yoksa bir an önce devrim mi yapacağız… daha bir dizi tartışma konusu bende kesin çizgilere varmadı.
Kapital’e dönersek. Engels’in katkısına rağmen ziyadesiyle özel konulu, karışık, çok tekrarlı, belki gereksiz ayrıntılı, iyi düzenlenmemiş ve zor okunabilir bir kitap olduğu yönündeki eleştirilere katılmamam mümkün değil. Yaşam da işte bu kadar zor ve karmaşıktır diyerek kendimi aklamayacağım. Ben işçi sınıfı felsefecisiyim, felsefecilerin işinin dünyayı değiştirmek olduğunu savunanlardanım, unutmayın. İşçiler, dostlar beni anlamayacaksa kimler anlayacak? Bir ip ucu: Bazı dostlar zaten bunu biliyor. Kapital’i yazdığım sıralar Avrupa işçi sınıfı hareketinden umudu iyice kesmiştim. Kapital’i biraz da işi kendiliğindenliğe bıraksak kapitalizm iç çelişkilerinden yıkılır mı sorusuna cevap aramak için yazdım. Bunun kolay olmayacağını görmem tamamlama şevkimi azaltan etmenlerdendir.
İktisatla ilgiliyseniz muhakkak okuyun Kapital’i. Marksçıyım diyorsanız da okuyun. İktisadı iyi bilmiyorsanız okurken çok zorlanacaksınız, kalemle kağıtla çalışarak okumalısınız. Birçok yeri bir kere de anlamazsınız yine de. İkinci üçüncü okumalarda hem Marksçılığı hem ekonomiyi bayağı kavrayacaksınız. Yine de anlamadığınız ya da başkasına anlatamayacağınız yerler kalacak. Kapital’i başka basitleştirilmiş kitaplardan okuyan Marksçıları bu bakımdan kınamam, öylesi de olur. Ama Marksist kuramcı ya da kuramcıların yazdığını anlar bir Marksist olmak iddiasındaysanız kesinlikle okumalısınız onu. Her yerini anlamasanız da neyi anlatıyor, neyi anlatmıyor, nasıl anlatıyor, niye anlatıyor, öğrenmek için.
Kapital 1.-2.-3. Cilt. Sol Yayınları. Çeviren: Alaattin Bilgi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)