23 Mart 2009 Pazartesi

17 Şubat 2009 Salı

TDKP ve EMEP ÜZERİNE

Aşağıda Sol derginin 13 Şubat tarihli sayısında yayımlanan söyleşim yer almakta.

Bedahet Tosun 80 Darbesi öncesi ve sonrasındaki sıcak dönemden yakın arkadaşım. Zihnimde yücelttiklerimden biridir. Zor zamanlarda örnek tavırlar göstermiştir. “Devrimciler” romanımdaki en olumlu karakter Bedri tipi üç kişinin karışımıdır. İşkencede kaybettiğimiz Ekrem Ekşi’dir teki. İsim Bedahet’ten esinlenilmiştir. Tosun cezaevi dönemi sonrası EMEP’e katılmadı. Ama dirsek temasını sürdürüyor. SAV (Sosyal Araştırmalar Vakfı) kurucusudur ve altı yıl bu vakfın başkanlığını yapmıştır.

Geçmişte Halkın Kurtuluşu-TDKP hareketi içinde çok Kürt vardı. Önderlikte de. Hem birliği hem ayrılma hakkını savunurdu. Orada ve burada ciddi çatışmalara girdi. Ama o zamanlar bu harekete Kürtçü bir hareket denmezdi. Şimdi değişik çevrelerden pek çok insanla karşılaştığımda onun mirasçısı için “Ha onlar mı, Kürtçü parti!” diyorlar. Bu bir yanılsama mı?

Bence değil. Söylediğin doğru. Bizim eskiden birlikte olduğumuz yapı, içinde halkın çeşitli katmanlarını barındıran bir yapıydı. Belki THKO’dan da gelen ilişkilerin devamı olarak tabanında çok Kürt vardı. Çok istediği halde çoğalamamış, ama kabul edilebilir sayıda bir işçi kitlesi vardı. Öğrenciler vardı. Fakat bunların hepsini bir araya getiren şey etnik kökenler ya da başka şeyler değildi. Onları bir araya getiren sosyalizmdi. Sosyalizmin ilkelerini, ama doğru ama yanlış teorik temellerini oluşturmaya çalıştılar. Bunda çok cesur da davrandılar. THKO gibi güçlü bir mirasla zaman zaman ters düşebilecek şeyleri de söylemeyi göze alarak sosyalizmin değerlerini bulmaya, daha önemlisi uygulamaya çalıştılar. Tüm ekip bunu yapmaya çalıştı. O dönem TKP’nin sendikalar içindeki hakimiyetinden kaynaklanan çok güçlü bir işçi tabanı vardı. Bunun karşısında işçi tabanı çok güçlü olmasa bile bizim ekip de varoşlardan, yoksul kesimlerden ve köy kökenlilerden gelen bir tabana sahipti. Dev-Yol, Dev-Sol daha şehirli, daha okumuş kesimden oluşan bir tabana sahipti. Öğrenciler arasında güçlüydüler. Bizim de büyükçe bir öğrenci kitlemiz vardı, ama öğrencilerin daha yoksul kesimiydi bunlar. Bizde tüm bu kesimler açısından ortak hedef sosyalizmdi. Hiçbir zaman etnik siyaset yapılmadı, ama oradan da kopulmadı. Zaten hem PKK ile hem onun önceli olan Kürt hareketleriyle çıkan çatışmaların kaynağını burada aramak gerekiyor.

Bir temel farklılık daha vardı. Bence günümüzü geçmişten ayıran en temel farklılık: Bizde bir iktidar kavramı vardı. Biz idealleştirdiğimiz düşünceyi bulunduğumuz ortamlarda hayata geçirmek için çabaladık, bu düşünceyi yaymaya, toplumla birlikte bu düşünceyi ayağa kaldırmaya çalıştık ve bulunduğumuz her yerde her kesime karşı mücadele etmek zorunda kaldık. Kim iktidarsa. İktidar orada askerse askerle, PKK ise PKK ile. İktidar orada Dev-Yol’sa ona karşı, örneğin ODTÜ’de. Biz mücadele etmeyi tercih ettik ve bırakmadık. Bu dünyayı değiştirmeliyiz diyorduk, bir gelecek ülkümüz vardı ve bunun için her yerde her kesime karşı mücadele etmek gerektiğine inanıyorduk. Gerçi bunun lafını daha az yapıyorduk, belki eksiklerimizden biriydi.

O yüzden de, evet, Güneydoğu’da bir yığın yandaşımız öldürüldü. Özetle o zaman dışardan bakıldığında bunlar senin deyişinle “Kürtçü bir harekettir” denmezdi. Artık “sosyalist”, “komünist”, bakan kişinin nitelemesine göre sınıfsal yapıya oturmuş bir hareketti. İşte 12 Eylül’den sonra sadece bizimkiler değil, tüm öteki hareketler de “yeni insan”, “yeni toplum” ülküsünden bir parça uzaklaştılar. Bu ülkü herkesin kafasında bir şekilde var ama, erişilebilir olmaktan çıktı kafalarda, bunun için bir şeyler yapmak gerekir düşüncesi zayıfladı. Sol iktidar mantığından uzaklaştı. Artık kendi varlıklarını korumak veya bulundukları kapalı çevrelerde kendi iktidarlarını pekiştirmek şeklinde bir niyete dönüştü. Bir yerde küçük de olsa bir yönetim almak, bir hak almak… bunlar söylemlerde vardı, ama gerçekleşmedi. Solun bu son 1 Mayıs’taki tavrını da yanlış buluyorum. Toplumsal duyarlılığın arttığı topluma vereceğimiz mesajların daha çok algılanacağı bir dönem biz çıkıp dayak yemeyi tercih ettik. Dayak yemek için, yapmış olmak için çıktık. Yapmış olmak için yapılmaya başladı birçok şey. Arada bazı istisnalar dışında. Bunlardan biri 1 Mart’tır. Orada bir iktidar ruhu yakalanmıştı. Biz bunu yapabiliriz diye bir irade oluştuğunda biz bunu becerdik. Şimdi bunları niye söyledim. 12 Eylül sonrasındaki toparlanma döneminde sol, özellikle bizim ekip, siyasal varoluş içinde doğal olarak bir arada bulunulması gereken, var olan düzene karşı mücadele eden Kürt hareketiyle yan yana olmak gerekliliğini gördü. Bu doğruydu. Yanlış olan, onlar çok aktif ve kendi mantıkları içinde iktidara oynayan bir çizgi oldukları için, bizse iktidar hedefini kaybettiğimizden bu süreç içinde sol kendi kimliğini bıraktı, Kürt hareketi yanında bir yapılar grubu haline geldi.

Ama iktidar bilinciyle yaklaşınca yine çatışma çıkmaz mı? Nitekim 90’lı yılların başında bunlar orada yeniden “izinsiz” örgütlenmeye başladılar. PKK altı adamlarını daha öldürdü.

Dışardan bakıldığı zaman son on beş yılın ittifakları sıradan insanlara hep Kürt politikalarının merkezde olduğu sol ittifaklar imajı veriyor. Bunların içinde bu tür ittifaklara en çok çaba gösteren ekiplerden biri EMEP olduğu için de “Kürtçü hareket” yaftasını taşımaya başladı hak etmediği halde. Ama buna bir hak etme nedeni bulmak istersek, bana göre bunda neden Türkiye’deki sol hareketin, özelinde Emek Partisi’nin iktidar mantığıyla hareket etmemesidir. 12 Eylül öncesinde çeşitli sol örgütlerle birlikteliklerimiz oldu. Bu birlikteliklerin hepsinde biz güçlü olduğumuzda, iktidar olma güç ve etkinliğimizi sahaya yansıttığımız yerlerde birliktelikler gerçekleşti. Onların öncesinde de o gruplarla çatışmalarımız olmuştu. Ben şuna inanıyorum. Farklılıklar doğal olarak çatışmayı getirir. Hele iki taraf da iktidar hedefindeyse. Siyasal iktidarla çatışmalar da bu durumlarda şiddetlenir. Ama çatıştığın kesim dost taraftaysa onlarla köprüleri atamazsınız.

O dönemden kalın kırmızı bir broşür anımsıyorum. PKK’nın niteliğiyle, onunla nasıl mücadele edilmesiyle ilgili yazılanlar unutulur gibi değildi. Hangisi yanlıştı? O mu, şimdiki tavır mı?

Bence yanlış olan tek tek olaylara bağlı olarak birilerini karşı tarafa itmek. Orada politik sorumluluk ve tecrübe çok önemli. Devrim tarihine bakın: Ekim devriminin güçleri arasında ne çatışmalar yaşanıyor, parti büroları basılıyor, insanlar öldürülüyor. Devrimin belli bir aşamasına kadar yine de bunlar dostlar cephesinde kabul ediliyor. Lenin çok ağır eleştiriyor, çatışmaları yatıştırmaya çalışıyor, ama devrim ancak belirli bir aşamaya ulaştıktan sonra, onlarla birlikteliğin gerekli olmadığı zamanda bunları karşı tarafta gördüğünü açıklıyor. İdeolojik mücadelede çok net olmak gerekir, sınırları doğru çizmek gerekir. Fakat bu sınırları çizdikten sonra dışınızdaki birileriyle birlikte olmaya çalışmak bir sorumluluk gereğidir. Ben onu ideolojik bir tespit olarak görmedim. Anlık, oturmamış siyasetler olarak görüyorum. Yoksa bugünlerini anlatamazdı EMEP. Şu andaki birlikteliği de arkadaşlar bana şöyle açıklıyorlar: Kürt hareketinin çok geniş bir emekçi tabanı var. Eğer biz birlikte hareket edebilirsek bunları etkileyebiliriz. Hepimiz şunu biliyoruz. Bu hareket içinde de bir ayrışma yaşanıyor. Dayandığı taban Kürt emekçileri, yoksulları. Kürt burjuvalarının, gericilerinin de bir gericileştirme politikası var. Böyle birliktelikler olmazsa bu tabanın sola yabancılaşması daha hızlı olur. Bu doğru. Yanlış olan ne peki: Bu birliktelikler Kürt emekçilerini bir ölçüde etkiliyorsa da sol burada kendi sınırlarını gösteremediği ve bunu iktidar mücadelesinin bir unsuru olarak ortaya koyamadığı için ittifaklar daha çok etnik siyasetin işine yarıyor.

DTP Avrupa Birliği’ni doğrudan destekliyor, ABD ile pazarlık içinde, ama EMEP böyle değil. Bu şartlarda nasıl oluyor da ikisi sürekli ittifak içinde görünüyor? 80 öncesinde böyle bir şeyi insanlara anlatabilir miydik?

Anlatamazdık. Ben hala şu iktidar kavramı üstünde durmaya devam edeceğim. Bunu çok önemsiyorum. Geçmiş dönemimize bak. Ne zaman biz şunları yapabiliriz, bunun için gereken neyse altını doldurabiliriz diye ortaya çıksak başarılı olduk. Bunu yapmak çok zor, ama bir tepki de göstermek lazım dediğimiz yerde dayak yedik. Dayağı tırnak içinde söylüyorum. 12 Eylül’le sol siyasetin kaybettiği şey gelecek ülküsüne olan inancın zayıflaması. Sizde bu irade yoksa birlikte olduğunuz grupların çizgileri baskın oluyor. Siz AB’yi savunmasanız bile DTP ile birlikte olduğunuzda dışardan AB’ci bir politika gibi görülüyor. Ne kadar aksi yönde çabalarsanız çabalayın bu böyle anlaşılıyor. Doğru, geçen seçim ittifakı amorf bir ittifaktı. İçinde Kürt partisi vardı, Kürt düşmanı da, AB yanlıları vardı, karşıtları da. Bunu şöyle açıklıyor arkadaşlar: Evet biz kimliği olan bir partiyiz, ama birlikte yürüyebileceğimiz partilerle asgari müştereklerle bir arada olabiliriz. Bunları kazanabiliriz. Çok doğru bir önerme, fakat genel bir önerme. Gerçeği hep birlikte biliyoruz, dünya tarihi de böyle örneklerle doludur. Doğru birliktelikler devrimci grubun güçlü olduğu ve merkezinde bulunduğu birlikteliklerdir. Sosyal demokratların gericiliğini kınarken de çuvaldızı kendimize batırmak gerektiğine inanıyorum. Eğer sol politikalar daha güçlü olsa, onlar daha solda yer alma gereği duyarlardı.

Bir de magazin sorusu. Bizimkilere köylü hareketi diyorlar bazıları. Biz köylü müydük?

Ben de zaman zaman duyardım böyle lafları. Bazıları bana da takılırdı, işte siz köylü partisisiniz diye. Başta bahsettiğim gibi. Bizde öğrencilerimiz arasında bile yoksullar, köy kökenliler çoğunluktaydı. Bir de feodalizmin var oluşunu ideolojik olarak en çok öne çıkaran gruplardan biriydik. Biraz buralardan geliyor. Ama hiçbir dönemde köylü ideolojisini yüceltmedik.

Züppe şehirli olmaktansa saf köylülüğü tercih ederim. Yine konuya dönelim. İlk Evrensel gazetesindeki deneyimi biliyorum. Zaten o deneyimle bu arkadaşlarla tamamen kopmuştum. Bir yığın işbirlikçi liberali “aydın” birliği içinde görüp bünyelerine katmışlardı. Ondan sonra bir kavga koptu aralarında ama, ben hiçbir zaman Evrensel çevresinden liberal burjuva edebiyatına, medyasına karşı dik bir tutum göremedim. Hep ikircikli. En son Aydın Çubukçu’nun Orhan Pamuk meselesindeki tavrı buna örnek.

Avrupacı aydınlar veya liberal sol diye bir kavram gündemimize girdi. Burada da aynı şey geçerli. Onun oluşum nedeni de yine biziz. Biz yeterince güçlü olsaydık şimdi liberal solu konuşmaktan ziyade aşırı solu konuşuyor olacaktık. Evrensel projesi yakın geçmişte beni en çok heyecanlandıran projelerden biriydi. Çünkü emek adına topluma söz söyleyebilecek bir mecranın kurulması, bu mecrada solun değişik kesimlerini yansıtacak bir haber kaynağının oluşturulması çok önemliydi. Eğer proje doğru hayata geçirilseydi bugün Türkiye siyasi hayatında güçlü bir soldan söz edebilirdik belki. EMEP de merkez olurdu, niye olmasın. Ama EMEP o zaman bütün sol grupların merkezi olma olgunluğunda değildi. İkincisi de her sol girişimin minimum bileşkeleri, hedefleri olmalıdır. Ne olursan ol gel değil, belli sınırlar içinde olanlar gelsin demek lazımdı ve o sınırlar içinde olanları toparlayabilecek bir olgunluk ve süreklilik sağlamak gerekirdi. Evrensel bu niyetle çıktı. Ama doğru bir siyasal yönlendirme yapılamadığı için savrulmalar yaşandı. Hiç orada olmaması gereken insanlara kapı açılırken kesinlikle orada olması gereken insanlar unutuldu veya göz ardı edildi. Sonra da “Merkez benim, bu çizgiyi benimseyen kalır, benimsemeyen gider” diye tamamen uç başka bir noktaya kayıldı, proje öldü. Yine iktidar meselesine geleceğim. Sizin böyle bir iradeniz varsa, güçlüyseniz, kendinize güveniyorsanız, bence Orhan Pamuk’tan rahatsız olmazsınız. Biz güçlüysek Orhan Pamuk gibi insanların yaptıkları şeyler solun gelişimine az ya da çok hizmet eder. Ama bugün sol güçlü olmadığı için bizden olması gereken birçok insan başka yerlerdeler ve başka şeylere hizmet ediyorlar. Aydın Çubukçu’nun farklılığını biraz böyle değerlendirmek lazım diye düşünüyorum. İnsanları iterek ne kadar gideceksin. Birilerini iterek değil, kendi politikamızı netleştirerek ayrışma yaratırsak daha sağlıklı bir çizgiye otururuz.

Burada TKP’ye biraz dokundurayım. TKP bir yanıyla çok doğru şeyler yapıyor. Her vesileyle imza toplamalar, ikide bir miting düzenlemeler… Bunlar mücadeleyi bir yere hapsetti. TKP “Abi ben burada yokum” dedi. “Ben politik bağımsızlığımı göstereceğim” dedi, sürüden ayrılmayı tercih etti. Doğru buraya kadar, ama bunu yaparken yalnızlaşmayla birlikte tercih etti. Adında komünist olan bir örgütün dostlarına sırt çevirme lüksü olamaz. Nitekim bugün yine ortak adaylarda birleşme niyeti göstermesi doğrudur.

“Çatı Partisi”ni olumlu görüyorsun galiba?

Evet, önemsiyorum. Biz SAV’da solun bazı ileri gelenlerini topladık, tartışmalar düzenledik. Orada gördüm ki bu insanlar birbirleriyle daha önce konuşmamışlar. Birbirlerinin bazı fikirlerini daha yeni duyuyorlar. İletişimi artırma anlamında bu fikri önemsiyorum. Bu tartışmalar kitle önünde yapılırsa çok fayda sağlar diye düşünüyorum. Ama asıl neden bu da değil. Tabanda eyleme dayalı bir birliktelik kurulabilirse taban birleşecektir. O zaman Ufuk Uras gibiler de daha rahatlıkla ayrışacaktır.

Ama Uras olsun DTP yöneticileri olsun kurnazlıkta üst düzeydeler. Böyle birlikteliklerde istisnasız biçimde en başta EMEP kazık yiyor. En son İzmir’de Levent’i üç kağıda getirdiler. Ya yine kapalı kapılar ardında üç beş kişi bir araya gelip sonra kitlelere “İşte partiniz budur, bunlar da adaylarınız” derlerse?

İzmir konusunda dediğin doğru. Kapalı pazarlığa gelince. Yine böyle bir şey olduğunda taban reddetmeli. Ve bunu deklare etmeli. Öyle bir şey gördüğümde ben kişi olarak bulunduğum her ortamda bunu seslendirerek “hayır” demeyi düşünürüm.


Site Meter

18 Haziran 2008 Çarşamba

ERGİN YILDIZOĞLU'NUN KARŞIDEVRİMCİLER ÜZERİNE CUMHURİYET KİTAP'TA ÇIKAN YAZISI

13 Haziran 2008

“Karşıdevrimciler”(*)

Kaan Arslanoğlu’nun Nisan ayında yayımlanan Karşıdevrimciler başlıklı romanı, ilginç bir tarihsel ana, bu anın içinde yeniden patlak veren bir ideolojik kültürel mücadeleye denk geldi; hem de bir edebiyat yapıtına yakışır bir biçimde taraf olarak…

Bu yıl “1968 olayı”nın 40. Yıl dönümü dünyada daha önce hemen hiç görülmeyen bir ilgi, heves ve aynı zamanda kimi çevrelerde de büyük bir nefretle anılıyor. Bu “durum” bir rastlantı değil. “1968 olayı” söner, onunla yükselen devrimci dalga geri çekilirken, oluşan toplumsal şekillenmenin, ki ben bu şekillenmeyi tanımlarken “restorasyon” kavramını kullanmanın anlamlı olacağını düşünüyorum, yarattığı ekonomik, ideolojik hatta kültürel biçimler, yeni kimlikler, son yıllarda, giderek ve hızlanan bir biçimde etkinliklerini yitiriyorlar. Bu bağlamda bütünsel bir krizden, daha doğrusu kapitalizmin yapısal krizinin yine “bütünsel” (tüm çelişkilerin birden keskinleşmeye başladığı) bir tarihsel an yaratmaya başladığından söz edilebilir.

Bu “bütünsel” an içinde, Zizek’in bir deyimini ödünç alırsak, “sembolik sistemin verimliliğini” kaybetmeye, yeni anlam arayışlarının gündeme gelmeye başladığı söylenebilir. İşte “1968 olayı”na ilişkin bu canlı ilgi ve nefretin nedenlerini bu verimlilik kaybında aramak gerekiyor.

“1968 olayı” olarak bilinen kabaca 1967-73 arasını kapsayan dönemde Avrupa’dan Amerika’ya, Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya, hatta Çin’e kadar, aydınlar, öğrenciler işçiler, birden bire, “yaşam dünyalarıyla” daha önce görülmeyen yoğunlukta ilgilenmeye, toplumsal yapıyı, verili sembolik verimliği, kurumları davranış biçimlerini ve vaat edilen gelecek “projelerini” sorgulamaya başladılar. Türkiye’de bu süreç bir askeri darbeyle kesintiye uğratılmaya çalışılmış olsa da 1970’lerin sonuna kadar devam etti, ancak ikinci ve çok daha şiddetli bir askeri darbeyle kesilebildi.

İnsanlar, bu sorgulama içinde toplumla, birbirleriyle yeni ilişkiler kurdular, yeni kurumlar, yeni söylemler, anlamlar oluşturdular, eleştirel teoriyi, insanlık kültürünün sınıfsal ilişkilere karşı mücadele geleneğini yeniden canlandırdılar.

Alain Badiou’nun son yıllarda giderek daha fazla ilgi çekmeye başlayan teorik ürünlerinin[[1]] ışığında yaklaştığımızda, “1968 olayı”nın, “yapı içinde” birden bire patlak verdiğini, bu patlamaya ait yeni bir “hakikati”, bu “hakikatin” de kendi öznesini yarattığını görebiliyoruz.
Bir başka açıdan yaklaşıldığında, olayın, “1968 olayı”nın, yapıya ait çok sayıda pasif bireyi aniden, hiç beklenmedik bir biçimde ve şiddetle yapıdan kopararak yeni “öznelere” dönüştürdüğünü de söyleyebiliriz. Bu yeni “doğan” özneler, yeni doğan “hakikate” sadakat beyan eden özneler olacaktı kaçınılmaz olarak.

“1968 olayı”, her “olay” gibi bitti. Ama yarattığı özneler tarih sahnesinde, bu sadakat ve sorumlukla yapıya karşı mücadeleye, diğer bir değişle sözcüğün gerçek anlamıyla siyaset (siyaset ancak yapıya karşı yapılır) yapmaya devam ettiler. Olaya baştan karşı olanlar da olayın toplumsal bellekte ve kurumlarda bıraktığı izlere ve bu öznelerin siyasi projelerine karşı direnmeye devam ettiler.

Ancak kısa sürede bir üçüncü kategorinin de oluşmaya başladığına şahit olduk. Bu kategoriyi giderek olayın gündeme getirdiği ya da yeniden canlandırdığı siyasi projeyi yadsımaya, ondan uzaklaşmaya, giderek de yapının içine geri dönerek özne olmaktan vazgeçmeye, hatta olaya karşı başından beri mücadele eden kesime katılmaya başlayanlar oluşturuyordu.

Bu “yapıya dönüş”, tam da Matrix filminde, yapıya (Matrix’e) karşı mücadelenin sıkıntılarına, tehlikelerine, özne olmanın tüm sorumluklarıyla sürekli, karar vermek durumunda kalmanın basıncına, Mobious’un deyimiyle, “gerçeğin çölüne” dayanamayarak, Matrix’e geri dönmeyi seçen Cypher’nin tutumunu andırıyordu. Ama Matrix’in rüya alemine, “iyi bir noktadan”, bedensel hazlarını tatmin edebilecek bir koşulda geri dönebilmek için ödenecek bir fiyat olacaktı, doğal olarak: “Hakikate” ihanet!

“İhanet”, bunun için de, “etkin” özneden, “pasif” bireye dönüşmeyi başarmak, ilk anda sanıldığı kadar kolay bir iş değildir. Maurice Blanchot’un işaret ettiği gibi en zor olan bireyin fiziksel intiharı, biyolojik varlığına son vermesi değil, kendini öldürmesi değil, öznel intiharıdır: Kimliğini silerek bir yenisini edinmek. Bu uzun ve ağrılı bir süreçtir. Bireyi eski kimliğini terk ettikten sonra, yenisini kurabilmek için, hem kendine sembolik evren içinde yeni bir yer bulması, hem de hayali (imaginary) olanda, kendini yeniden belli bir tutarlılıkta oluşturması, gerekir. Diğer bir değişle, yeni biresy, yeni bir sadakat nesnesi (otorite merkezi vb..) bulmalıdır kendine…
Kaan Arslanoğlu’nun Karşıdevrimciler başlıklı çalışması, Matrix’e geri dönenlerin, toplumda yeni bir yer bulma ve sadakatlerini yeniden kurgulama, kendilerini yeniden hayal etme süreçlerini, kendilerine anlattıkları hikayeleri bir psikoloğun, mesafeli soğukluğuyla, diğer bir değişle başarıyla irdeliyor.

Karşıdevrimciler, ilginç, çözümleme sürecini geriye atmayan ama okuyucunun da ilgisini çekmeye devam edecek kıvamda bir gerginliği kitabın sonuna kadar koruyabilen, titizlikle inşa edilmiş bir izlek üzerine kurulmuş. Arslanoğlu’nun, duru ve minimalist sayılabilecek anlatısı okuyucunun, kendine sunulan karmaşık psikolojik denklemleri, örneğin ana karakterin yaşadığı radikal ve bilerek seçtiği kimlik değişimini izleyebilmesini ve çözümüne bizzat katılmasını kolaylaştırmış.

Kaan Arslanoğlu’nun, “1968 olayına” sadakatini korumaya devam ettiğini düşünüyorum. Bu nedenle, bu sadakati terk ederek, yapıya dönenlere, ilişkin, her ne kadar “karşı devrimci” sıfatını (son derecede haklı gerekçelerle) kullanmasına karşın, neredeyse empati derecesine ulaşabilen bir anlama çabasıyla yaklaşmayı başarması, bu karakterlerin yaşadıkları, yaşamaya devam ettikleri sürecin ne kadar acılı, hatta trajik bir dönüşüm olduğunu bir an bile unutmaması bence özellikle önemli. Bu acılı sürecin en önemli yanı da, “olayı” unutarak yapıya dönmeye karar vermiş olanın ne yaparsa yapsın, olayın izlerini tümüyle silmeyi başaramaması ve başaramayacak olmasıdır. Bunu, silinemeyen izin sürekli bastırılmasının, yaşamın her anında çeşitli semptomlarla geri gelmesinden görebiliyoruz.

Öznenin “yapıya” geri dönerken yaşadığı intihar sürecini, “yapıda” kendine yer edinme yollarını, yapının bu tür intiharları kolaylaştıracak, maddi manevi ve finansal destek mekanizmalarını da, Karşıdevrimciler bize oldukça ayrıntılı bir biçimde gösteriyor. Bu anlamda Kaan Arslanoğlu’unun deyim yerindeyse dersini iyi çalışmış olduğunu söyleyebiliriz.

Ama bence Kaan Arslanoğlu bu çalışmada bir şeyi daha göstermeyi başarıyla gerçekleştiriyor. Bir kere, “olaya” sadakat terk edildikten, “yapıya” karşı eleştirel duruş ortadan kalktıktan sonra, demokrasi, bireysel özgürlükler gibi kavramlar, “toplumsal kurtuluş” aracı olmaktan çıkıp, düzenin en büyük, en yaygın adaletsizliklerinin gizlenmesinin, sürdürülmesinin aracı haline geliyorlar. O zaman da, kendimizi, adeta Orwell’in 1984’ünün, yalanlardan oluşmuş, her kavramın tam tersi bir anlam taşıyan dünyasını andıran, bir sembolik evren içinde buluyoruz.
“Karşı devrimciler” bir sanat yapıtı olarak, bu kabusun dünyasına ışık tutmayı başarıyor, yapıya karşı eleştirel mesafesini koruyarak toplumsal işlevini yerine getirmiş oluyor.

Tüm bu güçlü yanlarına karşın, Olaya sadık kalanlar, devrimciler söz konusu olduğunda, kurgulanan karakterlerin, Türkiye solunun, tipik değil, azınlığını oluşturan, sektler, dar çevreler ve tüm siyasi faliyetlerini polisle ölümcükl bir köşe kapmaca oyununa indirmiş kesiminden seçilmiş olması, “Karşıdevrimciler”in bence en zayıf yanını oluşturuyor. Çünkü, “devrimciler” özne olarak kalmayı, “gerçeğin çölünde” yaşamayı seçenler, bir kez izlek içinde okuyucuya sunulduktan sonra, ister istemez, son tahlilde yapıya dönenlerin anlaşılmasında önemli bir işlev üstlenmek durumunda kalıyorlar. Seçilen örneklerin bu anlaşılma sürecini, Kaan Arslanoğlu’nun tüm ayrıntılı gözlemlerine ve dikkatli çözümlemelerine karşın kimi zaman aksattığını düşünüyorum.

Sonuç olarak, Karşı devrimciler, “1968” olayının sonrasına ve “özne” olmaktan, yapıya, pasif birey olmaya geri dönüş süreçlerine ilişkin, duyarlı, dikkatli, esas olarak da başarılı bir çalışma.
“Karşıdevrimciler”in, okuyucusuna, salt “dönenlerin” zaaflarını, bu zaafları kendilerinden gizleme stratejilerini değil, bizzat kendi zaaflarını ve özlemlerini de anlayabilmek, buna karşılık, bir ahlak dersindeymiş hissine kapılmadan bunlarla, karşılaşabilmek açısından yardımcı olabileceğini de düşünüyorum.

[1] Alain Badiou, L’Etre et Evenement, Edition du Seuil, 1988, (Being and Even, 2005) Continuum; Le Siecle, Edition du Seuil, 2005 (The Century, Polity Press 2007)

[*]Kaan Arslanoğlu, Karşıdevrimciler, İthaki yayınları, Nisan 2008


Site Meter

12 Mayıs 2008 Pazartesi

TURGAY FİŞEKÇİ'NİN Cumhuriyet'teki YAZISI

KARŞIDEVRİMCİLER

Kaan Arslanoğlu 1980 sonrası toplumsal hayatımızı edebiyata taşıyan -Oya Baydar’la birlikte- önde gelen iki isimden biri. “Karşıdevrimciler” (İthaki Yayınları), 1988’de yayımlanan ilk romanı “Devrimciler”den bugüne onuncu romanı.

Yirmi yılda on roman. Her iki yılda bir yeni roman yazmış Arslanoğlu. Arada yine ülkemizin geçirdiği büyük sarsıntıların toplumsal ve insani dünyaları nasıl etkileyip değiştirdiği üzerine yazdığı düşünce kitapları da var.

Kaan Arslanoğlu, geleneksel bir çizgide, bir hikâye anlatmak için roman yazmıyor; eski deyimle “tezli roman” denilen, bir düşünceyi savunmak, açıklamak, okurlara iletmek için yazıyor.

Nedir Kaan Arslanoğlu’nun romanlarındaki tez?

Kaba bir tanımlamaya gidebilmek güç. Ama şunu söyleyebiliriz: 1980’den bugüne ülkemiz ve dünya yeni bir döneme girdi. Bu dönem insanoğlu için de, onun üzerinde yaşama alanı bulduğu yerküremiz için de pek olumlu bir süreç değil. İnanılmaz boyuttaki bilimsel ve teknolojik gelişimlere karşın, insanlığın düşüncede ve pratikteki olumlu birikimlerinin yok sayıldığı; daha vahşi, yok edici bir dünya düzenine ulaşıldı. Bu acımasızlığın geldiği noktada ise insan soyunun da, yerkürenin de varlığı tehlikede.

“Kuşbakışı“, “Yoldaki İşaretler” ve geçen yıl yayımlanan “Sessizlik Kuleleri -2084-” bu sorunlara küresel ölçekte yaklaşan romanlardı.

“Karşıdevrimciler”, ülkemizin bugününde hemen her gün türlü gazetede yazılarını okuduğumuz, akşamları televizyon kanallarında karşımıza çıkan günümüz “aydın”larının yaşamlarından kesitler getiriyor. Kimileri üniversitede öğretim üyesi olmuştur, kimi parti başkanı, kimi türlü vakıfların yöneticisi.

1980 darbesinin cezaevlerine, işkence odalarına, yurtdışı sürgünlere gönderdiği, arkalarında öldürülmüş, sakat bırakılmış yakınlar, arkadaşlar bırakan aydınlar, bu derin yenilginin intikamını alır gibi, yıllar içinde sol görüşlü ama iktidar çevreleriyle içli dışlı “liberal”lere dönüşmüşlerdir.

“Değiştiremiyorsak düzeni, bu kadar mı kulu kölesi kesilmek lazım?”

Üstelik artık “oyun” küresel ölçektedir. Küresel güçler, her şey gibi insanları, düşünceleri, siyasal oluşumları da kendilerinin bile sezemeyeceği inceliklerle alıp satmakta, süreci istedikleri gibi yönlendirmekte hiç zorlanmamaktadırlar.

“Karşıdevrimciler”de karşımıza çıkan “devrimciler” işte böylesi bireylerdir.

Kaan Arslanoğlu, yalnızca roman yazmış olmak için roman yazmıyor. Onun derdi başka. Toplumumuzun, insanlığın içinde bulunduğu çıkmaz yola, insani bir çıkış yolu gösterebilmek. Bunun için temel araçlardan biri de yalansız olabilmek. İçine gömüldüğümüz, kuşatıldığımız, inandırıldığımız yalanlardan kurtulmak.

Bunun için sorgulayıcı, ufuk açıcı düşünceler koyuyor okurun önüne. Gerçek diye bildiğimiz şeylerin başka yüzleri olabileceğini gösteriyor.

Tezli romanlar yazması, örnekleri edebiyatımızda çok görülen, düşünceye boğulmuş, zor okunan metinler ortaya çıkarmıyor. “Karşıdevrimciler”, ilginç olay örgüsü, birbiri içine geçen ajanlık, cinayetler, kayıplar vb. ögelerle kolay okunan, sürükleyici bir roman.

Ama Kaan Arslanoğlu’nun asıl önemli yanı, günümüzde söylenmeyeni söylemesi, dillendirilmeyeni dillendirmesi. Önümüze, yaşadığımız günleri sorgulamamızı sağlayacak pencereler açması.

Bu özelliği, onu günümüz edebiyatında benzersiz bir konuma yükseltiyor.
7.5.2008


Site Meter

27 Kasım 2007 Salı

TÜRKİYE POLİTİK ARENASINDA KİM KİMDİR?

(99 Cümleyle Gerçekler)

Değerli Dostlar,
Okuyacağınız bu yazının altta İngilizce çevirisi var: Who is Who İn Turkey’s Political Arena. Yazıdaki görüşlere az çok katılıyorsanız, bu İngilizce metni tanıdığınız yabancılara veya internet yollarına gönderirseniz hiç fena olmaz. Sevgilerimle

Küresel kapitalizm dünyada doğal yaşamı sona sürüklüyor.
Zengin devletlerin gündeminde bu yok edişi değiştirmek yok.
Onlar sadece “demokrasi” dersi veriyorlar bütün ülkelere.
ABD ve AB bu konuda da birbirinden çok farklı değil.
Demokrasiden anladıkları tüm ülkeleri daha sıkı bir egemenlik altında tutmak.
Her ülkede kendileriyle işbirliği yapacak tercihan parlamenter demokrasiye inanmış güçleri geliştirmek.
Demokratlaşmayan ülkeleri işgal etmek, demokratlaşmayanları kitle halinde imha etmek de bu kutsal amacın gereği.
Türkiye’ye gelince:
Batılı özgürlükçülerin büyük çoğunluğu Türkiye’ye de bu açıdan bakıyor.
Bizim gerici bildiklerimiz Avrupalı sıradan solcu için ilerici.
Bizim anti-emperyalist saydıklarımız Batılı liberal için faşist.
ABD ve AB Türkiye’de de medya ve entelektüeller içinde kendine bağlı güçlü iktidarlar yarattı.
Bu odaklar kendi ideolojileri doğrultusunda bilgiler veriyorlar dışarıya.
Dışarıdan da onlara Türkiye’yi nasıl görmelerinin tercih edildiği noktasında yönlendiriliyorlar.
Sonuçta ortaya Türkiye’deki anti-kapitalist anti-emperyalist çevrelerin gördüğünden çok farklı, çarpık bir tablo çıkıyor.
Bizim bulunduğumuz ağaçtan ülkedeki bazı siyasi oyuncular şu özellikleriyle göze çarpıyor:
AKP: İktidardaki Parti.
Ülkenin en büyük siyasi gücü.
Son seçimde yüzde 47 oy aldı.
ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin kilit oyuncularından.
Ilımlı İslam modelinin uygulayıcısı.
Ordu’ya karşı çıkıyor, ABD ve AB tarzı demokrasiye yakın görünüyor.
Bu yüzden iktidar partisi Avrupalı için ilerici.
Oysa AKP demek ABD işbirlikçisi takiyyeci radikal tarikatlar demek.
Yani bize göre bölgedeki en tehlikeli gerici güç.
Laik sistemi için için parçalıyorlar.
Ordu’ya muhalif tavırları sadece bundan kaynaklanıyor.
AKP liderleri ve taraftarları çoğunlukla açgözlü, kaba, usul adet bilmeyen kültürsüz erkekler
Kadınları aşağı tabaka olarak görüyor ve onları örtünmeye zorluyorlar.
Ilımlı islam hareketi gerçekte Hitler-Mussolini’nin tabandan yükselen faşizmine çok benziyor.
PKK (Kürt gerillalarının yasadışı partisi) Onun Yasal Partisi ve Kürt Milliyetçileri:
Birçok batılı onları özgürlük savaşçısı olarak tanıyor.
Türkiye’deki radikal solcuların büyük bölümü de öyle.
Tek kesitten bakıldığında bu görüş haklı gibi.
Sol söylem kullanıyorlar ve ezilmiş bir halkın temsilcisi olma iddiasındalar.
Avrupa’daki Kürt nüfus içinde güçlü biçimde örgütlüler.
Mali gelirlerinin büyük kısmı Avrupa’dan geliyor.
Bağışlar, Avrupa fonları, kara para faaliyetleri…
Örgütün Avrupa devletleri, politikacıları ve gizli servisleriyle yakın bağları mevcut.
Buna son on yılda ABD ile yakın işbirliği de eklendi.
PKK, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nde kullandığı önemli bir güç.
Bu “özgürlük savaşçıları” nedense tüm emperyalistlerin (İsrail dahil) gözdesi.
Öte yandan Türklerle yüzyıllardır birlikte yaşayan Kürtlerin birçok yönden hak mahrumiyetleri de inkar edilmez gerçek.
Türkiye devleti, hükümetler ve Türkçü faşistler bugüne kadar bu gerçeği inkar etmeyi tercih ettiler.
Ama Avrupalının bilmediği nokta şu:
Başlangıçtan beri Türkiye oligarşisinin içinde yarı-feodal, kapitalist Kürt hakim sınıflarının da bulunduğu.
Ayrıca Kürtlerin büyük çoğunluğunun Türklerden ayrılmak istemediği...
En az 15 milyon Kürt Batıda Türklerle birlikte kardeşçe yaşıyor.
Bir bölümü Türkler ve öteki etnik gruplarla melezleşmiş durumda.
Tam ayrılığı PKK bile çok yerde ifade etmiyor.
Buna rağmen PKK, 25 yılda 37 bin “insan yaşama hakkının” öldüğü bir savaş yürütüyor.
En az devletin çirkin uygulamaları kadar PKK da kirli bir terör politikası güdüyor.
Bunun sonucu: Türkiye’de düşmanlığa dayalı milliyetçilik karşılıklı olarak yükseliyor.
Sol söylemin halk içindeki etkisi giderek zayıflıyor.
PKK ve yandaşları da bir yerde sadece bu misyon için ayaktalar.
Kürt sorunu bir gerçeklik.
Fakat bu sorundaki emperyalist kışkırtmalar da bir gerçeklik.
İşbirlikçi Liberaller ve Hain Sol:
Liberalleşmiş radikal solla, baştan beri liberal olan solcular Türkiye’de kalabalık değiller.
Ancak medyadaki destekleri ve bazı kitle örgütlerinin başında bulunmaları nedeniyle sayılarının ötesinde etkililer. (Birçok köşe yazarı, TV yorumcusu, sendikacı, oda başkanı, ünlü yazarlar: Orhan Pamuk, Elif Shafak vs.)
Bu seçkinci özgürlük savaşçıları anti-kapitalist, anti-emperyalist mücadeleyi unutmuş durumdalar veya böyle bir kavramları zaten yoktu
Tek dertleri demokratikleşme.
Demokratikleşmenin önündeki en büyük engeli de Ordu ve milliyetçiler (sol yurtseverler de içinde) olarak görüyorlar.
Bu yüzden böyle solcular ve Amerikanseverler Avrupa’dan büyük sempati topluyorlar.
Söz konusu liberaller ısrarla milliyetçiliğe karşı olduklarını ifade ediyorlar, çünkü onlar için milliyetçilik faşizm demek.
Fakat kendileri gizli milliyetçiler (Kürt milliyetçiliğinin ve emperyalizmin milliyetçiliğinin destekçisiler).
Sıkıcı bir tarzda sürekli düşünce özgürlüğünden bahsetmelerine karşın medya ve edebiyat çevrelerinde oligarşik çeteler oluşturuyorlar.
Avrupalı entelektüelin en büyük açmazı Türkiyeli entelektüellerin de en büyük açmazı artık; hiçbir şeyi başkalarına bırakmak istemiyorlar.
Aynı anda hem toplum öncüsü, hem düzen yanlısı, hem tatlı yaşam aşığı, hem özgürlük savaşçısı, hem solcu, hem sosyalist, hem kapitalist olmak: Bu dünyada mümkün değil böyle bir şey, öte dünyanın fantastik gerçekliğinde mümkün olabilir.
Liberaller ve Liberal solcular cumhuriyeti tahribe uğraşıyorlar.
Solcu bilindiklerinden bu tutumları Türkiye’de sol söylemin halkça anlaşılabilirliğini çok azaltıyor.
En önemli görevleri gerçekte bu.
Ulusalcı (Yurtsever) Sol:
CHP (ana muhalefet partisi) bu grubun en büyük oluşumu sayılabilir.
Emekten, yoksul halkın sorunlarından pek az bahseden garip bir sosyal demokrat parti.
Tabanındaki anti-emperyalist duyarlılık üst yönetime doğru zayıflıyor.
Ama ulusalcı sol denince akla, daha küçük bazı sol gruplarla, Atatürkçü olarak bilinen dernekler, gazete (Cumhuriyet) ve dergiler çevresi akla geliyor.
Bugün Batı, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı örtülü bir savaş yürütüyor; bu da bir gerçek değil mi?
Eğer hakikat paranoyak iddialardan daha fantastikse, nerede paranoya başlar hangi gerçek sahtedir kimse bilemez.
Bu örtülü savaş için birçok neden sayılabilir.
Türkiye ve onun etki alanı emperyalizmin daha sıkı denetim altında tutmak istediği büyük bir pazar.
İkinci olarak, Türkiye oligarşisi Amerikalıların akıllı oğlanlarından kızlarından oluşsa da, halkın güdük yurtsever tepkileri bazen emperyalist girişimleri engelliyor.
Ulusalcı sol emperyalizme karşı mücadeleyi ön plana çıkarıyor, Kürt sorununa mutlak birlik açısından yaklaşıyor (kısmen bu sorunu yadsıyor).
Ordu’nun laik cumhuriyetçi gücüne ve devlet içindeki henüz AKP’ce tasfiye edilmemiş bürokratlara fazlasıyla güveniyor.
Ordu ve devlet içindeki zayıf anti-emperyalist eğilimleri kışkırtmaya çalışıyor.
Bu nedenlerle ulusalcı sol Avrupalılarca demokrasi düşmanı, hatta faşist olarak görülüyor.
Başka Bazı Politik Gruplar:
MHP (Klasik milliyetçi parti- Muhalefetin güçlü ikinci partisi).
Amerikan karşıtı radikal dinci gruplar.
Ayrıca iki adet küçük merkez sağ parti (bir zamanlar iktidardaydılar).
Gerçek Komünistler ve Sosyalistler:
TKP bu kategorideki en büyük örgütlü güç.
Daha küçük gruplar ve dağınık, örgütsüz halde çok sayıda insan bu başlık altında ele alınabilir.
Hepsi tüm ülkede yaklaşık 200 bin kişi...
Anti-emperyalist, anti-kapitalist mücadele ve sosyalizmi kurma hedefi onlar için öteki sorunların önünde en önemli görevler.
Demokrasi sorunu ve Kürt sorunu ancak böyle bir yolda çözülebilir.
Bu doğrultuda dayanılacak güç de halk güçleri, emek güçleridir.
Türkiye halkının kurtuluşu gerçek sosyalistlerin yeteneğine ve başarılarına bağlıdır.


Site Meter

WHO IS WHO IN TURKEY'S POLİTİCAL ARENA?

(The Truth in 99 Sentences)

Global capitalism is pulling the natural life of the world to its end.
There isn’t any item on the agenda of wealthy states to prevent this devastation.
They do nothing but teach democracy to all countries.
There isn’t much difference between the USA and the EU on that point either.
Their understanding of democracy is as a means to control other nations more stringently.
Their aim is to reinforce those groups which have the ability to cooperate well with them and preferably believe in parliamentary democracy.
To invade other lands and to massacre un-democratized people could be necessary for this holy purpose.
In relation to Turkey:
Most of the Western advocates of freedom look at Turkey from this point of view.
Some groups which we in Turkey know as reactionary, serve as progressive for European leftists.
Some people whom we regard as anti-imperialists are seen as fascists by European liberals.
The USA and the EU have created powerful allied communities in the intelligentsia and mass-media.
These circles are giving information abroad arising from their own ideology.
Also they are driven by foreign politicians as to how they should look at problems in the country.
As a result, some distorted pictures have emerged, very different from the pictures as seen by anti-capitalist groups in Turkey.
We are at the top of the tree from which the whole panorama and political actors are seen as follows:
The Justice and Development Party (AKP) : (Ruling party)
It is the most powerful political movement in the country.
The Party gained 47% percent of the vote at the last election.
The AKP is one of the main actors in the USA’s Great Middle-East Project.
Also it is the most important practitioner of the USA’s Moderate-Islam Model.
The AKP opposes the Turkish Army and pretends to believe in the EU’s and USA’s models of democracy.
Therefore the ruling party is seen as a positive force by Europeans.
However the AKP in reality consists of a covert group of fundamentalist sects operating as the loyal collaborators of the USA.
In other words the ruling party is the most dangerous political movement in the region.
This party is intent on destroying the secular system from within.
The contradiction between the AKP and the Turkish Army is revealed mainly on this issue.
The AKP’s leaders and supporters are mostly men who are greedy, crude and without manners or culture.
They see women as an inferior class and force them to cover their heads.
Actually the Modern-Islam movement looks like Mussolini or Hitler’s type of fascism, instructed from bottom to top.
The PKK ( the Kurdish guerillas’ illegal party); the DTP (its legal party) and Kurdish Nationalists:
Most westerners see them as freedom fighters.
Also, most of the Turkish or Kurdish leftists in Turkey suppose the same.
This opinion seems right when you look at the overview from only one cross-section.
Kurdish nationalists use leftist or liberal jargon and they see themselves as representatives of an oppressed nation.
They are well organised in European Kurdish society.
A very important part of the PKK’s income comes from Europe.
From donations, European funds and as black money…
The organisation has close relations with some state departments, intelligence services and politicians in Europe.
In the last ten years collaboration with the USA and CIA has been added to this.
The PKK is an important force that the USA is using in its Big Middle-East Project.
For some reason, the above mentioned organization is the favorite of nearly all of the imperialists (including Israel).
On the other hand Kurdish people (living with Turkish people for hundreds of years) have suffered deprivation of some rights.
The Turkish Republic, governments and Turkish civil fascists have preferred to ignore this reality until now.
But Europeans don’t want to know about these issues:
Kurdish half-feudal and capitalist upper classes have been in Turkey’s oligarchy since the begining.
The great majority of Kurdish people don’t want separation.
Nearly 15 million Kurdish people are living as brothers and sisters with Turks in the western regions of Turkey.
Some of them are interrelated with Turkish or other ethnic groups.
The PKK doesn’t always even express the demand for a separate state.
Despite all this, the PKK is going on killing in a bloody civil war in which approximately 37 000 “humans with the right to live” have died in the last 25 years.
The PKK is following terror strategies at least as dirty as those of the state.
As a result: nationalism is steadily increasing in Turkey due to mutual Kurdish-Turkish hostility.
The influence of leftist discourse in public opinion is diminishing year by year.
Perhaps the PKK and its supporters exist mainly for that purpose.
The Kurdish problem is a reality.
But imperialist provocations on that issue are also a reality.
Collaborating Liberals and Traitor Left:
Liberalized radical leftist and soft leftist liberals have never been numerous in the country.
But they are relatively more effective than their number (their qualities are excellent thanks God), because the mass-media supports them and some civil organisations are under their control (in their number are many columnists, presenters, trade unionists, heads of chambers, famous writers –Orhan Pamuk, Elif Shafak … etc.)
These elitist freedom fighters have forgotten anti-capitalist and anti-imperialist struggle, or they have never come across such notions anyway.
Democratization is their only business.
For them, the Turkish army and the nationalists (including the patriotic left) are the foremost barrier in front of democracy.
Therefore these types of leftists and American-lovers collect abundant sympathy from Europe.
These kind of liberals persistently state that they are against nationalism, because nationalism means fascism.
But they themselves are covertly nationalist (supporters of Kurdish nationalism, and the nationalism of imperialism).
They tediously go on about freedom of ideas, but themselves are members of oligarchic cliques in the areas of media and literature.
The biggest dilemma of the European intellectual is the same as the one of the Turkish intellectuals now; they do not want to hand over anything to anybody.
They want to be the leader of the society, the conformist, the epicurean, warrior of freedom, the leftist, the socialist and the capitalist all at the same time: It is definitely impossible on the planet earth; it may be possible in the fantastic reality of the other world.
The liberals and liberal leftists are trying to destroy the Turkish Republic.
Ordinary people in Turkey see them as leftist, so the probability of understanding real leftist discourse is diminishing day by day.
That is actually their mission.
Nationalist (Patriotic) Left:
The CHP (Republican People’s Party – the main oppositional party) may be supposed to be the biggest formation in this category.
As a social democrat party they are strange because they hardly mention labour and the affairs of poor people.
Anti-imperialist awareness among the grassroots grows weaker at the top of the party.
As a matter of fact, small leftist groups, parties and some civil organisations known as Kemalist (following Atatürk’s route) and some readers of newspapers and periodicals such as Cumhuriyet are known mostly as nationalist leftists.
Nowadays, Western capitalist civilisation is carrying on a covert war against the Turkish Republic: Isn’t this a reality?
If truths are more fantastic than paranoid claims, nobody can realise where paranoia begins, and which truth is false.
There may be many reasons for this covert war:
Turkey with its hinterland is a big market that imperialists want to control more effectively.
Secondly, although the Turkish oligarchy is composed of people who are reliable in terms of the USA, nevertheless the basic patriotic reflex of the Turkish people sometimes blocks regional imperialist initiatives.
The nationalist left gives priority to the anti-imperialist struggle, looking at the Kurdish problem from the point of view of united anti-imperialist resistance (though partly denying it).
They rely too much on the secular republican potential of the army as well as the state bureaucracy which has not yet been eliminated by the AKP.
The patriotic left tries to provoke moderate anti-imperialist trends in the army and the state.
For these reasons that kind of left seems to Europeans to be non-democrat and even fascist.
Some other political groups:
The Nationalist Movement Party (powerful second opositional party: classical nationalist).
Anti-American fundamentalists. (Relatively small groups)
And conservative (centre right): two small parties. (They were ruling parties 10 - 25 years ago).
Real Communists and Socialists:
TKP (Communist Party): the biggest organised movement in this category.
There are many non-organised people and some smaller groups may be mentioned under this item.
They make up approximately 200.000 people in total.
Beyond all their other aims, anti-capitalist and anti-imperialist resistance and the struggle for socialism are the most important duties for them.
The democratisation problem and the Kurdish problem can be solved only in this way.
The forces one should rely on are the workers and ordinary people.
The freedom of the people of Turkey depends on real socialists’ abilities and success.


Site Meter

27 Ocak 2007 Cumartesi

Scratches On The Face And The Terror of Pamuk

This article by Kaan Arslanoğlu is published in Cumhuriyet at 18.01.2007


Orhan Pamuk won the Nobel prize for his belief in freedom of thought and literature. Yet – ironically - the wave this award has triggered in the media has manifested itself as a very campaign against literature and free thought. Newspaper editors in chief, influential columnists and TV commentators, all by an overwhelming majority, expressed to us how pleased we should be and that we should not hesitate to embrace our Nobel Laureate. Moreover, people who had an aversion to Pamuk’s writings were accused of being simpletons, fascists, green with envy, or worst, in an odd campaign to discredit dissenters. In the end, many older established writers, once fiercely critical, ended up having to reluctantly endorse and celebrate the Pamuk phenomenon.

The extraordinary breakthrough of Orhan Pamuk, whom many in the literary establishment considered little more than an unexceptional writer, was indeed a triumph of marketing, advertising and above all good connections that deserve scrutinizing. After a barrage of international awards, the Nobel Prize was to be the cherry on top of the cream.

The first sentence of the self-help-book “NLP- The New Technology of Achievement” (1) published in the USA in 1994, reads: “This book will change your life”. Similarly the first sentence of Mr. Pamuk’s book “Yeni Hayat” (New Life) (2) published towards the end of the same year reads: “One day I’ve read a book and my life changed”. I do not suggest that Pamuk, who is apart from his skills in building up connections, a master of “uncredited referencing”, has been inspired by that book. Nevertheless, Mr. Pamuk’s success clearly has an American flair to it and it is not without pleasure to find similarities between his methods and the approach suggested in the book mentioned above and other flashy “how-to-succeed” books. Spielberg, who is one of the leading figures admired in the NLP book, has also touched success and fame through his sympathetic relationships with the Zionist movement; and this is just one of the resemblances. It’s no wonder that the frenzied admirers of the Nobel Laureate happen to be mostly domestic American sympathizers or americanist Europeans.

Among others, Cengiz Çandar, Hasan Cemal, Mehmet Barlas, Hadi Uluengin, the Altan family, Taha Akyol, M. Ali Birand, Murat Belge, etc. Still the most remarkable comment has been made by Serdar Turgut. After describing the detesters of Pamuk as a pack of barbarians and fascists, Turgut continues by saying that “the power that will boost Turkey are the brains of the ‘White Turks’ and the modern brand of nationalism they will nurture” (3). Yıldırım Türker’s article is even more hostile; it is a masterpiece of a manifesto pointedly directed at the middle-classes, that elegantly combines insults against those that dislike Pamuk’s works with rude gestures and foaming at the mouth.(4)


FREEDOM, BUT TO WHICH THOUGHT?

Yet the point I am trying to make is not to look into the differences between philosophically tangible achievements and brilliant but superficial achievements; it’s to ponder over the phenomenon in terms of freedom of thought. Many psychology books theorize on how to stop the vicious cycle of conflict breading conflict, born from ancient beliefs, prejudices and hostilities within groups, societies and nations. As indicated in the well-known work of Muzaffer Şerif, hostility between groups can be lessened by making the opponent groups collaborate in pointing them towards a mutual enemy. (5)

In my opinion, the mutual enemy is global capitalism that leads the world into biological extinction. However, since the proponents of globalism thoroughly know this, they provoke wars between nations, religions and local societies. The real enemy of the Turks, Kurds and Armenians is the provocation of the most primal emotions through demands of redrawing borders under the guise of “freedom”, “progress”, “redemption” and other popular slogans of the day. On one side Pamuk and the like, and on the other, forces promoting radicalism and fascism. It’s difficult to talk about the virtues of thought when primal instincts are reinforced.

Strangely enough, the media elite who celebrated Pamuk’s success in the name of literature and free speech and those tabloid TV and newspaper barons who seem intent on emptying the public’s minds are in effect one and the same. The same old usual suspects who can’t stand the proliferation of a single unchecked thought and who try to throw any controversial idea or any sparkle of wit into the waste bin just because they find it “marginal”. The local and international cartels of literature merchants for whom only a well marketed bestseller or a prize winner constitutes a “good novel”; and those whose very reason d’etre is nothing more than the outright regurgitation of the same policies that the EU commissioners once dictated to them.

The campaign that uses Pamuk as their poster boy has come to such a point that even admirers of the writer find themselves turned off by the ordeal. Suat Kınıkoğlu writes : “It is as if someone pushed a button and asked our media to facilitate the rehabilitation of Orhan Pamuk in the arena of Turkish public opinion. ”(6) Thus, even the basics become murky: who uses whom? Indeed, some are said to bolster their own success by riding the coattails of Pamuk; and in the process the writer’s persona and artistic individualism is all too happily sacrificed.

TWO NEW VICTIMS OF TERROR

Turkish society and societies of the world are decaying; so inevitably is literature. If I was asked to identify the literary critics I trust and admire the most, I would name, on the top of a short list, Semih Gümüş and Ömer Türkeş. But the heavy handed, gung ho terrorization of free thought that has become the Pamuk campaign, has evolved into such an overwhelming force that even they surrendered and were reshaped in the image of the status quo.

The same Türkeş who once called Pamuk a “pop-star” and wrote about the damage Pamuk’s marketing aproach may inflict on literature (7); now says that “it’s time to celebrate”. Similarly, Gümüş had always expressed his irritation of the exaggeration of Pamuk’s talents as a novelist (8). Now he talks about the gains the Nobel prize can bring to Turkish literature. Even worse, he announces him to be a writer of “solitude” who is only concerned about writing the truth as he sees it. What an insult to genuine lonesome writers! To put it in other terms, two men who previously declared that the game is rigged, suddenly decide to stand up and applaud the winning team of the same game. In effect, the behavior of these two respected critics can be viewed as a suicide of integrity for the love of Pamuk or likelier yet, they are the latest victims of the terror campaign against thought.

The “free thinkers”, who hate freedom of expression, use the very notions and thoughts that were achieved through altruistic self sacrifice with blood and sweat, against those that made these sacrifices. Just like the notions of ethics and decency which the big media outlets have turned into hollow clichés, that the ordinary masses and even psychopaths can chew like bubblegum. Even The Guardian (9) and the Independent, two of the most discreet newspapers of England, read the reactions against Pamuk from Turkey, as an act of fringe nationalists When Pamuk sinisterly describes his country as “Turkey is a savage country; there is no understanding for other religious, ethnic, linguistic communities. A wild land where there has been no civilization, where there is no room for different religions, languages and nationalities”, (10) the pro-American and pro-European “liberal elite” in our midst become satisfied. However, the same ears turn deaf to the ideas and opinions of most of the ordinary readers, of socialists, communists and patriotic leftists, all in the name of “freedom of thought”.

The entire notion of nice and peaceful freedom of thought is a deceitful concept. The reality is a never ending dirty war between irreconcilable ideas. Yes, oppressive laws may inhibit thought; but well before that closed minds in key places prevent them in the form of a “free” media which control the agenda and the nature and flow of information to the masses. The oppression is further escalated by a constant injection of fear, panic and confusion. Those who attempted rape, cry out showing the scratches on their face and condemning their victim’s aggression.


(1) Steve Andreas, Charles Faulkner, NLP Comprehensive, 1994
(2) Orhan Pamuk, İletişim, 1994
(3) Serdar Turgut, Akşam, 25.10.2006
(4) Yıldırım Türker, Radikal, 16.10.2006
(5) Peter Scott, C. Spencer, Psychology, Blackwell, 1998
(6) Suat Kınıkoğlu, Turkish Daily News, 13.12.2006
(7) Ömer Türkeş, Milliyet İnternet, 8.1.2004
(8) Semih Gümüş, Puslu Ada, T. İş. Kült. Yay. 2002
(9) Ian Traynor, The Guardian, 13.11.2006
(10) Fernanda Eberstadt, The New York Times, 4.5.1997

Site Meter