<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163</id><updated>2011-10-06T05:38:49.211-07:00</updated><title type='text'>Kapİtalİzm Dünyayi Bİtİrmeden Bİz Onu Bİtİrelİm</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>34</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-2734939035390718983</id><published>2010-06-29T05:52:00.000-07:00</published><updated>2010-06-29T05:52:18.805-07:00</updated><title type='text'>CUMHURİYET'İN SEÇKİNCİ KÜLTÜRÜ</title><content type='html'>SANAT CEPHESİ HAZİRAN SAYISINDA ÇIKAN YAZIM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ay ana dosya konusu olarak gazetelerin kültür-sanat sayfalarını ele almayı saptamıştık. Cumhuriyet Gazetesi bana düştü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlük gazetelerin her şeye rağmen en iyisi olarak gördüğüm Cumhuriyet’i bir yazar olarak on yıllardır eleştiriyorum. Geçenlerde yaptığım son eleştiri yine polemik konusu haline gelmiş, gazetedeki dostlar da hayli üzülmüştü. Burada daha dikkatli yazmaya çalışacağım, umarım yeni kırgınlıklara yol açmaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültür-sanat bölümü yine on yıllardır eleştiri oklarımdan çok nasibini almıştı. Derdim neydi, şimdi ne? Sanatçılar ortalama insandan daha bireyci ve daha bencildirler bana göre. Tabii her yazar kendi yapıtlarının medyada daha çok yer almasını ister, bu karşılığı bulamayınca öfkelenebilir. Ben de buna benzer tavırları göstermişimdir, ermiş değiliz, insanız ne de olsa. Ancak Cumhuriyet kültür sayfaları bana göre yapıtlarıma yeteri ve gereği kadar yer vermiştir. Birçok yayın yönetmeni altında birçok dönemde. Derdimin kişisel olmadığını anlatmak istiyorum. Yayın dünyasındaki eleştirilerin çoğu kırgınlıktan, küskünlükten kaynaklanır ve o nedenle de içlerinde dikkate değer, önemli öğeler taşısalar da yeterince ciddiye alınmazlar. Oysa küskünlük ve kırgınlık haklı olduğu ölçüde ayıp da sayılmamalıdır ve bu duyguları ifade eden tepkiler bazen her şeyi kabullenen ermiş tavrından daha kıymetlidir. Ne ki, buradaki eleştiriler kişisel tepki ürünü değildir, bir partili yazarca yazılsa da “parti tepkisi” değildir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte benim için yeni bir fırsat. Cumhuriyet Kültür’ü beğenmiyorum da, sorun bir bakalım, niye beğenmiyorum. 1 Nisan’dan 13 Mayıs’a dek 43 gün boyunca sayfaları inceledim. Saptamalarım şunlar: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet’in kültür-sanat sayfalarında edebiyat haber ve yorumlarına öteki sanat-kültür dallarından daha az yer veriliyor. Edebiyat esasen Kitap Eki’ne bırakılmış. Bunu bir olumsuzluk anlamında belirtmiyorum. Edebiyat haberleri genelde küçük boyutta giriyor sayfalara, bazen biraz büyüyebiliyor. Ancak önemli görülen haberler yer bulabiliyor. 43 gün boyunca iki haber büyük boyutta verilmiş. Günter Grass’ın ülkeye gelişi, toplantıları ve onunla söyleşi (3 ayrı gün). Aslı Erdoğan’ın Sait Faik hikaye armağanını alışı (2 ayrı gün). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel bilgi anlamında sayfaların dökümü şöyle: Devamlı yazan üç köşe yazarı var: Zeynep Oral, Ahmet Cemal, Turgay Fişekçi. Zeynep Oral, ayrıca büyük yer tutan haber-yorum yazıları da yazıyor. Oral, bölümün en sık ve aynı zamanda kelime hesabıyla en çok üreten yazarı. Oktay Ekinci: Mimarlık ve mekanlar üstüne düzenli uzun yazılar yazıyor. Öteki yazılar da daha çok, plastik sanatlar, sinema, müzik, tiyatroyla ilgili. Başlıca yazarlar Evin İlyasoğlu, Sungu Çapan, Zülal Kalkandelen, Ayşegül Yüksel, Aslı Selçuk, Alper Turgut, Ceren Çıplak… Bir de Ayşe Emel Mesci. Tüm bu isimler arasında Turgay Fişekçi’yi saymazsak çizgisi, çizgimize yakın tek kişi var: O da sonuncusu. Buradan ne demek istediğimi biraz ima etmiş sayılırım; fakat daha da açmak gerekiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En fazla yer kaplayan Zeynep Oral demiştik. Aslında Zeynep Oral’ın tarzını masaya yatırmak yüksek temsil özelliği nedeniyle Cumhuriyet kültür-sanatı anlamak için tek başına yeterli görülebilir. Evet, sol bir gazete olarak Cumhuriyet gazetesinin kültür sayfaları da neredeyse istisnasız solcularca hazırlanır ve sol bir renk taşır. Ama nasıl bir sol? Bu sol çizginin sosyalist bir çizgi olmadığı açık. Hatta anti-sosyalist yönü belirgin ölçüde baskın. Ama davamız kültür sayfalarını sosyalist çizgiye çekmek değil. Baştan izin vermemeliyim demagojiye. Bizim en genel anlamıyla sol gördüğümüz tavra-tutuma, Cumhuriyet Kültür’ün tavrı tutumu ne kadar yakındır, şimdi ona bakalım, problem buradadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Uluslararası İstanbul Film Festivali müthiş coşkusu, çarpıcı, şaşırtıcı, olağanüstü, sıradan ve görkemli filmleriyle… İnsanı büyüleyen, şaşırtan, gülümseten, kahreden, öfkelendiren, isyana teşvik eden, bilgilendiren, insanın filmleriyle… Antidepresan “ilaç”larıyla, mayınlı alanları, bağımsızlık ve özgürlük savaşlarıyla… Anılarla beslenen, umutlarla desteklenen, tartışmalarla zenginleşen sohbetlerle… Ama en çok, en çok, sokaklara taşan her yaştan “gençlerin” tam bir şölen havasını yaşamaları ve yaşatmalarıyla sürüyor…” (8 Nisan) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;43 günde Zeynep Oral’ın bulabildiğim en solcu paragrafı bu. Değerli Oral’a şunu sormak gerek: So what? Yani? Sanki dünya devrimci bir sanatın, devrimci bir sinemanın sert esen rüzgarlarıyla sarsılıyor ve düzene, adaletsizliğe başkaldırmış gençler arada biraz dinlenmek, moral güç toplamak için sinema salonlarına koşuyorlar, ardından barikatlara dönüyorlar!.. Zeynep Oral’la tanışmadık, yazılarından çıkardığım kadarıyla duyarlı, iyi bir insandır ve hayli de birikimlidir. Ayrıca Zeynep Oral gibi biri olmak çok isterdim, sırf göremediğim o görkem ve coşkunun hiç değilse bir parçasını fark edebilmek için. İzlemediğim filmlere bok atmak istemem, ancak takip ettiğim kadarıyla, dünyayı ve ülkemizi kan ve pislik götürürken hakikaten öyle filmler olsa ve bunca izleyicisi bulunsa, etrafın hali böyle mi olurdu ya!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP’ye Seçkinci Denir Ya!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zeynep Oral’ın başka bir makalesinden: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tatatatataaaaaaam... Kozan Kalesi’nin tepesinde, en yüksek kulenin dibindeki düzlükte çiçekler ve beyaz tüllerle donatılmış yüksek bir tak ve bir platform. Nikâh masası platformun ortasında. Platformun arkadaki fon görüntüsü Çukurova ve Toroslar. Önünde ise, sıra sıra dizilmiş sandalyeler. Hepsi beyaz saten örtülerle “giydirilmiş”, süslü beyaz fiyonklarla donatılmış. İskemlelerin arasından gelin arabasının varacağı yere kırmızı bir halı uzanıyor. Öğleden sonra saat üç buçuk. Hoparlörlerden enfes bir müzik yayılıyor... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İskemlelerde kaynaşmış, bütünleşmiş ama tuhaf bir kalabalık... Bir yanda hayatta güneş yüzü görmemiş de güneşi gördüğü an açılmış saçılmış, pembe beyaz hanımlar... En cart renkler içinde, mavi, mor, eflatun, turuncu taftadan geniş dekolteli uzun elbiseler içinde... Başlarında tüylü ya da çiçekli şapkalar... Öte yanda, daha koyu renklerde ama şıklıkta ve pırıltıda hiç de geri kalmayan Kozanlılar... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelin Rosa Mary İrlandalı... O da İrlanda’dan düğüne gelen 30 kadar aile ve arkadaşları gibi pembe beyaz. Damat Fatih Poyraz, Çukurova güneşiyle kavrulmuş yağız bir delikanlı, Kozanlı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözler araba yolunda, kaynaşmış toplulukta telaş artıyor... El kol ve beden diliyle konuşuyorlar... İşte gelin arabası, göründü, kıvrıla kıvrıla yamacı çıkıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelin arabadan indi alkış koptu. Belfastlılar ve Kozanlılar dalgalandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte Rosa Mary babasının kolunda kırmızı halıda yürüyor, arkasında bir örnek giyinmiş nedimeleri... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes yerini aldı. Müzik sustu. Başkan, öğütlerle espriler arası bir konuşma yaptı. Her derde deva Duru Çiftçi tercüme etti. İmzalar atıldı. Ayaklara basıldı. İki tarafın da anneleri, babaları ağladı. Arkadaşlar teselli etti. Çocuklar koşuştu. Herkes birbirine sarıldı.. Sarılıp sarılıp kucaklaştılar, öpüştüler. Bol bol fotoğraf çekildi. Müzik yine her yana yayıldı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıra tam şampanyaları patlatmaya gelmişti ki, benim konferans saatim diyerek fırlayıp kaleyi terk etmem gerekti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fellini ya da Emir Kustirica’nın filmleri, yaşadığım o güzelim ve büyülü gerçeklik karşısında inanın çok sıradan kalırdı... ” (11 Nisan)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, bu tarz sadece Zeynep Oral’a özgü değil ne yazık ki. Öteki yazarların çoğu da tarihin bir kesitinde sıkışıp kalmışlar. Sanki 80 darbesi sonrası yıllardayız. Sanki sadece sol siyaset üstünde değil, genel anlamda siyaset üstünde ağır yasaklar var. Sanki kültür-sanat sayfalarının yazarları her an yakalanıp içeri atılmanın korkusunu yaşıyorlar. Uzun paragrafları arasında azcık siyasi, azcık sol bir cümleyi ima yoluyla ifade ettiklerinde cuntacıların hışmına uğrayacaklar. Garip! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet’in kültür sanat sayfaları sadece Celal Üster döneminde değil, ondan önceki dönemlerde de öteki sayfalardan şizofrenik bir yarılmayla tümden ayrıydı. Gazeteyi alırsınız elinize, ülkenin ne kadar karanlığa sürüklendiğine dair, bazıları biraz abartılı kasvetli yorumlar, berbat haberler, boğucu bir tablo. Kültür sayfalarına gelirsiniz, siyasetten, toplumdan, halktan, sokaktan yalıtılmış, steril, şıkır şıkır güzel kokulu ortamlar... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlatabiliyorum artık değil mi? Sanat illa mücadele sanatı mı olmak zorunda? Hayır böyle bir iddiam hiç olmadı. Öyle sanat baskın çıksa iyidir de, mücadelesiz iyi sanatı da severiz. Sanat illa halkın içinde, sıradan insana hitap edebilecek biçimde mi olmak zorunda? Hayır, böyle bir iddiam da olmadı. Ama bu kadar elitizm? Bu kadar burjuva seçkinciliği ve artı piyasacılık?? Buradan devam edeceğiz, şimdi Oral’dan son alıntı: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sicilya’nın Ragusa kentinde Uluslararası Rotary Kulüpleri tarafından düzenlenen, Palermo Universitesi ve Ragusa Belediyesi’nin işbirliğiyle gerçekleştirilen “Akdeniz: Uygarlıkların Özü” başlıklı toplantıda, bir hafta boyunca birlikte çalışmış; kendi ülkeleriyle “Akdenizli olmak” ilişkisini tartışmışlardı. Rotari Kulüpleri’nin gençlik kollarına yönelik bu etkinliğe katılabilmek için ülkelerinde sınavlardan, elemelerden geçmişlerdi. Onlara rehberlik eden 8 konuşmacıydık: İspanya, Fransa, İtalya, Yunanistan, Mısır, İsrail, Fas ve Türkiye’den öğretim üyeleri ve yazarlardık...” (18 Nisan)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka Bir Yaklaşım Mümkün!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlişkileri ve tavrı bundan daha iyi özetleyebilir miyim? Yanlış anlaşılmasın bu ilişkilere ve tavra bir genel sol gazetede hiç yer yok demiyorum. Ama bu tavır yazıların onda dokuzunun tavrıysa? Ben yanıtlamayayım, siz yanıtlayın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turgay Fişekçi örneğin aşağıdaki paragraflarda keskin bir solculuk ve komünizm propagandası mı yapıyor? Hayata bir sanatçı olarak şöyle bir bakış içinde çoğunlukta görmek istediğimiz budur ve onu yansıtıyor: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şu ekonomik göstergeler denen sayıları ya da olguları nasıl yorumlamak gerektiğini de anlayabilmek güç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen her gün basın yayın organlarında Yunanistan’ın battığı, Türkiye’nin ise çok iyi durumda olduğuna ilişkin haberler yayımlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birleşmiş Milletler’in İnsani Gelişmişlik Endeksi’ne bakıyorsunuz, dünyadaki 177 ülke arasında Yunanistan 25., Türkiye 79. sırada. Türkiye cinsiyet eşitsizliğinde daha da diplerde, 111. sırada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çıplak göz de aynı şeyi söylüyor: Meriç’i geçer geçmez, motosikletler üzerinde dolaşan, kahvelerde, lokantalarda erkeklerle eşit oranda yer alan kadınlarla karşılaşıyorsunuz. Yaşamak eylemi, ortak bir şenliğe dönüşmüş. Meriç’in beri yanında ise kadın toplumsal hayattan elini çekmiş; kahvede, sokakta erkek egemen, yoksul, mutsuz bir toplum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1971 askeri darbesi olduğunda, sıkça yinelenen bir ekonomik hedef vardı: 2000 yılında Türkiye, İtalya ile eşit gelişmişlik düzeyine erişecek, deniyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl 2010. İtalya ekonomik büyüklük bakımından bizim iki katımız, kişi başına düşen gelir bakımından üç katımız, dışsatımı bizimkinin dört katı, İnsani Gelişmişlik Endeksi’nde, yeryüzünün en yaşanılası 18. ülkesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çıplak göz de aynı şeyi söylüyor: Ülkenin kuzeyinden güneyine, bir uçtan bir uca ekilmemiş, işlenmemiş bir karış toprak yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Nisan sabahı, Vatan gazetesinin manşetine bakıyorsunuz, ülkemizin en verimli tarım alanlarından Gediz Ovası boydan boya satılık tarla ve traktör tabelalarıyla donanmış. Çiftçilerimiz hacizlerle, hapislerle boğuşuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de şunu anlamalı: Gelişme, kalkınma yalnızca sayılarla olmuyor. Gelişmenin insani olabilmesi gerek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz yirmi beş yıl önce kent içi ulaşımda elektrikli troleybüsleri kaldırdık. İtalya hâlâ kullanıyor. Otobüsler de doğalgazlı. Onların kentlerinde hava pırıl pırıl, tertemiz; bizde Taksim’de, Kadıköy’de, Üsküdar’da, kim bilir daha nerelerde, kentlerin en işlek alanlarında belediye otobüslerinin saldığı egzoz gazlarından zehirlenmeden yürüyebilmek mümkün değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hangisi gelişmişlik, hangisi insani?” (14 Nisan) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayata böyle bir bakıştan güzel sanat çıkar. Sol sanat çıkar. Böyle bir çizgi Cumhuriyet’te hakim olsa diyecek az şeyimiz kalır. Hatta Ahmet Cemal’in, topluma uzak ama hiç değilse erdemli havasına da fit olabiliriz: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ve bu arada: Artık herhangi bir büyüklüğü arayan ve isteyen de kalmadı. Şimdi çoğunluk, her alanda kalıcı büyüklüğün değil, ama isterse sadece birkaç aylık veya bir yıllık olsun, bir anda uçup gidebilecek ünün peşinde. Böylesi, bir yanardağın birkaç saatte koca bir kıtayı karartabildiği bir dünyada, çok gerçekçi diye nitelendirilmeyi hak eden bir tutum olabilir!” (23 Nisan) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii Ayşe Emel Mesci’nin şöyle bir yaklaşımı tercihimizdir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Günümüzde tarihle yüzleşme adına yapılan tartışmalar içinde, tüm bu mücadele ve onu vermiş fedakâr insanlar, çok büyük bir komplo içinde kullanılmış piyonlar olarak sunulmak isteniyor. Buna hiç katılmıyorum. O gençlerin hiçbir çıkar gütmeden, bu yurdun makus talihini değiştirebilmek için tarihin öznesi haline gelmeye çalıştıkları unutulursa yakın tarihimiz doğru anlaşılamaz diye düşünüyorum” (19 Nisan) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atlanan Haberler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı dönemde kültür sayfalarında İşçi Filmleri festivaline yeterli sayılabilecek yer verilmiş. Bu güzel. Emek Sineması’nın yok edilmesine karşı eylemlere de çok yer verilmiş, o da güzel. Haber seçimi önceliklerinin hepsi için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Örnek ver, dediğinizi duyar gibiyim. Hani bu dönem çok sol, sosyalist sanat etkinlikleri gerçekleştirilmiş de Cumhuriyet mi vermemiş, diyebilirsiniz. Bakın kültür sayfalarına en azından şu haberlerin girmesi, geniş olarak girmesi gerek diye düşünüyorum: Başbakan’ın edebiyatçıları çağırması, bir bölümünün gitmesi, tartışmalar, bir bölüm edebiyatçının protesto etmesi. Görülmeyecek bir haber mi bir kültür sayfası için? (Davete Cumhuriyet’ten üç yazarın da katıldığı gizlenmek istemiştir belki.) AKP’nin açtığı kısa film yarışması ve ona karşı açılan kampanya. Ataol Behramoğlu’na karşı AKP’nin açtığı dava ve Behramoğlu’na destekler. Volkan Konak’ın, Pepsi reklamını geri çevirmesi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi dönelim edebiyat için seçilen en önemli haberlere: Günter Grass. Adam Ermeni ve azınlıklar meselesiyle ilgili gelmiş ve bize “tarihinizle yüzleşin” buyruğu veriyor. Cumhuriyet geniş geniş o samimiyetsiz görüşlere yer ayırıyor. Şizofreni dediğim şey bir de bu işte. Ve görüşmeyi yapan kişi “Beyefendi siz Naziliğinizi daha geçenlerde itiraf etmek zorunda kaldınız, bu nasıl tarihle yüzleşme!” diyemiyor. Öteki Aslı Erdoğan haberi. Bir ödül koyarsınız, o ödülün büyük ödül olduğunu bir şekilde topluma kabul ettirirsiniz, kendinize göre bir jüri oluşturursunuz, kendinizden bir yazara ödülü verirsiniz, o da önemli haber olur. Cumhuriyet onu seçer iki gün verir, vermek zorundadır, çünkü haberdir! Anlatabildim mi sonunda? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu zihniyetin baskın bulunduğu soldan sol, sanat çıkmaz, iyi sanat da çıkmaz. Okur böyle istiyor denir. Yanlış. Okuru bu hale getiren seçkinci-piyasacı kültür çizgisidir bence. O çizgi gazeteyi sattırır mı peki? Bir yere kadar. Çok da sattırmadığı ortada. &lt;br /&gt;&lt;!-- Site Meter --&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s41.sitemeter.com/stats.asp?site=s41kartal" target="_top"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img alt="Site Meter" border="0" src="http://s41.sitemeter.com/meter.asp?site=s41kartal" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;!-- Copyright (c)2009 Site Meter --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-2734939035390718983?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/2734939035390718983/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=2734939035390718983' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/2734939035390718983'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/2734939035390718983'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2010/06/cumhuriyetin-seckinci-kulturu.html' title='CUMHURİYET&apos;İN SEÇKİNCİ KÜLTÜRÜ'/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-7900744371530601555</id><published>2010-06-09T11:53:00.000-07:00</published><updated>2010-06-09T11:53:37.382-07:00</updated><title type='text'>HALİS DOKGÖZ'DEN BİR KARİKATÜR</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/TA_jGc35UcI/AAAAAAAAAKI/tH651_PzgE8/s1600/kaan%5B1%5D.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="300" qu="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/TA_jGc35UcI/AAAAAAAAAKI/tH651_PzgE8/s400/kaan%5B1%5D.jpg" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-7900744371530601555?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/7900744371530601555/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=7900744371530601555' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/7900744371530601555'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/7900744371530601555'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2010/06/halis-dokgozden-bir-karikatur.html' title='HALİS DOKGÖZ&apos;DEN BİR KARİKATÜR'/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/TA_jGc35UcI/AAAAAAAAAKI/tH651_PzgE8/s72-c/kaan%5B1%5D.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-4330324718047528099</id><published>2010-05-26T12:22:00.000-07:00</published><updated>2010-05-26T12:22:28.127-07:00</updated><title type='text'>SANAT CEPHESİ MART SAYISINDA ÇIKAN YAZIM:</title><content type='html'>ABDURRAHMAN, ALEYNA VE TEKEL’DEN ÇOK ÖZNEL İZLENİMLER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aydınlar”ın zırt pırt imza toplamasına ve ardından kurula kurula bunları ilanına oldum olası karşıyım. Onca yıl sonra Kürt Açılımı nedeniyle yeni bir destek imza kampanyasıyla karşılaştığımızda ve ardından bizimkilerin karşı seçeneği sunan imzaları gündeme geldiğinde, tutumumu değiştirmek zorunda kaldım. İmza atmakla kalmayıp imza topladım. Sonra Tekel Direnişi başladı ve yeniden bir imza kampanyası. Ne yapalım dedim, buna da bir imza çakacağız artık. Üstelik suça daha çok sayıda başkalarını da ortak ettim. Hemen ardından bu kez Tekel için Genel Grev çağrısı imzaları!.. Yok artık, dedim kendi kendime, buna karışmam. Ne var ki Kemal Okuyan beni ikna etti. Bir imza da oraya...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmza konusu ayrı bir hikaye de, şu “sanatçıların”ın, halkın ve emekçilerin mücadelesine aydın desteği konusunda bazı çekincelerim vardı. Sadece bir tanesi: Aydınız hadi tamam da, destek verdiğiniz halk sizi tanımıyorsa bu desteğin ne kıymeti olur, diye düşünüyordum. Hala da öyle düşünüyorum. Edip Akbayram’ı tanır Tekel işçisi, gelip oraya bir konser verdiğinde coşku yaratır, değer karşılıklı olarak değer artırır. Bir Yaşar Kemal tanınır. Ataol Behramoğlu’nun adı, şairliği duyulmuştur... Ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum? Bizim gibi, benim gibi, kitapları bütün ülkede birkaç bin satan ve sanırım Tekel işçilerinden tekinin bile okumadığı eserlere sahip birinin halk katındaki aydınlığının ne kıymeti bulunabilir? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Ahmet Yıldız beni Halk TV’de Gerçek Edebiyat programına çıkardı, Ankara’da 13 Ekim’de. Güzel bir söyleşi oldu. O iş bitince dedi ki Ahmet, ben Tekel direnişine gidiyorum şimdi, Ataol Behramoğlu bugün açlık grevi nöbetinde. Hem onu ziyaret edelim, hem işçileri görelim. Gelir misin? Geleyim, dedim yarı gönüllü, yarı gönülsüz. Gittik. Eşimle ve Ahmet’le birlikte. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çadırları, direnişçi işçileri gördük, havayı kokladık. Sonra Tek Gıda İş’in Genel sekreteri Mecit Amaç geldi. Onunla tanıştık, işçilerle sohbet ettik bir süre. Ardından açlık grevindekilerin yanına girdik özel izinle, Türk-iş genel merkezi’ne. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşçiler ve Ataol Behramoğlu bizi çok sıcak karşıladılar beklemediğim ölçüde. Beklemediğim diyorum, çünkü bende bir de takıntılı ölçüde faydacılık karşıtlığı vardır. Siyasi veya kişisel gösterişçi bir çıkar beklentisinin zerresi bulunsa bir etkinlikte, kendim de o tip biri gibi görülürüm korkusuyla oradan kaçarım. Ta başından beri bu davanın haklılığından kuşku duymadım. Ama desteğe giden siyasilerin, aydınların yaklaşımlarında acaba hiç mi yararcılık bulunmuyordu? Behramoğlu’nun doğallığını, işçilerin candan yaklaşımını görünce bu belki mıymıntılık sayılabilecek ahlakçılık takıntısından o saniye kurtuldum. Yanlış doğru, art niyetli görülsün görülmesin, gözü karartmalı, ezilenin yanında yer almalı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orada Manisa’lı grubun içine düştük tesadüfen. Eşim’e de güzel sürpriz oldu, o da Manisalı’dır, ortak tanıdıkları çıktı. Abdurrahman Akyürek’i tanıdık. Kürt bir işçi. Babası 40 yıl önce gelmiş yerleşmiş, Manisa’ya. Kürtlük bilincini koruyan bir emekçi Abrurrahman, gerçi Kürt olduğunu anlamasınız konuşmasından, görünüşünden. Başka Kürt işçilerle de tanıştık. Biri Mehmet. Grevi hala sürdürenlerden. Niye Kürt Kürt deyip duruyorum, şundan. Böyle Kürt işçiler, işte on yıllardır anlatmak istediklerimizin kanlı canlı, etli kemikli örnekleriler. Sınıf bilinci, dayanışması öne çıktıkça herkes kardeş oluyor. Kürtlük meselesi en öne çıkınca sol bitiyor, solculuk bitiyor, etnik kavga kızışıyor. Tam da emperyalist-kapitalistlerin istediği, kurduğu tezgah. Böyle Kürtlerle herkes Kürt olur, onlar da en alasından Türk olur. Yeter ki kendi kavgalarını versinler. Bu memleket bizim desinler Abdurrahman gibi, kendi emeklerinin hakkını arasınlar. Emekçi düşmanlarının onlara biçtiği sahte özgürlük savaşçılığı misyonu geniş bir kesimce terk edilmediği müddetçe solun bu ülkede başarı şansı sıfırdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, Abdurrahman bana oradaki direnişçi işçilerin dramatik öykülerini anlattı. En ilginci kendi hikayesiydi fakat. Açlık grevinde 9. günüymüş. 7. günde bayılmış, hastaneye kaldırmışlar, bir serum yemiş, tekrar dönmüş. İlginç olan bu da değil. Kızı da yanındaydı. Aleyna. Siyah bant takmış alnına. Babasını desteklemeye gelmiş. Çünkü evde yemek yemiyormuş, babası evden uzak aç durdukça. Gel o zaman demişler, sen de gel. Grev salonunda da yemiyormuş gerçi, fakat işçilerden biri bazen ikna edip çıkarıyormuş dışarıya, lokantada az bir şey yiyormuş zoraki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdurrahman ve Aleyna’yı, Sanat Cephesi’ne ana haber yapacaktım. Ertesi gün bir baktım ki, birçok gazete baş sayfadan vermiş onları, hem de fotoğraflarıyla. Haber atlatılmış olduk. Ne de olsa aylık dergiyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdurrahman beni tanıdığını söyledi. Pek sanmıyorum, ama üstünde durmadım. Hemen ardından da hangi siyasi partiye yakın olduğumu sordu. Grupçuluktan, faydacılıktan nefret ediyorum ya, kem küm edeyim dedim, baktım olmayacak, ağzımdan zorla TKP adı çıktı. Hah dedi Abdurrahman, tam da adamıyla konuşuyorum. Burada şimdiden biz kazandık, dedi. İsteklerimizi tam alarak elde edemesek bile burada çok şey kazandık. Ama en çok siz kazandınız! Nasıl? diye sordum. Ben sosyalist falan değilim, dedi. Buradaki birçok işçi solcu bile değildi. Ama hepsi değiştiler. Buna neden sizin çalışmalarınız. Biz de sizden öğrendik, diye karşılık verdim. Halkla ne kadar temas edersek o kadar olgunlaşırız, çiğ tavırlardan, kibirden, kolaycılıktan uzaklaşırız. Önemli olan bir grubun öne çıkması değil, solun, emek bilincinin güçlenmesi. Bu bilinçle hareket etmeliyiz. Belli oluyor zaten, dedi Abdurrahman, buraya pek çok gruptan gençler geliyor. TKP’liler hemen kendilerini belli ediyor. En uyumlu, en olgun tavırları onlardan görüyoruz. Biz nelere şahit olduk. Bazen toplanıp geliyor bir grup, ellerinde bayraklar. Arkadaşlar, dışardan yanlış anlaşılıyor, istismara neden oluyor diye indirmelerini istiyoruz bayrakları. Bize küfredenler bile çıkıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi gün miting için Kocatepe’ye gittik. Saat 2’de toplanıyoruz demişlerdi. Saat ikiyi geçiyordu, kimse yoktu, çok sayıda resmi polis ve panzer dışında. 2 buçuk oldu, baktık bir grup kızlı erkekli genç bir yere doğru yürüyorlar. Hah tamam, bunlar galiba eylemciler dedik, yanlarına vardık soracağız nerede toplanılıyor diye, gördük ki ellerinde telsizler, sivil polislermiş. Fakat yararlı oldular, az ilerdeki otuz kırk kişilik ilk toplanma grubuna gidiyorlarmış. Birlikte vardık TKP pankartlarının oraya, bakalım ne diyecekler diye. Olumsuz bir konuşma geçmedi bereket. Fakat bizimkilere bir şey soracağız, bir türlü göz göze gelemiyoruz, bizi de sivil sanıyorlar galiba. Eşim ve ben bir de domuz gribi olmuşuz, orada ayakta çok beklemeyelim alana daha yakın bir yerde oturalım diye aşağı yürüdük. İki vatandaş yüksek sesle aralarında konuşyorlar: “Bunların işi gücü kaos çıkartmak!” Galiba onlar da bizi sivil zannetmişler, nereden bilsinler sivil eylemci olduğumuzu. İkna edecek takadimiz yoktu, sadece geri zekalı olduklarını kendilerine tebliğ ettik. Kös kös uzaklaştılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Miting kortejleri görkemli şekilde alana girdi. Alper Taş’la kucaklaştık, Erkan Baş’la uzaktan selamlaştık. (O kadar grupçuluk olsun, gripiz ya!) Yüksek katılımlı bir mitingdi. Halk Evleri, ÖDP ve TKP kitlesi, Tekel ve Tek-Gıda İş işçileriyle birlikte birbirlerini kardeşçe alkışladılar, sloganlarına ortak oldular. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazıyı yazarken durum belirsizliğini koruyor. Tekel işçileri kaybetseler de bazı şeyleri kazandılar. Ama Türkiye’ye çok daha fazla şeyler kazandırdılar. &lt;br /&gt;&lt;!-- Site Meter --&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s41.sitemeter.com/stats.asp?site=s41kartal" target="_top"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img alt="Site Meter" border="0" src="http://s41.sitemeter.com/meter.asp?site=s41kartal" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;!-- Copyright (c)2009 Site Meter --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-4330324718047528099?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/4330324718047528099/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=4330324718047528099' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/4330324718047528099'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/4330324718047528099'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2010/05/sanat-cephesi-mart-sayisinda-cikan.html' title='SANAT CEPHESİ MART SAYISINDA ÇIKAN YAZIM:'/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-3289912035370446327</id><published>2010-05-24T01:26:00.000-07:00</published><updated>2010-05-24T01:26:48.168-07:00</updated><title type='text'>SANAT CEPHESİ'NDE ÇIKAN KARİKATÜRLER</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S_o3-Rc-ORI/AAAAAAAAAKA/lwj3LGhhrpY/s1600/sorgu%5B1%5D.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt; &lt;img border="0" gu="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S_o3-Rc-ORI/AAAAAAAAAKA/lwj3LGhhrpY/s320/sorgu%5B1%5D.jpg" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;!-- Site Meter --&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s41.sitemeter.com/stats.asp?site=S41kartal" target="_top"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img alt="Site Meter" border="0" src="http://s41.sitemeter.com/meter.asp?site=S41kartal" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;!-- Copyright (c)2009 Site Meter --&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-3289912035370446327?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/3289912035370446327/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=3289912035370446327' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/3289912035370446327'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/3289912035370446327'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2010/05/sanat-cephesinde-cikan-karikaturler_24.html' title='SANAT CEPHESİ&apos;NDE ÇIKAN KARİKATÜRLER'/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S_o3-Rc-ORI/AAAAAAAAAKA/lwj3LGhhrpY/s72-c/sorgu%5B1%5D.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-906672772820513177</id><published>2010-05-24T01:25:00.001-07:00</published><updated>2010-05-24T01:25:06.676-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S_o33iiMMhI/AAAAAAAAAJ4/NsaZks6nj48/s1600/basb%5B1%5D%5B1%5D.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" gu="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S_o33iiMMhI/AAAAAAAAAJ4/NsaZks6nj48/s320/basb%5B1%5D%5B1%5D.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-906672772820513177?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/906672772820513177/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=906672772820513177' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/906672772820513177'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/906672772820513177'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2010/05/blog-post_6274.html' title=''/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S_o33iiMMhI/AAAAAAAAAJ4/NsaZks6nj48/s72-c/basb%5B1%5D%5B1%5D.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-8804029684465287667</id><published>2010-05-24T01:24:00.001-07:00</published><updated>2010-05-24T01:24:41.063-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S_o3wtYFDJI/AAAAAAAAAJw/W1lyvP6evsI/s1600/cakal1%5B1%5D.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" gu="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S_o3wtYFDJI/AAAAAAAAAJw/W1lyvP6evsI/s320/cakal1%5B1%5D.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-8804029684465287667?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/8804029684465287667/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=8804029684465287667' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/8804029684465287667'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/8804029684465287667'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2010/05/blog-post_3340.html' title=''/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S_o3wtYFDJI/AAAAAAAAAJw/W1lyvP6evsI/s72-c/cakal1%5B1%5D.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-5307216579910347401</id><published>2010-05-24T01:23:00.001-07:00</published><updated>2010-05-24T01:23:43.982-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S_o3YI8WiRI/AAAAAAAAAJo/0MfRqMb_fyo/s1600/pasa%5B1%5D%5B1%5D.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" gu="true" height="276" src="http://3.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S_o3YI8WiRI/AAAAAAAAAJo/0MfRqMb_fyo/s400/pasa%5B1%5D%5B1%5D.jpg" width="400" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-5307216579910347401?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/5307216579910347401/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=5307216579910347401' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/5307216579910347401'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/5307216579910347401'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2010/05/blog-post_24.html' title=''/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S_o3YI8WiRI/AAAAAAAAAJo/0MfRqMb_fyo/s72-c/pasa%5B1%5D%5B1%5D.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-7841192478118729647</id><published>2010-03-24T06:36:00.000-07:00</published><updated>2010-03-24T06:36:45.319-07:00</updated><title type='text'>EVRİM AÇISINDAN DEVRİM TARTIŞMALARI -2-</title><content type='html'>Evrim Açısından Devrim üstüne tartışmalar Haberveriyorum.net de devam ediyor. Verdiğim ikinci cevap şu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce Ali’ye ve Erkin’e teşekkür ederim, kitap hakkında yazılar yazdıkları ve tartışma başlattıkları için. Birbirimizi küçük çaplı hırpalasak da özlediğim tartışma havası böyle bir şey olsa gerektir. Şimdi kısaca Erkin’e bir yanıt verdikten sonra Ali’nin boşluk dediği noktalar hakkında bazı açımlamalar yapacağım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erkin diyor ki, Marx karşıtları genelde Marksizmin esasının bir yöntem olduğunu ileri sürerler, Marx’ın saptamalarına ve asıl davasına aykırı duruşlarını bu şekilde gizlerler. Ondan sonra da diyor ki, bana göre asıl Marksizm onun davasıdır, yani komünizmdir. Buradan yola çıkarak benim (Kaan A.) gibi komünizme inanmayan birinin Marksist olması imkansızdır. İlk söylediğimde, yani Marksizmin esasının onun yöntemi olduğunda ısrarlıyım. Durum Erkin’in söylediği gibi değildir bana göre. “Komünizme”, eşitlikçi topluma inanış Marx’tan yüzlerce hatta binlerce yıl önce de vardı, şimdi de Marxcı olmayıp komünizme inanan akımlar mevcut (anarşistler örneğin). Marx zamanında komünizme inanan Marx karşıtları Markçılardan çok daha kalabalıktı mesela. Sonradan “bilimsel sosyalizm” adı verilen akımın doğuşu tamamen Marx’ın (ve Engels’in) sosyalizmi ve komünizmi ilk defa bulunup uygulanan çok değişik ve kapsamlı bir yöntemle ele almalarından kaynaklandı. Elbette hedef pek çok solcu için sosyalizm, daha çok eşitlik, daha çok gerçek özgürlük. Ama bu yolda bir Marksistle, diyelim Şeyh Bedreddin’i veya Bakunin’i ayıran şey kullandıkları felsefe yöntemi. O yüzden komünizmi sadece güzel bir ütopya olarak gören, bunun hayalci yönlerine ve en çok ne kadar gerçekleşebileceğine işaret eden komünistlere, hatta “komünist” olmayan Marksistlere rastlarsanız şaşırmayın, alışın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi Ali’nin işaret ettiği boşluklara ve eleştirilere gelelim. Bir tanesi şu örneğin, siyaseti genel olarak değerlendirdiğim, devrimci siyasetle burjuva siyasetini aynı kefeye koyma genellemesine düştüğüm gibi bir şey. Bu konu üstünde Politik Psikiyatri’de çok uzun durmuştum. Hatta o zaman yine Leninist olmakla birlikte anarşizme de açık kapı bırakan bir çizgideydim. Şimdi kapı yine kapanmadı anarşizme, ama dar bir aralık kaldı. Her eleştiri, her görüşten yararlanmak gerek diye düşünüyorum hala. Devrimci siyaset diye bir şey yok diyemem, ama şimdiye dek görülen bütün örnekleri, burjuva siyasetinden sadece amaçta ayrılmışlar. Sosyalist devrim amacı bir tarafa, yapılan sosyalist siyaset burjuva siyasetinden çok farklı değil aslında, özde, biçimde. Hatta bir bakıma onun aynısı sayılabilir. Anarşistlerin sosyalist siyasete getirdikleri en büyük eleştiri de bu zaten. Burjuva siyasetiyle burjuvaziyi ortadan kaldıramazsınız diyorlar Marksistlere, Leninistlere. Ne kadar izleyicisi olsam da Marx’ın yaptığı siyaset de burjuva siyaseti, Lenin’inki de öyle biçimsel anlamda, insan kavrayışıyla, kullandıkları neredeyse tüm araçlarla. Sadece amaç farklı. Peki bunu böyle düşünüyorum da niye anarşist ya da Troçkist değilim. Çünkü onlar da aynı şeyi yapmışlar. Farklı bir yöntem, biçim veya öze şu ana dek ulaşılamamış. Çünkü siyaseti insan yapıyor. Siyasetsiz hiçbir şey olmuyor bu insan toplumunda ve insan siyaset yapınca da ister sosyalist, ister faşist, ister liberal olsun, çok benzer şeyler yapıyor. Stalinizmi onca sert eleştirirken siyaset kurumunun içinde bulundukları için anarşistler de, Troçkistler de, liberaller de koyu Stalinisttir dememin esprisi burada. (Espri, ama komik olmayan espri.) Devrimci siyaset yapılacaksa (ki bir yakın dostun söylediği gibi, bu bok yenecekse) kuralına göre yapmak gerek. Bu kuralların en gerçekçilerini Lenin’de görüyoruz (Marx’ta da değil) . Söylediğim şey özetle bu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapacağımız bütün siyaset sonuçta, kafamızdaki ideal insan ve onun düzeniyle, gerçek insan ve onun ihtiyaçları arasında, ikincisine daha yakın bir konumda somut koşulların somut tahliline dayalı ayarlamalar yapmak. “Yeni insan” yaratmak benim de ütopyam. Ama bir ütopya! Oraya doğru hamleler yapmak, gayret göstermek görevimiz. Bu gayret ve bu motivasyonun kısa, orta ve uzun vadeli yararları bulunur. Ne ki (bilimde hiçbir şey kesin değildir ya) en azından beş altı kuşak sonrasında bile buna ulaşılamayacağını bilmeliyiz. Tıpkı komünizm ütopyasında olduğu gibi. Bunu bilmek bazılarının motivasyonunu kırıyorsa, onlar varsın inkar etsinler, o da güzel. Ama bunu bilmediği için veya inkar ettiği için, gerçek insanla her karşılaştığında hayal kırıklığına kapılan ve bir süre sonra da kapitalizm kampına iltihak eden milyonlarca sosyalist bulunduğunu bildiğimden, acaba bu hayal kırıklıklarına karşı önceden onları uyardık mı, diye kendimize de sormalıyız. Uyarsak da çoğunun yine oraya gideceğini ayrıca bilmeliyiz. İşimize gelmeyen bilgileri reddederek ne kadar yol alabiliriz ki, nitekim alamıyoruz işte. Yeniliyoruz durmadan, bari niye yenildiğimizi bilelim, belki bu ilerde işimize yarar. “Üstinsan”la “yeni insan” pek farklı değillerdir aslında. İkisi de mevcut insanı aşmayı hedefler. İkisi de jakoben bakışın sonucu ulaşılmış kavramlardır. İkisi de buna birilerinin öncülük etmesi gerektiği gerçeğinin fark edilmesine dayanır. “Yeni insan” göremeyeceğimiz bir ütopyadır. Buna yakın örnekler bir süre sonra çıkacaksa, tüm toplumda birden aynı anda çıkmayacaktır. Önce bir azınlıkta çıkacaktır yeni insan, bu azınlık ötekileri yönetip yönlendirdiği zaman kalabalıklaşacaktır ancak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden mi? İnsan farklı “yaratılışta”dır. Doğuştan temel özelliklerle gelir dünyaya. Eğitimle çevre koşullarıyla bunlar az veya çok değişir, kişilik ortaya çıkar. Burada kural şudur, herhangi bir özelliğiniz genetik olarak ortalamadan çok farklıysa, eğitim veya çevre koşulları ne yönde olursa olsun o özellik kişiliğinizde belirir. Genetikte her özelliğin bire bir karşılığı bulunmaz, ama örnek olsun diye söylüyorum ve her örneğin işin kaba temsili olduğunu baştan uyarıyorum. Diyelim çok yüksek, ortalamadan çok farklı bir cesaret geniyle doğdunuz. Ne kadar iyi veya ne kadar barışçıl felsefeyle eğitilirseniz eğitilin, sizin yeriniz daha çocukluktan başlayarak yüksek cesaret gerektiren bir ortama kayacaktır. İşte burada tüm öteki kişilik eğilimlerinize veya eğitim koşullarınıza, büyüdüğünüz ortama göre bir suikastçi de olabilirsiniz, kahraman bir asker de, başarılı bir polis de olabilirsiniz, devrimci de, mafya şefi de olabilirsiniz, otomobil yarışçısı da. Ancak toplumdaki bireylerin büyük çoğunluğu yine insan özelliklerinin büyük çoğunluğu açısından ortalamaya yakın genetik özellikler gösterirler. Yani herhangi bir yönde güçlü olmayan genetik kodlar. İşte bu büyük çoğunluk için, içinde bulunulan sistemin, yetişme koşullarının, eğitimin, rastlanılan kişilerin vs. kişilik oluşumunda etkisi çok daha büyüktür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat bir bütün olarak baktığımızda toplumları belli dallarda, ekonomide, askerlikte, bunlarla birlikte veya bunların üstünde siyasette çok daha yetenekli olan unsurlar yönetir. Bu unsurların toplamı bir azınlığı oluşturur. Jakobenizm gerçekliği de bundan ileri gelir, bunun zorunluluğu da. Siyasete, yönetmeye, bunlar için entrikalar kurmaya, gerektiğinde bunlar için çatışmaya toplumun bir azınlığı yatkındır ve sonuçta toplum bu azınlık içindeki siyasi çatışmalara, sınıf kavgalarına ve sonuçta buralarda kimin galip geldiğine göre yönetilir. İşin gerçeği bu eşitsiz doğuştan özellikler nedeniyle, kişilere üretim araçları karşısında aynı eşit koşulları da verseniz, aynı eğitimden de geçirseniz, birilerin belli işlerde başarılı, başka birilerin başka işlerde başarılı olmasını engelleyemezsiniz. Bugünkü eşitsiz toplumda bile bu böyledir. Bir bakarsınız işçi torunu ülkenin en zengin insanı olmuş, en zengin insanın torunu ise devrimciliği seçip öldürülmüş... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, bazı insanlar yönetecek, bazıları yönetilecek. Bu öngörebildiğim sonraki toplum düzenleri için, birçok kuşak sonrası için böyle. Şu ana kadarki en “demokratik” burjuva düzenlerinde bile yöneten bir oligarşi olagelmiş. Sosyalist devrimlere bakın, hep azınlığın devrimi olmuş. Garip şekilde inkar etsek de bu azınlık içinde işçiler azınlıkta kalmışlar veya belirgin bir çoğunluk oluşturamamışlar. Sosyalist sistemler altında bile “komünizm” davası yine bir azınlığın özlemi olarak kalmış. “İnsan da insan” derken işte bu... Hastalıklı bir inkara dayanan sol ideolojiler, siyaset akımları (Frankfurt Okulu girişimi gibi iyi niyete ama yanlış felsefeye dayalı bir çıkış dışında) sürekli biçimde ana malzemeyi reddetmişlerse, kendilerini ve başkalarını kandırmışlarsa, işte bu devasa kof tortu üstünde şekillenen bilinçlerin, evrimi, biyolojiyi birden bire kabullenmelerini beklemek hayaldir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devrim öncesini hadi anladık, iş çok zor. Peki devrim sonrası sosyalist toplumlarda, o eşitlikçi düzene ve onca eğitime karşın “komünizm davası” niye halkın çoğunluğuna mal edilemiyor? Sebebi basit: Devrim süreklidir, toplum için de insan için de. Durduğun zaman gerilersin. Devrimcilik için şu dört genetik özellik gerekiyor en başta: Sorgulama yeteneği ve cesareti. Yüksek özveri-sorumluluk duygusu. Yüksek onur duygusu. Yüksek hak-eşitlik duygusu. Bunlardan biri zayıfsa devrimciliğiniz zayıflar. İkisi zayıfsa isterseniz SBKP Parti okulundan birincilikle mezun olun, devrimci olamazsınız. Bu dört özelliği düşünerek, ama kabaca saptadım. Başka biri üçe indirebilir, öteki yediye çıkarabilir, sonuç değişmez. İşte insanda (çoğunlukta) bu temel iyicil karakter özellikleri gelişmediği için sosyalizmi kursak bile devam ettirebilmemiz güçtür. O yüzden yapılması gereken bırakıp gitmek değil, daha çok çalışmaktır. Daha çok akılcılık, daha iyi liderlik, daha fazla eğitim, daha iyi organizasyon vs... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erkin de soruyor ilk yazısında. Bunlar ne işimize yarayacak? Ne işimize yarayacak var mı, bir bina yapıyoruz... malzemeyi bilmemek var mı? Elimizde tuğla var sanıyoruz, halbuki kerpiç var. Kerpiçle de olur bu iş, ama kerpiçle sağlam ev yapmak çok daha farklı yöntemleri gerektirir, daha çok ustalık ister. Bu elimizdekinin tuğla olmadığını fark edelim bir yol, sonra çok fikir çıkar. Şu anda ben malzemeyi tanımlatmaya çalışıyorum. Daha ötesine istesem de yetişemem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnanın benim amacım, tartıştığım dostlara üstün gelmek değil. Seyirciye oynamak hiç değil. Bu yazının da ana hedefi zor da olsa, önce ilk muhataplarımı, yani Ali’yi ve Erkin’i iknadır. İkna olmasalar bile, bu yana da bir bakın düşüncesine getirebilmektir. Yöntem diyorum yine yöntem... Bu tartışmada Marksist tarafın benim tarafım olduğu hüsnü kuruntusu içindeyim. Bakın çok basit bir örnek: Erkin’in “21. Yüzyılın Sosyalizmi Neden Farklı Olmak Zorunda?” başlıklı yazısına bakın. Yöntem olarak Marksizm hafife alınınca insan ne kadar bilgili de olsa nereye varıyor. Çok önemliymiş gibi sosyalizmde idamın kalkmasını Erkin bir madde olarak oraya yazmış, bir de açımlamış. İdama ilkesel ahlaki bir tutumla yaklaşamazsınız oysa, Marksist tutum bu değil. Bir Marksist hiçbir zaman kendini bağlayacak (üstelik de gereksiz bir konuda) taahhütlere girmez. Bize ne, bir sosyalist toplum kurulur, o toplum kendi aklına ve gereksinimlerine göre idamı yasaklar veya devam ettirir. İnsanın insana öldürümlü şiddetinin ortadan kalkmadığı bir dünyada idamın kaldırılması boş bir aldatmacadan başka şey değildir. Sen idamı kaldırırsın, vatandaşın biri hem de tamamen masum birini öldürerek idamı uygular. Sen idamı kaldırırsın, adam bir süre sonra bir şekilde çıkar, başka birini daha idam eder (böyle on binlerce kurban vardır, bunun sorumluluğunu hiçbir idam karşıtı üstlenmez.) Sen idamı kaldırırsın, senin ajanın, polisin, silah çekti diye, teröre hazırlanıyor diye birilerini idam eder. (AB ülkelerindeki gibi.) İdamı kaldırırsın, ama Irak’ta bir buçuk milyon insanı idam edersin. İdama karşı olursun, Saddam’ın idamını onaylarsın. Ben olsam şöyle derdim: Bu düzen altında idam cezası da, kaldırılması da keyfidir, toplum ahlaklı ve adaletli olmadığı için adaletli ve ahlaklı yürütülemez. Biz idam cezası olmasın isteriz. İlerdeki sosyalist devletse belli gerekçelerle bunu kaçınılmaz görmüşse, belki geçici dönemler için çok yüksek dikkatle uygulanmak üzere, kaldırmayabilir, onlar adına söz veremeyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de buraya kadar gelebilmiş olmamız (Erkin’in bahsettiğimiz son yazısı dahil) güzel bir şeydir. Erkin’in işaret ettiği gibi aynı yanlışları tekrar etmemek duyarlılığı önemli bir noktadır. 21. Yüzyıl sosyalizminin nasıl olması gerektiğini düşünmek önemlidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgiyle kalın. Kaan Arslanoğlu &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;!-- Site Meter --&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s41.sitemeter.com/stats.asp?site=s41kartal" target="_top"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img alt="Site Meter" border="0" src="http://s41.sitemeter.com/meter.asp?site=s41kartal" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;!-- Copyright (c)2009 Site Meter --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-7841192478118729647?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/7841192478118729647/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=7841192478118729647' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/7841192478118729647'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/7841192478118729647'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2010/03/evrim-acisindan-devrim-tartismalari-2.html' title='EVRİM AÇISINDAN DEVRİM TARTIŞMALARI -2-'/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-8445037192734318549</id><published>2010-03-19T04:27:00.000-07:00</published><updated>2010-03-19T04:27:14.047-07:00</updated><title type='text'>EVRİM AÇISINDAN DEVRİM ÜSTÜNE TARTIŞMALAR</title><content type='html'>DEĞERLİ DOSTLAR,&lt;br /&gt;Haber.sol.org.tr deki yazılarım devam etmekte. Size güzel bir site daha öneriyorum. haberveriyorum.net&lt;br /&gt;Burada ilginç haberler, yorumlar, dünyaya sol mizahi bir bakış bulabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu sitede "Evrim Açısından Devrim" kitabım üstüne üç ayrı yazı çıktı yakında. Bu yazılara birçok yorum yapıldı. Oradan izleyebilirsiniz. Aşağıda da söz konusu yazılardan birine benim verdiğim cevabı okuyacaksınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değerli Arkadaşlar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu “sevgi” “sevgisizlik” meselesi yanlış anlaşılmasın her şeyden önce. Sevgi böcekleri değiliz sonuçta. Kitapta “Soldaki sevgisizlik geleneği” diye bir bölüm var, ona atfen böyle bir mevzu açıldı. Bunu biraz da ben açtım aslında, ilk yazıya verilen yorumlarda yorumcuların birbirine insafsızca saldırması karşısında. Buradaki asıl sorun ne biliyor musunuz, bizler bu kötücül duygusallığa alışmışız ve bağışıklık kazanmışız da, dışarıdan ara sıra bizi izleyenlerde dehşet uyandırıyor. Sıradan vatandaşın solculaşmasını engelliyor. Yoksa işin esası bir yorumcunun belirttiği gibi soğukkanlı şekilde bilimsel tartışma üslubunu yakalamaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi benim söylediklerim, aşağı yukarı on yedi yıldır söylediğim şeyler. Ama o kadar yeni şeyler ki bir bakıma, buradaki tartışmalara hakkıyla cevap verebilmem, her yeni kavramı yeni okura ilk kez anlattığımdan yeni bir kitapçık yazmamı gerektirir. Ben bunları dört ayrı kitapta anlattım,&amp;nbsp;ne kadar özetlesem eksik kalacaktır. O yüzden şu satırlarla&amp;nbsp;kısaca bir iki şey söyleyebilirim. Ali Mert’in “boşluklar var” dediği noktalar önemli, onlara cevap verecektim, ama bunları erteleyip, Erkin Özalp’a bir iki noktada cevap vermeliyim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anti-Marksist olma meselesi. Eğer Marksizmi felsefedeki bir yöntem olarak kabul edeceksek ki, bana göre Marksizmin özü, onun yöntemidir, ben asla anti-Marksist değilim. O noktada anti-Marksist olan Erkin Özalp’tır. Ama böyle bir yöntem sonucu Marx’ın ortaya döktüğü saptamalarsa Marksizm, o zaman Özalp haklı. O daha Marksist duruyor, benim tezlerim bir sapmayı ifade ediyor. Bu anlamdaki Anti-Marksistliği bile isteye kabul ediyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle söylersem derdimi anlatmış olurum. Tek bir konuyu ele alalım. İnsan doğası. Kitabın ilk sayfasındaki epigraf Marx’tan. Onu oraya bilerek koydum. Marx “insan doğası” kavramını kullanıyor. Marx’ın insanın doğası diye bir şey olmadığını söylediği yanlıştır, başka birkaç yerde daha kullanmıştır bu kavramı. Ama Marx’a göre insan doğası değişmez bir şey değildir. Ayrıca insan doğası maddi yaşam koşullarıyla belirlenir. Genel anlamda Marx’ın bu iki saptamasına da katılıyorum. Ama genel anlamda. Marx bunu daha fazla açtığında yanlışa düşüyor ya da yanlışa düşürebilecek yorumlara açık ifadeler kullanıyor. Niye? Çünkü kullandığı bugün bile aşılamamış bilimsel yöntemi doğru, fakat elindeki veriler yetersiz. Marx Darwin’i biliyordu, ama ne demek istediğini kavrayamamıştı. Çünkü o devirde Darwin bile kendisinin ne demek istediğini tam kavrayamamıştı. Neden? Daha genler bilinmiyordu, mutasyon bilinmiyordu, evrimbilim ve biyoloji emekleme devrindeydi. Türleşme tam olarak nasıl cereyan eder, genetik neyi nasıl belirler bilinmiyordu. Marx bunları bilseydi benim gibi düşüneceğinden samimiyetle eminim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, insanın doğası değişmez değildir, değişir, ama sistemlerin değişmesiyle değil. İnsan doğasının değişmesi öncelikle genetik değişime, mutasyona bağlıdır. En son büyük mutasyon 150 bin yıl önce olmuş. Her an yine olabilir, ama bir yüz elli bin yıl daha gecikebilir. İnsanın tarihi Marx’ın bildiği, kurallarını kestirebildiği altı yedi bin yıllık tarih değildir. 150 bin yıl artı üç milyon yıllık bir tarihtir. İnsanın doğasını belirleyen maddi koşullar son altı yedi bin yıllık “uygarlık” koşulları değil, en az 150 bin yıl öncesini kapsayan maddi koşullardır. Bu maddi koşulları bilmek antropoloji ve evrimbilimle yakından ilgilenmeyi gerektirir. Ve her şeyden önce milyonlarca yıllık maddi koşulların ürünü olan insanın biyolojik yapısı tüm bu maddi koşulların “alt yapıların” günümüzdeki temsilcisi olan en temel maddi koşuldur. O biyolojik yapı sol entelektüellerin pek sevdiği terimle “özne” değildir yalnızca, daha fazlasıdır, tarihi maddi koşulların temsilcisi ve bizatihi maddi koşuldur. Onun bedensel ve beyinsel kapasitesi ve bu kapasitenin genetiği değişmedikçe değişmeyecek sınırları maddi yaşam koşullarının da sınırıdır. Uzatabiliriz… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunları bilmek neye yarar? Havanın içinde havasız kalmamamızı sağlayanın oksijen olduğunu bilmek kadar hayati bir bilgidir bu. Birkaç pratik siyasi sonucuna değinecek olursam: Sosyalizmin bu doğaya ne bakımdan yakın ne bakımdan uzak olduğunu bilmek çalışmalarımızın tüm seyrini değiştirebilir. Örneğin burjuva demokrasisinin bu doğa açısından tam bir aldatmaca olduğunu kavrayabiliriz. Toplumlara gereken şey iyi diktatörlüktür. İyi diktatörlük proletarya diktatörlüğünden başka bir şey değildir. Lakin diktatörlüklerin çok büyük çoğunluğu da kötüdür. Yani insanı ezer, yani sınıf farklılıklarını azdırır. Katılımcılığı savunmak, eşitliği savunmak, demokrasiyi, tartışmaya dayanan uzlaşmayı savunmak her zaman yapmamız gereken şeydir. Ancak bu çabalarımızın tam başarılı olması asla mümkün değildir. Bu çabalarımızda kazanacağımız en yüksek başarı, kötü diktatörlükler yerine (burjuva demokrasileri de kötü diktatörlüklerdir aslında) iyi diktatörlüğü daha uzun süre yaşatmamıza olanak verir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasılı, insan doğası her şekli verebileceğimiz plastik bir madde değildir, ancak belli kurallarla ve ustalıkla yontabileceğimiz bir oltu taşıdır. Bu doğayı bilir ve ona uygun siyaset yaparsak başarı kazanırız. İnsan doğası yoktur dedikçe duvara toslamamız kaçınılmazdır. kaan arslanoğlu&lt;br /&gt;&lt;!-- Site Meter --&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s41.sitemeter.com/stats.asp?site=s41kartal" target="_top"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img alt="Site Meter" border="0" src="http://s41.sitemeter.com/meter.asp?site=s41kartal" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;!-- Copyright (c)2009 Site Meter --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-8445037192734318549?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/8445037192734318549/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=8445037192734318549' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/8445037192734318549'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/8445037192734318549'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2010/03/evrim-acisindan-devrim-ustune.html' title='EVRİM AÇISINDAN DEVRİM ÜSTÜNE TARTIŞMALAR'/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-8516053911936563248</id><published>2010-03-08T06:15:00.000-08:00</published><updated>2010-03-08T06:20:09.215-08:00</updated><title type='text'>SANAT CEPHESİ'NDE ÇIKAN KARİKATÜRLER</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S5UGQz4RVUI/AAAAAAAAAH0/HDx5xMBUuGs/s1600-h/marks2%5B1%5D.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" kt="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S5UGQz4RVUI/AAAAAAAAAH0/HDx5xMBUuGs/s320/marks2%5B1%5D.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S5UGfzVGa9I/AAAAAAAAAH8/K1Dd21GFeJ8/s1600-h/salaj%5B1%5D.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="640" kt="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S5UGfzVGa9I/AAAAAAAAAH8/K1Dd21GFeJ8/s640/salaj%5B1%5D.jpg" width="387" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;!-- Site Meter --&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s41.sitemeter.com/stats.asp?site=s41kartal" target="_top"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img alt="Site Meter" border="0" src="http://s41.sitemeter.com/meter.asp?site=s41kartal" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;!-- Copyright (c)2009 Site Meter --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-8516053911936563248?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/8516053911936563248/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=8516053911936563248' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/8516053911936563248'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/8516053911936563248'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2010/03/blog-post.html' title='SANAT CEPHESİ&apos;NDE ÇIKAN KARİKATÜRLER'/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S5UGQz4RVUI/AAAAAAAAAH0/HDx5xMBUuGs/s72-c/marks2%5B1%5D.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-38928606375971140</id><published>2010-02-22T01:35:00.000-08:00</published><updated>2010-02-22T01:35:03.151-08:00</updated><title type='text'>EVRİM AÇISINDAN DEVRİM HAKKINDA MİLLİYET SANAT'TA ÇIKAN YAZI</title><content type='html'>SERPİL GÜLGUN'UN YAZISI AYNEN ŞÖYLE: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DEVRİMİN “CEMAZİYELEVVEL”İ &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lenin dirilip gelse ne yapardı? Hikmet Kıvılcımlı Nazım Hikmet’e neden kızardı? Kaan Arslanoğlu, son kitabında hem bu soruları tartışıyor, hem de psikiyatriyi, felsefeyi ve genetiği harmanlayarak siyasete, sola ve tarihe bakıyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaan Arslanoğlu, Türkiye Komünist Partisi’nin efsane karakterlerinden Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın adını ilk kez 12 yaşındayken gazetelerden okumuş. Kaan Arslanoğlu, 1959 doğumlu olduğuna göre, tarih, 1971.  Gazetelerden okuduğu ve çevresinden duyduklarına göre, gençleri silahlı eylemlere kışkırtıp sonra da sınır ötesine tüyen, aldatılarak ölüme sürüklenen solcu gençlerin kanına giren bir adam Kıvılcımlı. Gazetelerle, çevrenin dili böyle olduğuna göre 12 Mart günlerinde Türkiye. Kemal Tahir yaşıyor. Ama Orhan Kemal öleli bir yıl olmuş. Tanpınar öleli ise, 9 yıl. “Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü anan yok. Buna karşın “İnce Memed” rüzgarı hala durmamış. “Anayurt Oteli’nin yayımlanmasına iki, Yusuf Atılgan’ın Hacırahmanlı köyünden İstanbul’a taşınmasına daha beş yıl var. “Parasız Yatılı” yayınlanmış. “Tutunamayanlar” da.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır, böyle bir edebiyat okuması yapmıyor Kaan Arslanoğlu. &lt;br /&gt;Çünkü bu kitabın konusu edebiyat değil. Sol. Söz bir ara Nazım Hikmet’in şiirine gelse de rahatlıkla diyebiliriz ki “Evrimsel Açıdan Devrim” Kaan Arslanoğlu’nun bugüne kadar yayımlanmış en politik kitabı. Dolayısıyla, bu yanıyla politikayla, ama tabii, sol cenahtaki politikayla yakından ilgili okura çok şey söyleyecektir. 12 Mart’ı ya da 12 Eylül’ü bizzat yaşadıysanız ya da diyelim ki o dönemleri merak eden genç bir okursanız kitabın 1. bölümünü oluşturan, “Hikmet Kıvılcımlı’yı Anlamak”, fazlasıyla ilginizi çekecektir. Bu biir. Yalnız hemen uyaralım: Beş ana bölümden  oluşan “Evrimsel Açıdan Devrim”, bir nostalji kitabı değil. Yani, hem geçmişi yadedeyim, hem de hisleneyim olayı yok! Bu da ikii. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, Kaan Arslanoğlu, geçmişe, üstelik de sadece yakın geçmişe, 12 Mart ya da 12 Eylül’e değil, daha uzağa, Nazım Hikmet’li yıllara, 1940’lar Türkiye’sine gidiyor. Okurunu, komünistler, işkenceler, dönemin meşhur polisi Parmaksız Hamdi, Nazım Hikmet, ihanetler derken tek parti diktasının atmosferini başarıyla hissettiriyor. Fakat bunu duygulanımlar boyutunda değil, tarihsel bir zeminde oturtarak, verilerden, notlardan yola çıkarak yapıyor. Peki, didaktik mi bunu yaparken? Değil. “Politik Psikiyatri’de ya da kendi okurunun alışık çizgiye yakın bir üslupta, mümkün olduğu kadar anlatılanı sadeleştirerek, okuruyla doğrudan iletişime geçer bir üslupla yapıyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arslanoğlu, siyaseten doğrucu bir yazar değil. Olmadığı gibi aykırı, hatta, ilk anda, özellikle alt bir okuma yapmazsanız ya da sonraki cümlelere bakmazsanız, provokatif gibi algılanabilecek cümleler (örnekse: “İnsan hakkı kavramını burjuva bir değer yargısı olarak sürekli küçümseyen biri olan ben..”) de kuran bir yazar. Üstelik de, bunu kendi cenahına ve ‘kutsal’larına (örnekse: Stalin’e, Stalinistlere ve anti-Stalinist’lere aynı anda karşı çıkarak) da rahatlıkla yöneltebilen bir yazar. Doğrusu bu ya, bu da, onu tıpkı Cemil Meriç gibi iki dünyada da yalnız bırakan bir etmen.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BUGÜNÜN İKLİMİ &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köylünün sefaleti. İşçinin direnişi. Küçük aydının bunalımı. Nasıl 1960’larla 1970’lerin edebiyatına ve sanatına nüfuz etti ve damgasını vurduysa, bugünkü iklim de dille oynamayana, ‘şiire’ yakın metinler yazmayana,  ‘masalsı’ atmosferler yaratmayana, sırf anlatmak için anlatmayana, ‘yeni roman’ın örneklerini vermeyene mesafeli. Bunun sonucunda da görmezci, yok sayıcı. Eh, bu anlamda da değişen bir şey yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evrim Açısından Devrim”e gelince, görünen o ki, Kaan Arslanoğlu, bu kitabında da dilediği kadar günümüzün en parlak felsefecileri, (ki bu arada ikisi de Marksistler) Zizek’le Karatani’nin ya da Althusser (evet, şu karısını boğan ‘deli filozof’) üzerinden Marksizmi, Stalin’i tartışsa da, Lenin’i günümüze getirse de, psikiyatri bağlamında Lacan ve Derrida’yla konu alsa da, (bilim kurgu yazan genç birkaç yazarı saymazsak) ya da insan doğasına, zekasına ve genetiğe kafa yorsa da, ekonomiyi tartışsa da, 3. tekilin Tanrısal gücüyle konuşmadığı, dahası, meseleyi mümkün olduğunca sadeleştirerek anlattığı ve anlaşılır olduğu müddetçe kabul görmeyecek. Bu da iki kere iki dört! &lt;br /&gt;&lt;!-- Site Meter --&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s41.sitemeter.com/stats.asp?site=s41kartal" target="_top"&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://s41.sitemeter.com/meter.asp?site=s41kartal" alt="Site Meter" border="0"/&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;!-- Copyright (c)2009 Site Meter --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-38928606375971140?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/38928606375971140/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=38928606375971140' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/38928606375971140'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/38928606375971140'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2010/02/evrim-acisindan-devrim-hakkinda.html' title='EVRİM AÇISINDAN DEVRİM HAKKINDA MİLLİYET SANAT&apos;TA ÇIKAN YAZI'/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-5731475277509691381</id><published>2010-01-25T00:52:00.000-08:00</published><updated>2010-01-26T01:58:27.123-08:00</updated><title type='text'>EVRİM AÇISINDAN DEVRİM - İÇİNDEKİLER</title><content type='html'>DEĞERLİ DOSTLAR,&lt;br /&gt;YENİ KİTABIM 23 OCAK'TA ÇIKTI. YANDA KAPAĞI, ALTTA İÇİNDEKİLER BÖLÜMÜ VE ARKA KAPAK YAZISI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İÇİNDEKİLER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖNSÖZ&lt;br /&gt;I.   BÖLÜM: HİKMET KIVILCIMLI’YI ANLAMAK &lt;br /&gt;Giriş&lt;br /&gt;Tarih Tezi&lt;br /&gt;Osmanlı Tarihinin Maddesi&lt;br /&gt;Eski TKP ve Solda Sevgisizlik Geleneği&lt;br /&gt;Nazım Hikmet ve Kıvılcımlı&lt;br /&gt;Yaşlı Kıvılcımlı’nın 68’in Devrimci Gençlerine Bakışı&lt;br /&gt;Kıvılcımlı’nın Kürtçülüğe Tepkisi&lt;br /&gt;Kemalizm ve Türk Ordusu&lt;br /&gt;Strateji-Taktik ve Çalışma Tarzı&lt;br /&gt;Sonuç&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;II.  BÖLÜM: “STALİN’İ ANLAMAK”I ANLAMAK&lt;br /&gt;Giriş: Stalin’in Başarıları&lt;br /&gt;Komünistlerin Tasfiyesi&lt;br /&gt;Stalin’in Yarattığı Sovyet İnsanı Tipi&lt;br /&gt;Stalin ve Kafasındaki Sosyalist İnsan&lt;br /&gt;İnsan ve Sosyalizm&lt;br /&gt;Solda Güzel Gelişmeler ve Stalinizm &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;III. BÖLÜM: KARATANİ VESİLESİYLE MARX’I ANLAMAK&lt;br /&gt;Giriş&lt;br /&gt;Tüketim Ekseni&lt;br /&gt;Altyapı-Üstyapı, Marksizmin Temel Yanlışları &lt;br /&gt;Artı-değer, Marx ve Karatani&lt;br /&gt;Sermaye Birikimi ve Emperyalizm&lt;br /&gt;Diyalektik mi Transkritik mi?&lt;br /&gt;Eski Bir Paralaks-Transkritik&lt;br /&gt;Karatani’de Düzene Karşı Mücadele   &lt;br /&gt;İnsan Ne Zaman Değişir&lt;br /&gt;Sonuç&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;IV. BÖLÜM: SOLCULAR İÇİN İNSAN DOĞASI AÇISINDAN SİYASET REHBERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;V.  BÖLÜM: İLGİLİ MAKALELER&lt;br /&gt;Üç Çeşit Müslümanlık&lt;br /&gt;Bir Liberal Nasıl Düşünür?&lt;br /&gt;Darwinciliğin Kabulünün Önündeki En Büyük Engel&lt;br /&gt;Darbe Olasılıkları ve Siyasal Lider Kişilikleri&lt;br /&gt;Zeka Yetmezliğiyle Başedebilmek&lt;br /&gt;Liberalizmden Kurtulma Çabaları&lt;br /&gt;Şeytanın Hilesi&lt;br /&gt;Bizim Çocuklar Yapamadı&lt;br /&gt;Lenin Gelse Ne Yapardı?&lt;br /&gt;Üç Şiddetinde Özgün Faşizm&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ARKA KAPAK YAZISI &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evrim Açısından Devrim, Kaan Arslanoğlu’nun sol, sosyalizm, komünizm, Marksizm, Stalinizm, Türkiye solu ve bilim konulu çalışma ve yaklaşımlarını enine boyuna tartıştığı ve görüşlerini kristalize eden son çalışmasıdır. Hikmet Kıvılcımlı’dan Nazım Hikmet’e ve Kojin Karatani’ye, Kemal Okuyan’dan Zizek’e, üretimden tüketime ve mübadeleye dek pek çok kişi ve kavramı ele alan ve "acımasızca" eleştiren Arslanoğlu, Evrim Açısından Devrim’de “altyapının da altyapısı” biçiminde tanımladığı insan kişiliklerinin ve genetiğinin önemini evrimbilimin güncel bulgu ve yaklaşımlarıyla destekliyor, açımlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sola, sosyalizme, Stalinizme, Marksizme ve insana dair sıradışı yaklaşımlar…&lt;br /&gt;&lt;!-- Site Meter --&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s41.sitemeter.com/stats.asp?site=s41kartal" target="_top"&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://s41.sitemeter.com/meter.asp?site=s41kartal" alt="Site Meter" border="0"/&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;!-- Copyright (c)2009 Site Meter --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-5731475277509691381?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/5731475277509691381/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=5731475277509691381' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/5731475277509691381'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/5731475277509691381'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2010/01/evrim-acisindan-devrim-icindekiler.html' title='EVRİM AÇISINDAN DEVRİM - İÇİNDEKİLER'/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-1926872724970655062</id><published>2010-01-21T09:58:00.000-08:00</published><updated>2010-01-21T10:00:20.946-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S1iWF2GF4eI/AAAAAAAAAHk/RCwJpYA-tDg/s1600-h/05b.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 275px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S1iWF2GF4eI/AAAAAAAAAHk/RCwJpYA-tDg/s400/05b.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5429254377959711202" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;!-- Site Meter --&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s41.sitemeter.com/stats.asp?site=s41kartal" target="_top"&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://s41.sitemeter.com/meter.asp?site=s41kartal" alt="Site Meter" border="0"/&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;!-- Copyright (c)2009 Site Meter --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-1926872724970655062?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/1926872724970655062/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=1926872724970655062' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/1926872724970655062'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/1926872724970655062'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2010/01/site-meter_21.html' title=''/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S1iWF2GF4eI/AAAAAAAAAHk/RCwJpYA-tDg/s72-c/05b.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-1533941769371874036</id><published>2010-01-21T09:43:00.000-08:00</published><updated>2010-01-21T09:52:40.915-08:00</updated><title type='text'>SANAT CEPHESİ'NDE ÇIKAN KARİKATÜRLER</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S1iTahpN_KI/AAAAAAAAAHc/s5hpZG-o_BA/s1600-h/typ5%5B1%5D%5B1%5D%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 268px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S1iTahpN_KI/AAAAAAAAAHc/s5hpZG-o_BA/s400/typ5%5B1%5D%5B1%5D%5B1%5D.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5429251434712267938" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S1iTaDCoLgI/AAAAAAAAAHU/X-ntT3w_bak/s1600-h/sizofreni%5B1%5D%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 351px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S1iTaDCoLgI/AAAAAAAAAHU/X-ntT3w_bak/s400/sizofreni%5B1%5D%5B1%5D.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5429251426497342978" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;!-- Site Meter --&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s41.sitemeter.com/stats.asp?site=s41kartal" target="_top"&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://s41.sitemeter.com/meter.asp?site=s41kartal" alt="Site Meter" border="0"/&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;!-- Copyright (c)2009 Site Meter --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-1533941769371874036?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/1533941769371874036/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=1533941769371874036' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/1533941769371874036'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/1533941769371874036'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2010/01/sanat-cephesinde-cikan-karikaturler.html' title='SANAT CEPHESİ&apos;NDE ÇIKAN KARİKATÜRLER'/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S1iTahpN_KI/AAAAAAAAAHc/s5hpZG-o_BA/s72-c/typ5%5B1%5D%5B1%5D%5B1%5D.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-5013248688126421378</id><published>2010-01-21T09:35:00.000-08:00</published><updated>2010-01-21T09:54:12.417-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S1iRbzKJw-I/AAAAAAAAAHE/dZgPkXl62Ok/s1600-h/06%5B1%5D%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 312px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S1iRbzKJw-I/AAAAAAAAAHE/dZgPkXl62Ok/s400/06%5B1%5D%5B1%5D.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5429249257570419682" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S1iRaVV3AvI/AAAAAAAAAGs/g0PBu9wjWtU/s1600-h/01%5B1%5D%5B1%5D%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 374px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S1iRaVV3AvI/AAAAAAAAAGs/g0PBu9wjWtU/s400/01%5B1%5D%5B1%5D%5B1%5D.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5429249232386589426" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S1iRa2MySzI/AAAAAAAAAG0/v-QmrtALOx8/s1600-h/03%5B1%5D%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 284px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S1iRa2MySzI/AAAAAAAAAG0/v-QmrtALOx8/s400/03%5B1%5D%5B1%5D.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5429249241206901554" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S1iRaAxLzWI/AAAAAAAAAGk/w2FQ02qhmq8/s1600-h/gunah3%5B1%5D%5B1%5D%5B1%5D.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 324px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S1iRaAxLzWI/AAAAAAAAAGk/w2FQ02qhmq8/s400/gunah3%5B1%5D%5B1%5D%5B1%5D.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5429249226864053602" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;!-- Site Meter --&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s41.sitemeter.com/stats.asp?site=s41kartal" target="_top"&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://s41.sitemeter.com/meter.asp?site=s41kartal" alt="Site Meter" border="0"/&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;!-- Copyright (c)2009 Site Meter --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-5013248688126421378?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/5013248688126421378/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=5013248688126421378' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/5013248688126421378'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/5013248688126421378'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2010/01/site-meter.html' title=''/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/S1iRbzKJw-I/AAAAAAAAAHE/dZgPkXl62Ok/s72-c/06%5B1%5D%5B1%5D.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-4835162698114351163</id><published>2009-11-24T03:12:00.000-08:00</published><updated>2009-11-24T03:28:19.774-08:00</updated><title type='text'>AÇILAMADIĞIMIZ AÇILIM</title><content type='html'>Değerli Dostlar,&lt;br /&gt;Açılımla ilgili karşı seçeneği gündeme getiren TKP, konuyu yakın dostu aydınlara açtı. Böyle bir alternatif görüşü dile getiren, benim de katıldığım bildirinin bir özetini ve imzacılar listesini aşağıda sunuyorum. Söz konusu metin ve imzalar 15 Kasım'da e-posta yoluyla tüm medyaya iletildi. Ancak hakkında tek satır çıkmadı. Bu bile açılımın bizim ülkemizde nasıl bir aldatmaca olduğunu kanıtlamaya yeter. Aralarında dikkat ederseniz bayağı saygın ve ünlü çok sayıda ismin de bulunduğu bu birbirinden değerli (ben hariç) 180 aydının (toplam 181) karşı görüşünün demek ki herhangi bir haber değeri yokmuş! &lt;br /&gt;Elbette burada kendimizi aklamıyorum hiçbir şekilde. Bizde de bir iletişim problemi var ve e-posta atıp gerisini izlememek medyayla iletişim anlamına gelmiyor. Gerçi bir yayın organında haberin çıkması için kendim devreye girdim, tüm ilişkilerimi kullandım, ama yine de başarılı olamadım :) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İŞTE METİN İŞTE İMZALAR:   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aydınlar "Türkiyeli Çözüm"de Israrcı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TKP'nin çağrısıyla çok sayıda aydının imza verdiği "Emperyalizmi Dışlayan Türkiyeli Bir Çözüm İstiyoruz" metni, Kürt açılımı tartışmaları açısından güncelliğini koruyor.&lt;br /&gt;Türkiye Komünist Partisi'nin çağrısıyla bir araya gelen aydınların kaleme aldığı "Emperyalizmi dışlayan Türkiyeli bir çözüm istiyoruz" metnine imza verenlerin sayısı artıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyalizm bağımsız bir taraf olarak devreye girmeli&lt;br /&gt;Aydınların metninde, “Kürt açılımı” üzerinden gerçekleşen kamplaşmanın tarafları, AKP'nin Amerikancı dönüşüm çizgisi, Kürt hareketinin emperyalizmle uzlaşmacı temsilcileri, milliyetçi statükocu düzen partileri olarak tarif ediliyor. Buna karşılık solun görevinin solculuğu, sosyalizmi bağımsız bir saf olarak devreye sokmak olduğu belirtilerek bahsi geçen taraflarla ittifak arayışlarının solu kişiliksizleştirme yoluyla bu hedefi zorlaştıracağına dikkat çekiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kürt açılımı”bölünme getirecek&lt;br /&gt;Metinde, bölgemizin emperyalist yeniden biçimlendirilmesinin bir parçası olarak, AKP eliyle, Türkiye'nin Osmanlıcı, yayılmacı, İslamcı bir yeniden dönüşüme tabi tutulduğu ve “Kürt açılımı”nın de bu dönüşümün bir parçası olduğunu tespiti yapılıyor. “Kürt açılımı”nın bölünme olasılığını da gündeme getirdiğine dikkat çekiliyor ve bölünmenin kanlı bir iç savaş riski barındırdığı uyarısı yapılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk ve Kürt milliyetçilerine karşı&lt;br /&gt;Kürt sorununun emperyalizmin pozitif rolüyle çözüme yakınlaştırıldığı fikrini reddetmek gerektiği vurgulanıyor. Bunun yanı sıra, Kürtçeyi ve Kürtleri hedef tahtasına yerleştiren burjuva milliyetçiliğine karşı çıkılırken Kürt milliyetçiliğini aklamaya yönelik tutumlar da mahkum ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye soluna çağrı&lt;br /&gt;Kürt sorununun kalıcı çözümü ve Türk ve Kürt halklarının birliği için “sosyalist solun birikiminde içerilen tezlerin ve önerilerin toplumsal düzeyde tartışmaya açılması, bu tartışmanın her tür kapitalist statükonun ötesine uzanan bir sosyalizm perspektifi temelinde yürütülmesi” önerisi yapılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmzacılar:&lt;br /&gt;Abdullah Nefes - Şair, Yazar&lt;br /&gt;Abdullah Süreyya Özdemir - Emekli Sendikacı&lt;br /&gt;Abidin Kırkoç - İstanbul Devlet Opera ve Balesi&lt;br /&gt;Ahmet Aksüt - Avukat&lt;br /&gt;Ahmet Alpay Dikmen - Doç. Dr. / Ankara Üniversitesi &lt;br /&gt;Ahmet Aygün - Emekli işçi, Sendikacı&lt;br /&gt;Ahmet Beyaz – Öğretim Görevlisi, Doktor / ODTÜ &lt;br /&gt;Ahmet Can Bilgin - Öğretim Görevlisi, Uzman Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi &lt;br /&gt;Ahmet Çınar - Gazeteci&lt;br /&gt;Ahmet Gökalp - Belediye-İş Gaziantep Şube Başkanı&lt;br /&gt;Ahmet Yıldız - Edebiyatçı&lt;br /&gt;Akın Yazıcı - Operatör doktor&lt;br /&gt;Ali Cenk Gedik - Yazar&lt;br /&gt;Ali Yılbaşı - Haber-Sen Genel Başkanı&lt;br /&gt;Alp Ergör - Doç. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi &lt;br /&gt;Alpaslan Savaş - Sendika Uzmanı, Birleşik Metal İş Sendikası&lt;br /&gt;Aşkın Süzük - Sendika Uzmanı, Petrol – İş Sendikası&lt;br /&gt;Atilla Özsever - Gazeteci&lt;br /&gt;Attila Aşut - Gazeteci yazar&lt;br /&gt;Ayça Gürbüz - Araştırma Görevlisi / Galatasaray Üniversitesi&lt;br /&gt;Aydemir Güler - Yazar&lt;br /&gt;Ayhan Erdoğan - Avukat&lt;br /&gt;Aylin Aras - Avukat&lt;br /&gt;Aysel Tekerek - Avukat&lt;br /&gt;Aytekin Yazgan - Hekim&lt;br /&gt;Ayten Akbayram - Menajer&lt;br /&gt;B. Sadık Albayrak - Yazar&lt;br /&gt;Barbaros Tantan - Gazeteci&lt;br /&gt;Barış Mengütay - Çizer&lt;br /&gt;Bedriye Yıldızeli – Gazeteci &lt;br /&gt;Belgin Ünal - Doç. Dr. /Dokuz Eylül Üniversitesi&lt;br /&gt;Belgün Baba - Avukat&lt;br /&gt;Belma Nur Kartal - Gazeteci&lt;br /&gt;Bertan Onaran - Gazeteci&lt;br /&gt;Beyazıt İlhan - Hekim &lt;br /&gt;Bilgütay Durna - Avukat&lt;br /&gt;Burak Gürbüz – Doç. Dr. / Galatasaray Üniversitesi&lt;br /&gt;Bülent Cengiz - Doç Dr. / Gazi Üniversitesi &lt;br /&gt;Bülent Görücü - Sinema Yazarı&lt;br /&gt;Bülent Hoca - İktisatçı&lt;br /&gt;Bülent Kara - Doç. Dr. / Kocaeli Tıp Fakültesi&lt;br /&gt;Bülent Kılıç - Doç. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi &lt;br /&gt;Canan Kalaycıoğlu – Doç. Dr. / Ankara Üniversitesi&lt;br /&gt;Cem Coşkun - Hekim&lt;br /&gt;Cem Şahan - Samsun Tabip Odası Başkanı&lt;br /&gt;Cemil Koç - İşçi, Diyadin (Ağrı) DTP eski ilçe sekreteri &lt;br /&gt;Cengiz Oğuz - Gümrükçü, Fotoğraf Sanatçısı&lt;br /&gt;Cenk Toptaner - Avukat &lt;br /&gt;Coşkun Ova Şeyhoğlu - Hekim&lt;br /&gt;Cüneyt Göksu - Gazeteci&lt;br /&gt;Çağrı Kınıkoğlu - Sinemacı&lt;br /&gt;Çetin Büyüktaş - Örgütlenme Uzmanı, Basın-İş Sendikası&lt;br /&gt;Çetin Yüksel - Avukat&lt;br /&gt;Deniz Akdoğan - Sendika Uzmanı, Liman - İş Sendikası&lt;br /&gt;Deniz Altun - Akademisyen&lt;br /&gt;Doğan Görsev - Çevirmen&lt;br /&gt;Durmuş Tiryaki - Yazar&lt;br /&gt;Edip Akbayram - Müzisyen&lt;br /&gt;Emel Güneş Nalçacı - Uzman Dr. / Ankara Üniversitesi &lt;br /&gt;Emin İgüs - Müzisyen&lt;br /&gt;Ender Helvacıoğlu - Araştırmacı, Yayıncı&lt;br /&gt;Ender Özkahraman - Karikatürist&lt;br /&gt;Erdoğan Özden - Hekim&lt;br /&gt;Erhan Karaçay - EMO İstanbul Şube Başkanı&lt;br /&gt;Erhan Nalçacı – Prof. Dr. / Ankara Üniversitesi&lt;br /&gt;Erol Albayrak - İnşaat Mühendisi&lt;br /&gt;Erol Eroğlu - Doç. Dr. / Süleyman Demirel Üniversitesi&lt;br /&gt;Fatih Eroğlu - Haber-Sen Ankara 1 No'lu Şube Başkanı&lt;br /&gt;Fatih Yaşlı - Yrd. Doç. Dr. / Abant İzzet Baysal Üniversitesi&lt;br /&gt;Fikri Güneri - Avukat&lt;br /&gt;Gazanfer Aksakoğlu - Prof. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi&lt;br /&gt;Gökhan Ağırbaş - Avukat&lt;br /&gt;Göksel Arslan - Avukat&lt;br /&gt;Gülriz Ersöz – Prof. Dr. / Ankara Üniversitesi&lt;br /&gt;Hacı Tonak, Gazeteci&lt;br /&gt;Hale Arık - Ar. Gör. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi&lt;br /&gt;Handan Tunç – Doç. Dr. / Yüzüncü Yıl Üniversitesi&lt;br /&gt;Hasan Basri Aksoy, Hekim&lt;br /&gt;Hatice Ezgi - Fotoğraf Sanatçısı&lt;br /&gt;Hatice Şimşek - Hekim&lt;br /&gt;Hayri Erdoğan - Yordam Yayınları Yöneticisi&lt;br /&gt;Hüsnü Çuhadar Barış Derneği Yöneticisi&lt;br /&gt;Iraz Akış – Ar. Gör. / İstanbul Üniversitesi&lt;br /&gt;Işık Elgün - Op. Dr.&lt;br /&gt;Işıtan Gündüz – Yazar, Çevirmen&lt;br /&gt;İlhan Tomanbay - Prof. Dr. / Hacettepe Üniversitesi&lt;br /&gt;İlker Belek - Doç. Dr. / Akdeniz Üniversitesi &lt;br /&gt;İlknur Arslanoğlu - Hekim&lt;br /&gt;İnci Beşpınar - Ataşehir Belediye Meclis üyesi&lt;br /&gt;İnci Özgür İlhan - Doç. Dr. / Ankara Üniversitesi&lt;br /&gt;İrfan Ertel - Ressam &lt;br /&gt;İsmail İlknur - Müzisyen&lt;br /&gt;İzge Günal - Prof. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi&lt;br /&gt;Kaan Arslanoğlu - Edebiyatçı&lt;br /&gt;Kadir Seçkin Bilgili - Avukat&lt;br /&gt;Kadir Tüzün - İHD Eski Gaziantep Şube Başkanı&lt;br /&gt;Kamil Kinkır - Birleşik Metal İş Sendikası Eski Genel Başkanı&lt;br /&gt;Kamil Tekerek - Hekim&lt;br /&gt;Kaya Güvenç - TMMOB Eski Genel Başkanı&lt;br /&gt;Kemal Okuyan - Yazar&lt;br /&gt;Kemal Ürgenç - Çizer&lt;br /&gt;Korkut Boratav - İktisatçı, Yazar&lt;br /&gt;Meftun Gürdallar – TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri&lt;br /&gt;Mehdi Beşpınar - Eski Sendikacı&lt;br /&gt;Mehmet İdacı - DTP Diyadin (Ağrı) Eski İlçe Başkanı) &lt;br /&gt;Mehmet İnam - Gemici&lt;br /&gt;Mehmet Özdoğan - Doç. Dr. / Çukurova Üniversitesi&lt;br /&gt;Merdan Yanardağ – Gazeteci, Yazar&lt;br /&gt;Mesut Odabaşı - Yazar&lt;br /&gt;Metin Baştuğ - Prof. Dr. / Ankara Üniversitesi&lt;br /&gt;Metin Coşkun, Tiyatrocu&lt;br /&gt;Metin Çulhaoğlu - Yazar&lt;br /&gt;Mine Gültepe - Emekli Eğitimci&lt;br /&gt;Murat Akad - Yrd. Doç. Dr. / İstanbul Üniversitesi&lt;br /&gt;Murat Beşer - Yazar&lt;br /&gt;Murat Güreş - Gaziantep Hakimiyet Gazetesi Haber Müdürü&lt;br /&gt;Murat Pabuç - Emekli Subay&lt;br /&gt;Murat Selim Çepni - Yrd. Doç.Dr. / Kocaeli Üniversitesi&lt;br /&gt;Mustafa Kemal Erdemol - Yazar&lt;br /&gt;Mustafa Okan - Ressam&lt;br /&gt;Mustafa Ziya Ülkenciler - Sinemacı, Sanat Yönetmeni&lt;br /&gt;Necati Dedeoğlu - Prof. Dr. / Akdeniz Üniversitesi &lt;br /&gt;Nejat Yavaşoğulları - Müzisyen&lt;br /&gt;Neşe Özgen, Prof. Dr. / Okan Üniversitesi&lt;br /&gt;Nezhun Gören – Prof. Dr. / Yıldız Üniversitesi &lt;br /&gt;Nihat Ateş - Şair&lt;br /&gt;Nihat Behram - Edebiyatçı, Yazar&lt;br /&gt;Nilay Etiler – Doç. Dr. / Kocaeli Üniversitesi&lt;br /&gt;Nurettin Abacıoğlu – Prof. Dr. / Gazi Üniversitesi&lt;br /&gt;Oğuz Kavala - JM Küba Dostluk Derneği Başkanı&lt;br /&gt;Orhan Aydın - Tiyatro Sanatçısı&lt;br /&gt;Osman Çutsay - Gazeteci&lt;br /&gt;Ozan Özgür -Yazar&lt;br /&gt;Ömer Kavili - Avukat&lt;br /&gt;Önder Atay - Bank-Sen Genel Başkanı&lt;br /&gt;Özen Aşut - Doç. Dr. &lt;br /&gt;Özgür Aydın - Doç. Dr. / Ankara Üniversitesi&lt;br /&gt;Özgür Murat Büyük - Avukat&lt;br /&gt;Özlem Şen - Avukat&lt;br /&gt;Redife Kolçak - Peyzaj Mimarları Odası YK üyesi&lt;br /&gt;Rıfat Okçabol - Prof. Dr. / Boğaziçi Üniversitesi&lt;br /&gt;Sabahat Akkiraz - Müzisyen&lt;br /&gt;Sabih Sorucu - Avukat &lt;br /&gt;Sedef Sayar &lt;br /&gt;Selim Yalçıner - Yazar&lt;br /&gt;Selvi Eylem Arı - Gazeteci&lt;br /&gt;Semiha Günal - Prof. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi&lt;br /&gt;Semir Aslanyürek - Sinemacı&lt;br /&gt;Serdar Koç - Hekim, Edebiyatçı&lt;br /&gt;Serhan Poçan Everest Türkiye Takımı adına ekip lideri&lt;br /&gt;Serhat Girgin - Makine Mühendisi&lt;br /&gt;Serhat Tutumluer - Oyuncu&lt;br /&gt;Serpil Güvenç - Araştırmacı, Yazar&lt;br /&gt;Şaban Naldemir Atabey Meslek Yüksek Okulu&lt;br /&gt;Şebnem Ünal - Müzisyen&lt;br /&gt;Şerafettin Arun - TÜSTAV Yönetim Kurulu Üyesi &lt;br /&gt;Taner Kaya - Makine Mühendisi&lt;br /&gt;Tevfik Çavdar, Yazar&lt;br /&gt;Tevfik Özlüdemir – Harita ve Kadastro Müh. Odası İstanbul Şube Başkanı&lt;br /&gt;Tolga Binbay - Yazar&lt;br /&gt;Tuğrul Bal - Yazar &lt;br /&gt;Tuğrul Keskin - Şair&lt;br /&gt;Tuncay Çelen - Sendikacı, Yurtsever Cephe İşçi Birliği Yöneticisi&lt;br /&gt;Turgay Ön - Tiyatro Sanatçısı&lt;br /&gt;Turgut Dedeoğlu - Türkiye Gazeteciler Sendikası Ankara Şube Başkanı&lt;br /&gt;Ufuk Karakoç - Müzisyen&lt;br /&gt;Uğur Özdemir - İşçi&lt;br /&gt;Üzeyir Korkmaz - Eczacı &lt;br /&gt;Vecdi Dabanoğlu - Makina Mühendisi&lt;br /&gt;Vedat Sakman - Müzisyen&lt;br /&gt;Vedat Ulvi Aslan – Araştırma Görevlisi / Ankara Üniversitesi&lt;br /&gt;Volkan Kavas, Öğretim Görevlisi, Sinemacı&lt;br /&gt;Yalçın Cerit - Komünist Parti kurucusu&lt;br /&gt;Yaşar Yılmaz - Mühendis &lt;br /&gt;Yıldız Koç - Sendika uzmanı, Basın İş Sendikası &lt;br /&gt;Yusuf Ziya Bahadınlı - Yazar&lt;br /&gt;Yücel Demiral - Doç. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi&lt;br /&gt;Yüksel Kılınç - Yayıncı (Yön Radyo Sahibi)&lt;br /&gt;Zehra Gürdallar &lt;br /&gt;Zeynep Güler – Yard. Doç. / İstanbul Üniversitesi&lt;br /&gt;Zuhal Okuyan – Prof. Dr. / Dokuz Eylül Üniversitesi&lt;br /&gt;&lt;!-- Site Meter --&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s41.sitemeter.com/stats.asp?site=s41kartal" target="_top"&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://s41.sitemeter.com/meter.asp?site=s41kartal" alt="Site Meter" border="0"/&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;!-- Copyright (c)2009 Site Meter --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-4835162698114351163?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/4835162698114351163/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=4835162698114351163' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/4835162698114351163'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/4835162698114351163'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2009/11/acilamadigimiz-acilim.html' title='AÇILAMADIĞIMIZ AÇILIM'/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-8162025796825020314</id><published>2009-10-25T04:27:00.000-07:00</published><updated>2009-10-25T04:33:35.992-07:00</updated><title type='text'>12 EYLÜL'Ü YAPANLARLA AÇILIMI YAPANLAR AYNI</title><content type='html'>Gerici politikalar halkın aptal ve karaktersiz olduğunu varsayar, ilerici politikalarsa akıllı ve erdemli… İlerici politika gütmenin zorluğu tam da buradadır. Unutkanlık ve günlük çıkar peşinde koşmak yaygın bir özelliktir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen hafta Çetin Altan’ın 12 Eylül darbesini nasıl açık açık desteklediğinin belgelerini sundum. Bugünün demokrasi havarileri Ahmet ve Mehmet kardeşler, babalarının darbeciliğini kullanarak bir yerlere geldiler. O dönem darbeye tavır almadılar. Aksine Ahmet Altan devrimcilere küfreden romanlar yazarak devletin, oligarşinin gözüne girdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yandaş basından Refik Erduran’a değinelim bu hafta. Şimdi darbe karşıtı keskin bir demokrat. Ama o da 12 Eylül sonrası darbeyi desteklemiş, devrimcilere hakaretler yağdırmıştı. Sadece birkaç örnek: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sınırlarımızın içinde de askerler, yıllar yılı iç barış çağrıları yaparken, güvercinden kargaya kadar yüz çeşit kuş, her gün kartal rolüne çıkıp çevreyi kana bulamadı mı?” 4.11.1980 (Milliyet) “…toplumumuzu tatlı-sert bir yaklaşımla disipline sokma çabalarında bugünkü yöneticilerimize esen kaynağı olması dileğiyle...” 8.11.1980 “Bir yerde her gün yirmi-otuz kişi öldürülüyor. Zorbalık devletin kapısını zorluyorsa, gidişin durdurulmasıyla bir şeylerin kurtarılmış olacağı açıktır. Çünkü kapıya dayanmış çöküntü ve bölünme tehlikeleri uzaklaştırılıyor demektir.” 2.11.1980 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk cümleye dikkat edin: Darbenin gerekçesi “KANI DURDURMAK”tı. Darbecilerin genel sloganıydı bu. Şimdiki de aynı değil mi? O gün darbeyi yapan ABD-AB ve işbirlikçileri şimdi de sivil darbe yapmıyorlar mı! Açılımın temel gerekçesi bu değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünün “asker karşıtı!” Nazlı Ilıcak’ın darbeyi nasıl desteklediği Ece Temelkuran’la polemiğinde kamuoyuna yansımıştı geçmişte. Bugünün dinci-liberal iktidar yandaşlarının büyük çoğunluğu 12 Mart ve 12 Eylül’ü destekledi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi iş: Önce ülkeyi kana bulayacaksın, sonra kanı durdurmak için proje sunacaksın.  Yazarlar, okumuşlar da arkanda saf tutacak. Kim isteyebilir ki ölümleri! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Melih Aşık&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Melih Aşık da benim gibi TTB’nin kendini siyasi parti yerine koyan tutumuna tepki duyanlardan. AKP’nin sağlık politikalarına karşı tavrıysa TTB’nin en olumlu yanı. Geçen hafta TTB İstanbul’da miting yaptı. Bana göre hekim katılımı yönünden başarısız bir mitingdi. Yine de on bin kadar insan toplandı Kadıköy alanına. On bin kişi az sayı değil. Büyük medyada neredeyse hiç yer bulamadı miting haberi. Alışılmış tavır. Ender bahsedenlerden biri gene Melih Aşık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yorumunda bir de öneride bulunmuş medya ilgisizliğiyle ilgili olarak. Tabip Odası medyaya biraz daha çalışsa ilgi artardı demiş. Acaba öyle mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle düşünemiyorum yazık ki. On bin değil, iki yüz kişiyle “açılım” veya Ermeni meselesinde bir toplantı yapılsaydı, büyük medyada çok daha fazla yer bulurdu. Neden?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü AKP’nin sağlıkta dönüşüm programı azgın piyasacı bir program, ABD-AB böyle bir programa karşıtlığı desteklemez. Ama öteki programlar tam da ABD-AB gündemi. Onları desteklerler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medya reklamlarla yaşayan bir kurum. Ne kadar sermaye, emperyalizm ve hükümet yanlısıysanız o kadar reklam alırsınız. Bu bakımdan büyük medya her bir doğruya karşı beş yalan söyler, söylemek zorundadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Melih Aşık gibiler istisnadır. Yorumcuların büyük çoğunluğu güce, paraya, rüzgara döner; işin kötüsü okur çoğunluğu da aynı karakteri taşıdığından fırıldakların fırıldaklığı göze batmaz. Yeterince para verin, bugünün iktidar yandaşlarının büyük çoğunluğuna “Leninizmin faziletlerini” anlattırabilirsiniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açılım yalan fırtınasına dönüştü. Tablo son derece açık. ABD emirler veriyor, işbirlikçi güçler büyük projede kendi konumlarını güçlendirecek, rakipleri zayıflatacak yönde taktikler güdüyor. Yarış işbirlikçilik yarışı. Öne geçmeler, geride kalmalar, rüzgar kesmeler, arkadaşı için rakibi yormalar, dirsek atmalarla bir beş bin metre yarışı düşünün. Tablo gayet doğal. Ama bazı sosyalistlerin, aydınların, birincilikte hiçbir şansları bulunmadığı basit bir katılım belgesi için öndeki grubun ardından seyirtmeleri üzücü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahi niye azaldı “asker vesayeti”, “MGK sultası” lafları. Sermaye yazarı için ordu, “büyük resme” uyum gösterdikçe hiçbir sorun yoktur. O zaman gerekirse darbe de yapabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kanı durdurmak için olağanüstü yollara başvurulabilir.” Bildik darbeci slogan. “Ne olmuş ABD projesiyse, iyi bir şeyse neden karşı çıkalım?” Ya da “tecavüz kaçınılmazsa biraz demokrasi almaya bak!” O da darbeci aydınların beylik repliği. Katille doktor 12 Eylül’de aynı adamdı. Şimdi de aynı şahsın marifetlerini izliyoruz. Daha kaç kere ezilmemiz gerekiyor bunu anlatabilmemiz için?       &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(23.10.2009 tarihli sol.org.tr yazım)&lt;br /&gt;&lt;!-- Site Meter --&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s41.sitemeter.com/stats.asp?site=s41kartal" target="_top"&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://s41.sitemeter.com/meter.asp?site=s41kartal" alt="Site Meter" border="0"/&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;!-- Copyright (c)2009 Site Meter --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-8162025796825020314?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/8162025796825020314/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=8162025796825020314' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/8162025796825020314'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/8162025796825020314'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2009/10/12-eylulu-yapanlarla-acilimi-yapanlar.html' title='12 EYLÜL&apos;Ü YAPANLARLA AÇILIMI YAPANLAR AYNI'/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-1030152674308932159</id><published>2009-10-16T00:06:00.000-07:00</published><updated>2009-10-16T00:15:10.790-07:00</updated><title type='text'>DEVRE GÖRE DARBE</title><content type='html'>DEĞERLİ DOSTLAR,&lt;br /&gt;Haber.Sol.Org.Tr adresli sitede (Sol Günlük İnternet Gazetesi) 16.10.2009 tarihinde her devrin adamları Baba ve Oğul Altanlar hakkında çıkan yazımın ilk paragraflarını aşağıda yayımlıyorum. Devamı için ilgili siteye girilebilir. Sağ yanda kitapların altında Sol'un internet bağlantısı da bulunmakta. Oraya da tıklayabilirsiniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ALTAN KARDEŞLERİN KORKUNÇ TRAJEDİSİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet ve Mehmet Altan kardeşlerden bazıları ölesiye nefret eder, bazıları da delicesine sever ikisini. Ne kadar kolay severiz insanları ve ne kadar kolay düşman kesiliriz. Peki, kin duyduğumuz şahsiyetlerin geçmişlerini, onları bugünkü hallerine getiren trajedileri kaçımız bilir, merak ederiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet Altan, darbenin fısıltısıyla, şakasıyla bile cinleri tepesine çıkan bir demokrasi aşığı. Mehmet’se 2. cumhuriyet akımının fikir babalarından. İkisi de modernizme karşı. İkisi de dinsel özgürlükten yana. İkisi de Kemalizmin hor gördüğü muhafazakar tabakaların sözcüsü. İkisi de öncü savaşçı, uzlaşmaz ve keskin... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu keskinliğin ardında klasik trajedinin başat meselesi yatıyor: Baba’ya karşı isyan!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl isyan etmesinler? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çetin Altan ünlü bir aydın. 1980 darbesi öncesinde, sonrasında Milliyet’in en önemli yazarıydı. Gazetenin bugünkü liberal çizgisine bakmayın, ne devranlar döndükçe ulaştı o “özgürlükçü” noktaya. Milliyet gazetesi darbeyi destekledi. Hem de ne destek! Mamak’taki disiplini göklere çıkaran yazı dizileri mi istersiniz; sol aydınlar, örgütler hakkında paparazzilerinkileri yaya bırakacak uydurma haberler mi? Darbenin gerekliliğini öne çıkaran yorumlar mı, komutanlık demeçlerini yetersiz gören manşetler mi? (İlginç bir rastlantıdır ki, Mamak yazı dizisinde, “islah” edilen suçlular arasında şimdiki “darbeci” Doğu Perinçek ve bugünkü Milliyet yazarı Taha Akyol’un birlikte fotoğrafları geçer.)*  &lt;br /&gt;&lt;!-- Site Meter --&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s41.sitemeter.com/stats.asp?site=s41kartal" target="_top"&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://s41.sitemeter.com/meter.asp?site=s41kartal" alt="Site Meter" border="0"/&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;!-- Copyright (c)2009 Site Meter --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-1030152674308932159?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/1030152674308932159/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=1030152674308932159' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/1030152674308932159'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/1030152674308932159'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2009/10/devre-gore-darbe.html' title='DEVRE GÖRE DARBE'/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-7448948121471426055</id><published>2009-10-09T04:28:00.000-07:00</published><updated>2009-10-16T00:05:56.326-07:00</updated><title type='text'>AÇILIM</title><content type='html'>Değerli Dostlar,&lt;br /&gt;Aşağıda 9 Ekim 2009'da Sol Haber Portalı'nda yayımlanan yazım yer alıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP BİLMİYOR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fıkrayı duymuşsunuzdur. Adam kendini darı sanmakta ve bu yüzden nerede tavuk görse kaçmaktadır. Hastanedeki tedavisi uzun sürer ve taburculuğuna karar verecek heyetin önüne çıkar sonunda. Sorarlar: Kendini darı gibi hissetmiyorsun değil mi, iyileştin şimdi? Tamamen iyileştim, der adam; gönül rahatlığıyla gönderebilirsiniz beni. Güzel, derler hekimler, çıkabilirsin. Bizim hasta tam ayrılırken döner ve sorar: Fakat bir şeyden endişeliyim hala, ben darı olmadığımı biliyorum da, tavuklar biliyorlar mı acaba?   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DİSK, KESK, TTB “açılımı” destekliyor. Her fırsatta AKP’ye ne kadar “demokrat” olduklarını göstermeye çabalıyorlar. Kendi demokratlıklarından eminler, ama sorun şu ki, AKP bunu bilmiyor. O yüzden arada bir gagalanmaktan kurtulamıyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üretim eksenli mücadele konusu. Bizim kanatta bu iş biraz abartılıyor ve çoğun yanlış ele alınıyor kanımca. Belki ileriki tarihlerde o konuyu tartışabiliriz. Bence de üretim eksenini esas almak doğru tutum. Fakat yapılacak devrimle büyük üretim araçlarını özel mülkiyetten kurtarmak ana hedefi anlamında doğru. Kapitalizmin özünün o mülkiyet ilişkisinde yatması ve amacın bunu değiştirmek olması anlamında. Yoksa devrimci siyaset başattır ve bu siyaset fabrikada, mahallede, tüketimde, üretimde, sendikada nerede yoğunlaşırsa orada sürdürülür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka deyişle, KESK’le, DİSK’le çalışmak esastır, anlamında bir sonuç çıkarılırsa üretim ekseninin başatlığı fikrinden, bunun iler tutar bir yanı yoktur bana göre. Söz konusu yönelim ekonomist bir yönelim olmakla kalmaz, sık sık görüldüğü gibi gerici siyasetlere koltuk çıkmak anlamına da gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;88 Aydın     &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadrolu 200 aydınla sık sık dalga geçerdim. Siyasi mücadeleyi iki üç ayda bir yayımladıkları imza listeleriyle emperyalist politikalara açılım sağlayacak gündemlere yönelten AB ve ABD destekli bu sözde sol, sözde aydınlar, tam da yöntemleri ve amaçları doğrultusunda sol siyasete karşı bir tiksinti yaratmışlardı başarıyla. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzer bir duruma şu “açılım” vasıtasıyla ben de düştüm. Hem imza verdim, hem toplamaya çalıştım. Aradaki farkı belirtip kendimi savunacak değilim, gören görür. Şu kadarını söyleyeyim, bu çalışma iki aylık bir çalışma, çok sayıda bire bir görüşmeye ve toplantılara, defalarca fikir sormaya dayanıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O vesileyle bir şeyi daha anladık ki, bu ülkede en zor şey yine komünist-sosyalist olmak, öyle görünmek. Metni okuttuklarımızın yaklaşık yarısı liberal ve veya milliyetçi egemen propagandanın etkisiyle onda yanlış ve eksik bir şeyler bulmakta büyük maharet gösterdiler. Yarısı da metne tamamen katıldıkları halde, TKP’ye yakın görünmekten değişik nedenlerle çekindiler.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi söyleyeceğim daha önemli: Evet, liberal propaganda etkili, ama onun korku boyutu, onun iktidar boyutu çok daha etkili. Konu sanat, edebiyat, bilim, sendika alanı olunca; konu medya ve aydınlar konusu olunca, ortak liberal-dinci terör ortamı hiç beklemediğimiz insanları bile apaçık ürkütüyor. Kolay değil; liberal ve iktidar uzlaşmacısı değilseniz, size ne medyada, ne edebiyatta, ne sendikalarda gelecek var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ya sev ya terk et!” Liberalizmin son yıllardaki sloganı bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;88 aydının ve sonraki imzacıların işlevi büyük. İdeolojik alandaki liberal-dinci iktidar terörünü bu aydınlarla püskürteceğiz.&lt;br /&gt;&lt;!-- Site Meter --&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s41.sitemeter.com/stats.asp?site=s41kartal" target="_top"&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://s41.sitemeter.com/meter.asp?site=s41kartal" alt="Site Meter" border="0"/&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;!-- Copyright (c)2009 Site Meter --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-7448948121471426055?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/7448948121471426055/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=7448948121471426055' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/7448948121471426055'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/7448948121471426055'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2009/10/acilim.html' title='AÇILIM'/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-8058103773545557610</id><published>2009-08-23T13:26:00.000-07:00</published><updated>2009-08-23T13:34:25.119-07:00</updated><title type='text'>MARX'TAN MEKTUP VAR!</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Aşağıda Sol Haftalık Dergi'nin 21 Ağustos 2009 tarihli sayısı için yazdığım Kapital'in tanıtım yazısını yayımlıyorum: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;EN ÇOK SOYUTLANAN ESERİM: KAPİTAL&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Marx’ın kendi eseri Kapital üstüne yazdığı yeni bulunmuş makalesi dünyada ve Türkiye’de ilk kez yayımlanıyor. “The Left” adlı derginin 2009-08-21 tarihli sayısında çıkan mektubu aynen aktarıyorum. &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapital’le ilgili öylesine yorumlar duydum ki, onu niye yazdım, ben bile kuşkuya düştüm. Başlangıçtaki amacım gayet açıktı, sonlara doğru bu amaçtan saptığımı sanmıyorum. Ekonomik sistemin toplumsal yaşamı belirlediğini savunmuşumdur. Sonradan bu “belirleme” kavramı üstüne de ciltlerce yazı kaleme alındı, belirliyor ya da kuvvetle etkiliyor, aynı kapıya çıkar. Madem ekonomi bu denli önemli, onu en ince ayrıntısına dek incelemeliydim. Daha doğrusu en ince ayrıntılardan işe koyulup genel yasalara ulaşmalı, oradan ince ayrıntılara tekrar dönmeliydim. Metanın çözümlemesi ve oradan emek değer kuramına varmam. Hikaye böylece başladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müslümanların kutsal kitabı “Oku! Allahın adıyla oku!” diye açılır. Ben de “Oku! Metanın adıyla oku!” diye yola çıktım. Hem acı hem komiktir ki maneviyatla yola çıkan hemen bütün dinler, İslam dahil en koyu maddiyatçılığa saptılar; maddeden maneviyatı anlamaya çalışan benim gibileri maneviyatsızlıkla, ahlaksızlıkla suçladılar. Oysa Kapital bir bakıma ekonomik sistemlerce maneviyatın, ahlakın nasıl yok edildiğinin kitabıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kutsal kitapların başına gelen benim kitabımın da başına geldi. Onu lanetleyenleri bir yana bırakıyorum, ondan başat bir kılavuz olarak söz edenler arasında o kadar büyük boyutlarda ve o kadar çok sayıda çatışma yaşandı ki, benim gibi tüm olgulara nesnel bakmayı alışkanlık haline getirmiş biri bile hayretten dona kaldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GÜNAH KEÇİM ENGELS&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapital’deki esas yöntemim kitapta da birçok yerde ifade ettiğim gibi “soyutlama”ydı. Fakat bana ve eserlerime öyle soyutlamalar yapıldı ki, aklım şaştı. Önce beni Engels’ten soyutladılar. Bilindiği gibi Kapital’in sadece 1. cildini kendim yayımlayabildim. Sonraki iki cildi dostum Engels yayımladı. 2. ve 3. ciltleri oluşturan el yazmaları üstünde on yıldan fazla bir süredir çalışmıştım. Ama uluslar arası işçi sınıfı hareketinin sorunlarıyla uğraşmaktan ve sağlık problemlerimden ötürü bunları toparlayamamıştım. Biraz daha yaşasaydım toparlayabilecek miydim? Kuşkulu. Birçok başka konuda araştırma yapıyordum (Rusya’da bir şeyler olacağını adeta sezmiştim), yeni bilgiler geliyordu ve eskileri yayımlamaya cesaret edemiyordum. Biraz da savrukumdur, itiraf etmeli. Engels kalan notların hakkından geldi, büyük bir özveriyle, birçok yeri, hatayı düzelterek... İroni yok, hakkını teslim ediyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra beni ve Kapital’i, tüm yaşamım boyunca, Kapital’in el yazmalarını yazarkenki dönemlerim boyunca sürdürdüğüm sınıf mücadelesi pratiğimden soyutladılar. Tüm öteki eser ve yazılarımdan soyutladılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonraları Althusser adlı biri bende bir “kopuş” olduğunu yazdı. Değişik dönemlerde yazdıklarım birbirini tutmuyormuş. Daha ileri gitti, Kapital’de yazılanlara değil, yazılmayanlara bakın, dedi. Kapital’in boşlukları ve oradaki “dil sürçmeleri” önemliymiş güya. Bu kuramını da Freud adlı kabiliyetsiz bir falcıya dayandırıyormuş. Türklerde bir söz vardır: “Hoca’nın söylediğini yap, yaptığını yapma.” Adam bunu şöyle değiştirmiş: “Marx’ın yaptığını yapma, söylediğini de yapma!” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DEVRİM KAPİTAL’E KARŞI MIYDI?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi niyetinden kuşku duymadığım (onu cehenneme giden yoldaki söz konusu taşlar üstünde görmüştüm- burası şaka, iyi adamdır cidden.) başka biri Ekim devrimi için “Kapital’e karşı devrim” dedi. Oysa ne Lenin’in ne de benim adıma aklımın zor alacağı devrimler gerçekleştirenlerin (çok iyi şeyler de yapıldı, çok kötü şeyler de) bana karşı durmak gibi bir iddiası neredeyse hiç olmadı. Tek başına bu bile temeli çok sağlam bir eser bıraktığımı kanıtlar. Lenin’e ayrıca teşekkür borçluyum. Onun yaptıklarını onaylamak bir yana, görüşlerimin sınıf mücadelesi pratiğinde bugüne dek yaşamasını Engels kadar hatta ondan çok Lenin’e borçluyum. Yoksa adım devrim görseler maç dağılışı sanan batılı birtakım zibidi entelektüellerin gerisinde anılacaktı. Adım dedim ya, samimiyim adım değil eserim önemlidir toplumlar açısından.       &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HATALARIM OLDU!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özeleştirisiz bir değerlendirme bana uzaktır. O kadar yoğun yaşadım, o kadar mücadele ettim, o kadar okudum ve yazdım ki, bunlar o kadar uzun bir zaman dilimine yayıldılar ki, özeleştiri yapacak fırsat bile bulamadım. Yazdıklarım arasında cidden tutarsızlıklar mevcut. Değişik zamanlarda yazdıklarımı öncekileri düzelterek, gözden geçirerek yazma alışkanlığı edinemedim. Obsesif biri değilimdir. Bazı sorunları sürekli yineleyip aynı şekilde ele alıyorum, bazılarına bir kez dokunuyorum, bazılarını farklı ele alıyorum, ama öncekini reddetmiyorum.  Kimisi bunu diyalektik işte böyledir diye akladı, kimi dostlar aynı nesneye değişik konumlardan bakma, dedi; kimi “paralaks” veya “transkritik” gibi kavramlarla bunların üstüne kuram inşa etmeye kalktı. Dostların savunuları bir noktaya kadar ve birçok mesele için doğrudur. Paralaks bakışı buraya da uygularsak belli açılardan da açıkça yanlıştır. Netlik yanlıları, bilimsellikle bağlantıyı koparmak istemeyenler ve özellikle sınıf mücadelesi pratiğinde yaşayanlar açısından. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın özü, doğası var mıdır yok mudur; ahlak kuramı gerekli mi değil mi; kapitalizmin yayılmasını alkışlayacak mıyız, yoksa bir an önce devrim mi yapacağız… daha bir dizi tartışma konusu bende kesin çizgilere varmadı.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapital’e dönersek. Engels’in katkısına rağmen ziyadesiyle özel konulu, karışık, çok tekrarlı, belki gereksiz ayrıntılı, iyi düzenlenmemiş ve zor okunabilir bir kitap olduğu yönündeki eleştirilere katılmamam mümkün değil. Yaşam da işte bu kadar zor ve karmaşıktır diyerek kendimi aklamayacağım. Ben işçi sınıfı felsefecisiyim, felsefecilerin işinin dünyayı değiştirmek olduğunu savunanlardanım, unutmayın. İşçiler, dostlar beni anlamayacaksa kimler anlayacak? Bir ip ucu: Bazı dostlar zaten bunu biliyor. Kapital’i yazdığım sıralar Avrupa işçi sınıfı hareketinden umudu iyice kesmiştim. Kapital’i biraz da işi kendiliğindenliğe bıraksak kapitalizm iç çelişkilerinden yıkılır mı sorusuna cevap aramak için yazdım. Bunun kolay olmayacağını görmem tamamlama şevkimi azaltan etmenlerdendir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktisatla ilgiliyseniz muhakkak okuyun Kapital’i. Marksçıyım diyorsanız da okuyun. İktisadı iyi bilmiyorsanız okurken çok zorlanacaksınız, kalemle kağıtla çalışarak okumalısınız. Birçok yeri bir kere de anlamazsınız yine de. İkinci üçüncü okumalarda hem Marksçılığı hem ekonomiyi bayağı kavrayacaksınız. Yine de anlamadığınız ya da başkasına anlatamayacağınız yerler kalacak. Kapital’i başka basitleştirilmiş kitaplardan okuyan Marksçıları bu bakımdan kınamam, öylesi de olur. Ama Marksist kuramcı ya da kuramcıların yazdığını anlar bir Marksist olmak iddiasındaysanız kesinlikle okumalısınız onu. Her yerini anlamasanız da neyi anlatıyor, neyi anlatmıyor, nasıl anlatıyor, niye anlatıyor, öğrenmek için.    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapital 1.-2.-3. Cilt. Sol Yayınları. Çeviren: Alaattin Bilgi &lt;br /&gt;&lt;!-- Site Meter --&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s41.sitemeter.com/stats.asp?site=s41kartal" target="_top"&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://s41.sitemeter.com/meter.asp?site=s41kartal" alt="Site Meter" border="0"/&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;!-- Copyright (c)2009 Site Meter --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-8058103773545557610?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/8058103773545557610/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=8058103773545557610' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/8058103773545557610'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/8058103773545557610'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2009/08/marxtan-mektup-var.html' title='MARX&apos;TAN MEKTUP VAR!'/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-5951911774287464345</id><published>2009-07-20T13:27:00.000-07:00</published><updated>2009-07-20T13:33:34.233-07:00</updated><title type='text'>FETHİ NACİ ANISINA SEVGİYLE SAYGIYLA</title><content type='html'>Aşağıda SOL dergide (haftalık basılı yayın) çıkan yazımı aktarıyorum: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YÜZYILIN 100 ROMANI ve ELEŞTİRİDE TEK ADAM DÖNEMİNİN SONU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     80’li yılların başında, Türkiye’de roman yok, demiş ve olay yaratmıştı. Eleştiride neredeyse tek otoriteydi. Aslında aynen şöyle yazmıştı: “Evet, Türkiye’de roman var: Ne kadar futbol varsa o kadar.” Naci’nin Türkiye edebiyatı, düşünsel yaşamındaki güçlü etkisi 60’lı yıllara doğru ortaya çıkmış ve 1980-1995 döneminde doruk noktasına ulaşmıştı. İronik olan şu ki Galatasaray’ın 2000’de UEFA kupasını almasıyla başlayan süreçte bu büyük eleştirmenin nüfuzu hayli zayıflamıştı. Onu geçen yıl 23 Temmuz’da yitirdiğimizde zaten birkaç yıldır okuyamıyor, yazamıyordu. Ne var ki belirleyiciliğinin bitiş süreci hastalığından epeyce önce başlamıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     80-95 döneminde “mahşerin dört atlısı”ndan söz edilirdi edebiyatta. Memet Fuat, Hilmi Yavuz, Doğan Hızlan ve Fethi Naci. Kuşkusuz içlerinde en dediği dedik Naci’ydi, üstelik ilk ikisi daha çok şiir üstüne yoğunlaştıklarından roman büyük ölçüde Fethi Naci’ye kalmıştı. Bu dört otorite de solcuydu. Sağ ve sermaye henüz kültür-sanat-edebiyat alanında kendi kadrolarını yetiştirememişti. Sol döneklerden yararlanıyordu büyük ölçüde. Ama henüz kadrolaşma tamamlanamadığından ve döneklerin çabası da yeterli gelmediğinden eski otoritelerin gücü hem de biraz artarak sürüyordu. Sermaye medyası bu otoritelerden bir yandan yararlanıyor, bir yandan onlara tavizler verirken, onları ve ortamı hızla dönüştürmeye çalışıyordu. Sermayenin büyük yatırımlar yaparak Türkiye’de futbolu eski alay konusu halinden çıkarması süreciyle, tam anlamıyla kendi sanatını, edebiyatını egemen kılması süreci koşut biçimde tamamlandı. O tarihi futbol analojisiyle ustanın madara olduğunu düşünenler yanılıyordu. Fethi Naci bir kez daha haklı çıkmıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GÜCÜNÜ YİTİREN EDEBİYAT&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Edebiyatın her geçen gün yozlaştırılmasını içi sızlayarak izledi Fethi Naci. Ama hiç değilse karşı bir ses yükseltebiliyordu. Yıllar içinde sesi aynı ölçüde gür çıksa da o büyük çirkin gürültü denizinde daha az duyulur hale geldi. Türkiye futbolda Dünya üçüncüsü olmuştu, edebiyatta Nobelli yazar çıkarmıştı. Bunları istihzayla karşıladı. Ne edebiyat onun onayladığı edebiyattı artık, ne futbol eski tadı veriyordu.         &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     “Ben hayatımda okumadan tek kitap hakkında ne konuştum, ne de yazdım” diye belirtme gereği duymuştu. Artık devir okumadan, anlamadan, hatta beğenmeden bazı kitaplar hakkında övgüler dizen yüzlerce küçük otoritenin devriydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     1981’de çıkardığı 100 Soruda Türkiye’de Roman ve Toplumsal Değişme adlı başyapıtı ülkedeki ilk kapsamlı roman eleştirisi kitabıydı. 1999’da çıkardığı Yüzyılın 100 Romanı adlı çok güçlü başka bir eseri roman üstüne yarım asırlık çalışmalarını derliyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Edebiyatın insani işlevini artırmanın kavgasını verdi yaşamı boyunca. “Biliyorum ki, bu romanı okuyan bütün dürüst insanlar, romanın anlatıcısı ... gibi ‘acının ve haksızlığın yürürlükte olmayacağı bir yönetim için ant içmek’ isteyecektir. İşte edebiyatın soylu etkisi.” diyordu. “Bir kitabı okuyup bitirince sizde ruhça bir yükselme olmuşsa, hiç çekinmeyin, o kitabın büyük bir eser olduğunu söyleyebilirsiniz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖLÇÜTE DAYALI NESNEL DEĞERLENDİRME&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Yargılarında yanlı davrandığı, duygusallığını aşamadığı gibi yaygın bir söylenceyle çelmelenmeye çalışıldı hep. Oysa edebiyat eleştirisinde ciddi biçimde ölçütlere bağlı kalan ilk eleştirmendi ve ondan sonraki eleştirmenlere de bu noktada hep üstün geldi. Bir romanın değerlendirmesindeki son cümlesi onun ölçütleri hakkındaki fikir verebilir: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     “Kuyucaklı Yusuf, kişilerinin canlılığıyla, ayrıntıları kullanmadaki ustalığıyla, olay örgüsündeki mükemmellikle, mahalli renkleri vermedeki üstün başarısıyla, sosyal gerçeklikle insani gerçekliği tam bir uyum içinde, dengeli olarak yansıtmasıyla eskimeyecek, tazeliğini sürdürecek bir roman.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     İyi bir romanla karşılaştığında yazarını tanımasa, sevmese hatta başka kitaplarını beğenmese bile ona hakkını sonuna dek verirdi. Kötü romanla karşılaştığında ise tersine, o roman ne kadar popüler olursa olsun, yazarı ne kadar “sol” görünürse gözüksün düşündüğünü aynen söylerdi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     “Bunun içindir ki Kurtlar Sofrası, Türk romanına katkısı olmayan bir emek ürünü olarak kalıyor: Bu memleketten olup olmadıkları şüpheli bir yığın kuklanın boy gösterdiği beyhude 714 sayfa.” Başka bir roman için: “Ve ilk kez bir roman okuduktan sonra duyduğum tek duygu sadece ‘tiksinti’ oldu.” (Sudaki İz) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Bu uzlaşmaz tavrıyla sağdan soldan ortadan yüzlerce binlerce edebiyatçının nefretini kazandı.      &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SOSYALİST DURUŞ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     “Sosyalizmin insanoğlunun yaratabildiği en güzel gerçekleşebilir düş olduğuna, dünyanın gençliği olduğuna inanıyorum.” Onun sosyalizme bu sevgisi açık açık ifade ettiği ölçütlerine göre değerlendirdiğinde sosyalistlerin kötü eserlerini beğenmesini gerektirmiyordu. Ama tersine, eserlerinde kapitalizmi tek yanlı öven günümüzün yaşayan ve popüler bazı yazarlarına hiç acıma göstermemişti.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     “Kurulu düzenden yana olmak, gerçek korkusuyla birlikte gider. Sağ ideolojiyle beslenen eserler artık toplumsal gerçekliği yansıtamaz; gerçeklik adına, hayal güçleriyle uydurduklarını ya da gerçekliğin tahrif edilmiş biçimlerini ileri sürmek zorundadırlar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     “Bilime, sanata, kültüre karşı bir yönetimde, tek değer ölçütünün ‘para’ olduğu bir yönetimde, edebiyatçılarımız görevleri konusunda yeniden düşünmek, ‘hikmet-i vücut’ları konusunu yeniden tartışmak zorundadırlar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Fethi Naci 1999’da ÖDP’den milletvekili adayı oldu. O dönem Ufuk Uras’la da arası iyiydi. Ancak Fethi Naci sosyalist ruhunu hiçbir zaman kaybetmemiş bir aydındı. Edebiyatta-felsefede-siyasette post-modernizme her geçen yıl daha da öfke duyuyordu. Öyle ki sanatta gerçekçilik sınırları içinde ama onu zorlayan biçim denemelerine bile tepkisel olarak karşı çıkar olmuştu. Onu ünlü edenlerin başında geldiği halde Orhan Pamuk’un temsil ettiği ideolojiden kendini kesin biçimde ayırdı, Pamuk yalakalarıyla arasına mesafe koydu. Hiç Kemalist olmadı, ama liberalizmden, onun emperyalizm ve dincilikle işbirliği girişimlerinden giderek daha da nefret etti. (Eşi ve yaşam dostu Lale Naci tüm bunların en güvenilir tanığıdır.) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Eleştirilecek yönleri yok muydu? İsterseniz eserlerini, hiç değilse belli başlı birkaçını okuyun, ondan sonra birlikte tartışalım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başlıca Eserleri: İnsan Tükenmez (1956), Gerçek Saygısı (1959), Azgelişmiş Ülkeler ve Sosyalizm (1965), Emperyalizm Nedir? (1965), Azgelişmiş Ülkelerde Askeri Darbeler ve Demokrasi (1966), Kompradorsuz Türkiye (1967), 100 Soruda Atatürk'ün Temel Görüşleri (1968), On Türk Romanı (1971), Edebiyat Yazıları (1976), 100 Soruda Türkiye'de Roman ve Toplumsal Değişme (1981), Eleştiri Günlüğü (1986), Bir Hikâyeci: Sait Faik-Bir Romancı: Yaşar Kemal (1990), Gücünü Yitiren Edebiyat (1990), Roman ve Yaşam (1992), Reşat Nuri'nin Romancılığı (1995), Kıskanmak (1998), Sait Faik'in Hikâyeciliği (1998), Yaşar Kemal'in Romancılığı (1998), Yüzyılın 100 Romanı (1999), Dönüp Baktığımda (1999) &lt;br /&gt;&lt;!-- Site Meter --&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s41.sitemeter.com/stats.asp?site=s41kartal" target="_top"&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://s41.sitemeter.com/meter.asp?site=s41kartal" alt="Site Meter" border="0"/&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;!-- Copyright (c)2009 Site Meter --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-5951911774287464345?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/5951911774287464345/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=5951911774287464345' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/5951911774287464345'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/5951911774287464345'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2009/07/fethi-naci-anisina-sevgiyle-saygiyla.html' title='FETHİ NACİ ANISINA SEVGİYLE SAYGIYLA'/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-1630550344337533499</id><published>2009-06-13T23:27:00.000-07:00</published><updated>2009-06-13T23:32:20.460-07:00</updated><title type='text'>HİKMET KIVILCIMLI</title><content type='html'>AŞAĞIDA SOL (HAFTALIK DERGİ) İÇİN YAZDIĞIM HİKMET KIVILCIMLI KİTAPLARI HAKKINDAKİ TANITIM YAZIMI YAYIMLIYORUM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Hikmet Kıvılcımlı Türkiye sosyalist hareketinin en üretken kuramcısı. Aynı zamanda çok özgün fikirler geliştirdiğini de bilen herkes kabul ediyor. Kıvılcımlı sadece bir yazar değil, tam bir örgüt ve eylem adamıydı. Yaşlı, orta yaşlı kuşaklarda “Doktor”u tanımayan yoktur. Kaçı kaç kitabını okumuştur, o ayrı konu. Fakat sosyalizme hizmetini, kararlılığını, özgünlüğünü, üretkenliğini takdir etmeyen azdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Sosyal İnsan Yayınları tüm eserlerini yayımlamaya başladı. Şimdiden 20 kitap ve 8 broşür çıktı. Ustanın çalışmaları öyle çok ki, bu çaba daha bir süre devam edeceğe benziyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı’nın sosyalist kurama en büyük katkısı Tarih Tezi. (Tarih Devrim Sosyalizm adlı kitabı). Doktor “antika tarih” adı verdiği eski dönemler tarihini “uygarlıklar” ile “barbar” kavimler arasındaki tekrarlayan savaşlara dayandırır. Şehir, tarım ve ticaret temelli gelişmiş uygarlıklar sosyal devrimlerini yapamadıkları için kaçınılmaz şekilde yozlaşırlar. Yozlaşan uygarlık henüz tarım aşamasına bile ulaşamamış göçebe barbarların saldırılarına direnemez hale gelir ve yıkılır. Barbarlar uygarlıkta geridirler, ama çok ileri oldukları bir yön vardır: İlkel komünal toplumun özelliklerini taşırlar hala. Eşitlikçi, kardeşliğe dayanan toplum yapıları, özveri ve cesaretle sağlamlaşan savaşçı kültürleri gelişmiş uygarlığı deler, parçalar, ele geçirir.  Ardından muzaffer barbarların eski uygarlık kalıntıları üstünde gelişmesiyle ortaya çıkan yeni bir uygarlığa geçilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Marx’a nazire yaparcasına giriştiği büyük çaba sonucu çıkardığı en önemli eserlerinden biri de Osmanlı Tarihinin Maddesi adlı 671 sayfalık kitabıydı. Ortodoks Marksist Kıvılcımlı bu çalışmayla Marx’ın Osmanlı ve İslam coğrafyası için geliştiremediği inceleme ve saptamalarına onun kaldığı yerden devam etme iddiasındaydı. Osmanlı’nın kuruluştan yıkılışa dek tüm alt ve üst yapısını kapsamlı olarak ele aldı. Ona göre Osmanlı kuruluş aşamasında bir barbar toplum olarak ilkel sosyalist geleneklere sahipti ve Bizans’ı delip yıkması bu olumlu özelliklere dayanıyordu. Kıvılcımlı’ya göre İslam dini de doğuşundan Emevi dönemine dek güçlü bir komünal nitelik gösteriyordu. Osmanlılar bu yüksek nitelikleriyle Bizans’ı kolayca alt ettiler. Sonrasında kendileri de Bizanslaşarak yeni bir uygarlık kurdular. Kanuni’yle birlikte “Dirlik Düzeni” adı verilen ortak toprak mülkiyeti ortadan kalktı ve Osmanlı tam bir gerici sınıflı topluma dönüştü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Dr. Kıvılcımlı tüm bu kuramsal çalışmalara yalnızca sosyalist mücadeleye açılım getirmesi açısından yaklaştı. Özgün saptamalarını Türkiye devriminin özgül sorunlarının başka ülkelerdeki deneyimlere benzemediğini göstermesi açısından önemsiyordu. Kurtuluş savaşı tahlili, Mustafa Kemal, İnönü ve Adnan Menderes’i değerlendirmesi, Türkiye’deki sınıf yapılarını ele alışı, sosyalistlerin önüne koyduğu görevleri saptayışı hep başkalarınınkinden farklıydı. İki ana akım sosyalist gruptan biri doğrudan sosyalist devrimi, öteki milli demokratik devrimi ilk hedef olarak saptarken Kıvılcımlı ikincisine daha yakın, ama tam onun gibi olmayan 2. Kuvvayı Milliye devrimini amaç gösteriyordu.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÜYÜK SİYASET VE KÜÇÜK GÖREVLER&lt;br /&gt;     “Siyaset, BÜYÜK BÜYÜK hakikatleri, yüksek yüksek kürsülerin minaresinden (Türkçe ezanın dilince) : ‘Bilirim, bildiririm!’ demekle bitmez. Bilinen ve bildirilenleri, başta işçi sınıfımızın hergünkü UFAK UFAK ihtiyaç ve eğilimleri açısından ayağına, (fabrikasına, tarlasına, evine, köyüne) götürüp uygulamakla BAŞLAR. Böylece, büyük Doğruların küçük Dileklerle PRATİKTE kaynaşmasından doğacak sentezler, her işçi ve köylümüzün KAVRIYAbileceği ve kendi çevresinde UYGULAYAbileceği çok basit ve güçlü parolalar haline gelir, getirilirse: o zaman yerli-milli GERÇEK TEORİ doğmuş ve AKSİYONu aydınlatmış sayılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Türkiye politikasında, tam tersine rollerle karşı karşıyayız: İşçi Partisi hiç ‘BÜYÜK MESELELER’den aşağıya inmiyor; bezirgan Partiler ise, hep KÜÇÜK MESELELER’in duman perdesi ardında en kesin kumarlarını oynuyorlar. İŞÇİ Partisi o denli ‘Büyük meseleler’le ambale olmuştur ki, neredeyse küçük meseleli insanların üzerlerinden atlar durumdadır.” (1)            &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Dr. Hikmet Kıvılcımlı yazdıklarını mücadele içinde uygulamak için büyük çabalar sarf etti. Peki tüm bunlara karşın Kıvılcımlı’nın yapıtları sosyalist kesimde neden yeterince değerlendirilmedi, okunmadı, tartışılmadı? Hakkı sosyalizm adına neden verilmedi? Bugüne geldiğimizde neden hala kitapları gereken ilgiyi görmemekte?  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Kanımca bir neden çok yazmış olması. Bu şaka, ama her şakada gerçeklik payı bulunur. Türkiye’de sol zaten az okur, az kafa yorar. Öteki nedenlerse daha önemli. Kıvılcımlı örgütüyle, taraftar niteliği ve niceliğiyle Türkiye sosyalist hareketinde hep var oldu, ama hiçbir zaman ana akım olamadı, yaygın bir kitlesel güce ulaşamadı. Siyaset acımasızdır. Sadece teoriyle uğraşsa belki bir entelektüel olarak daha fazla değer bulabilirdi. (Gerçi o da şüpheli. Hele günümüz açısından. Dedik ya, Kıvılcımlı inanmış bir devrimciydi, sınıflar gerçeğini vurgulayan gerçek bir Marksistti, en kötüsü Leninistti.) Fakat siyasi önderlik iddiası taşırsa bir kişi, o zaman ona “Çok biliyorsan uygula” derler. Politikanın kuralı budur. Kıvılcımlı biliyordu, ama uygulayamadı sonuçta. Bir de tabii bazı noktalarda ciddi kuramsal yanlışlar yaptı. Örneğin orduyu esas olarak devrimci bir güç olarak saptarken.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SUÇLAMAYIN TARTIŞIN!&lt;br /&gt;     “Onun için ben, eski bir arkadaşınız olarak, her iki tarafa, her üç tarafa, kaç taraf varsa içimizde, hepimize ayrı ayrı rica edeyim: Amanın çocuklar! Kardeşçe tartışmaktan, ithamdan önce birbirimizi anlamaktan vazgeçmeyelim. Ona çalışalım. Yani bu isteğimiz böyle olsun. O zaman, elbette hangimiz yanlış yapmayız? Biz, görüyorsunuz, saçlarımız ağarmış. Kim bilir neler yaptık ve daha neler yapacağız, yanlışlar, sürüyle. Değil mi?” (2) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Kıvılcımlı başlangıçta büyük bir iyi niyetle katıldığı sol tartışma ve eğitim çalışmalarında böyle bir olumlu üslup benimsiyordu. Ama giderek sözlerinin dinlenmediğini gördükçe onun da üslubu sertleşti, kısır siyasi kavgaların aktörü durumuna düştü.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Günahıyla sevabıyla Kıvılcımlı dosyasını yakında bir kitap bölümü olarak kapsamlı ele alacağım. Büyük ustayı saygı ve sevgiyle anarken, yapıtlarının okunup değerlendirilmesini yalnızca anlamlı bir entelektüel etkinlik olarak değil, sosyalist mücadeleye vereceği katkılar açısından da heyecanla öneriyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(1) Uyarmak İçin Uyanmalı, Uyanmak İçin Uyarmalı Tarihsel Maddecilik Yay. 2. baskı 1970&lt;br /&gt;(2) Dev-Genç Seminerleri, Sosyal İnsan Yayınları, 2008&lt;br /&gt;&lt;!-- Site Meter --&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s41.sitemeter.com/stats.asp?site=s41kartal" target="_top"&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://s41.sitemeter.com/meter.asp?site=s41kartal" alt="Site Meter" border="0"/&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;!-- Copyright (c)2009 Site Meter --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-1630550344337533499?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/1630550344337533499/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=1630550344337533499' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/1630550344337533499'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/1630550344337533499'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2009/06/hikmet-kivilcimli.html' title='HİKMET KIVILCIMLI'/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-8216051597221298070</id><published>2009-05-23T08:59:00.000-07:00</published><updated>2009-05-23T09:05:44.673-07:00</updated><title type='text'>EVRİM, İNSAN VE SİYASET ÜSTÜNE "SÖZCÜKLER"DE ÇIKAN YAZIM</title><content type='html'>DARWİNCİLİĞİN KABULÜNÜN ÖNÜNDEKİ EN BÜYÜK ENGEL: DARWİN YASALARI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Uzak bir gelecekte çok daha önemli araştırmalar için açık bir alan görüyorum. Psikoloji yeni bir temel üstüne oturacak.” Charles Darwin, Türlerin Kökeni&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Tübitak’ın Darwin’e saygısızlığı evrim tartışmalarını alevlendirdi. Bilim çevreleri, aydınlar, inançları gerçeklerin karşısına dikmekte ısrarlı gözüken karanlık kafalara iyi bir tepki gösterdiler. Ama bu yazıya vesile olan son kavga değil. Yirmi yıldır sürdürdüğüm savunuyu başka birçok vesileyle tekrar öne çıkarmamla üst üste geldi olay. İnsan hayvandan farklılaşmış, pek çok bakımdan ondan “üstün” nitelikler kazanmış bir yaratık, ama hala ilkel. Bilişsel bakımdan çok gelişmemiş bir canlı. Yine kendi yarattığı “üst değerleri” ve bilimle bulduğu gerçekleri kabullenememesinin ardında bu yatıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Her çevre evrimi sembolleştiren resimlerde farklı şey görüyor. Bazıları en başta arzı endam eden maymuna sinir oluyor, onun atalarımızla bağlantısı olabileceği fikrini hakaret kabul ediyor. Bazıları en sağdaki figüre, yani modern insana hayranlık besliyor, böyle bir gelişmiş canlının nasıl olup da pek çok temel soruna çözüm bulamadığını, evrim denilen somut gerçeği bile neden kabullenemediğini dert ediyor. Bana göre sorun orada zaten. Her iki taraf da insan merkezci. Bir taraf bu mükemmel yaratığın, tüm evrenin kendisi için yaratıldığı o Tanrı gözdesinin Darwinistlerce aşağılanmasına katlanamıyor; öbür tarafsa yaratığın tüm temel problemlerini çözebilecek nitelikte bulunduğuna “inanıyor”, hayal kırıklığı yaşıyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Bilimsel felsefe ve bilim tüm olgulara önyargılardan uzak nesnel bakmalı ve bunu kısmen başarıyor. Fakat bence insana ilişkin bilgimizin gelişmesi ve bunların kabul edilmesi önünde en az din kadar büyük engel söz konusu insan merkezci birörnek sosyal bilimci kafalardır. En az diyorum, çünkü bu yaygın anlayışın bilinç sakatlayıcı etkisi ötekinden yüksektir. Laisizmi içselleştirmiş bir bilim insanı dinsel inancıyla çalışmasını birbirinden ayrı tutabilir ve tutmaktadır. Fakat birörnekçi sosyal bilim dogmalarıyla zehirlenmiş bir bilim insanının ne düzgün bir araştırma yapması, ne de onu nesnel olarak yorumlayıp yayımlaması olasıdır. &lt;br /&gt;Sosyobiyolojiye, evrimsel psikolojiye, davranış genetikçiliğine karşı getirilen ırkçılık, faşistlik suçlamaları aslında insanı anlamayı hiç umursamayan, aynı nedenle onu değiştirmeyi de gerçekte pek dert edinmeyen söz konusu çevrelerden gelmektedir dünya çapında ve tüm bu tutucu tepkiler de tamamen insanın gelişmemiş doğasının bir yansımasıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Darwinizmi ve genetikçiliği kendi ırkçı ve sınıf ayrımcısı görüşleri için kullanmaya çalışan bazı bilim insanları da çıkmadı değil. Ama onların çalışmaları bile bilime katkı sağladı. Çünkü hiçbiri milletler, sosyal sınıflar veya ırklar arasında kültürle, eğitimle açıklanamayacak doğal farklılıklar bulamadı ve bazıları bunları yayımlamak zorunda kaldı. Sosyobiyolojininse doğuşundan itibaren böyle bir niyeti bulunmadı. Ancak her yeni fikri karmaşık ve öğrenilmesi güç gören, onun üstüne bir düşünsel emek vermeyi göze alamayan bireylerin evrensel taktiğidir yaftalayıp bir kenara atmak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İLKEL BİR TEPKİ  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Geçtiğimiz haftalarda Londra’daki G20 zirvesine karşı protesto gösterilerini örgütleyen ve “Bankacılar Londra sokaklarında direklerde sallandırılabilir” diye bir demeç verdiği için dünya medyasına konu olan Chris Knight dostumuz bakın ne diyor konu hakkında:&lt;br /&gt;“Sosyobiyoloji her bireyin bencil olduğunda ısrar etmez. Moleküler düzeydeki bencillikle kanlı canlı insanların davranışlarındaki genetik talimatlı bencillik düzlemlerini birbirine karıştırmak dangalakça bir yanlış anlamadır. Her şeye rağmen sosyobiyoloji tıpkı devrimci marksizm gibi mücadele ve çelişkilerle ilgilenir (…) Marksizm, sosyobiyoloji olmadan paleoantropoloji ve insanın kökeni konusundaki çalışmalarda on yıllardır olduğu gibi işlemez halde kalabilirdi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Knight’ın dangalaklık dediği sığlığın bilim camiasındaki önderleri Richard Lewontin, Stephen J. Gould, Steven Rose gibi isimlerdir. Bunlardan Richard Lewontin’in genetiğe karşı çevre etkenini öne çıkaran sözde şaheseri “Üçlü Sarmal” adını alır. Espri de şudur: DNA ikili sarmaldır ya, çevre etkeninin önemi burada unutulmuştur, o yüzden konuyu üçlü sarmal olarak ele almak uygundur. Bu aynen şöyle bir anlama gelir: Biri dedi ki, rakıyla beyaz peynir iyi gider. İyi bilinen bir gerçektir. Lewontin mantığıyla hareket edersek buna itiraz edebiliriz. Hayır, deriz, bu eksik, dolayısıyla yanlıştır. Rakı, beyaz peynir ve bir de bardak gerekir. Kardeşim, öbürü zaten bardağı hiç reddetmedi ki. Bardak olgunun varlığı söylenmeden ötekiyle birlikte anlaşılacak bir parçası.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Drosophila gibi bir sineği, Achillea gibi bir bitkiyi hayatlarının en büyük aşkı gibi irdeleyerek çevresel etkenlerin genetiği nasıl değiştirdiğini kanıtlamaya çalışır bu taife. Yaşamdaki amaçları şu hain ırkçı genetikçilere karşı genetik materyalin önemsizliğini ve çabuk değişebilirliğini kanıtlamaktır adeta. Sihirli sözcükleri genetik indirgemeciliktir. Bir kez “indirgemeci” sözcüğünü kullanmışlarsa rakiplerinin işi bitmiştir. Biyolojik indirgemeci, psikolojik indirgemeci… Tak.. ip çekilir, ideolojik hasım boşlukta debelenir.  “Saman adam” yaratmaya bayılırlar. Bilimsel rakiplerinin savunmadığı tezleri onlara savundururlar, savundukları tezleri karikatürleştirip sarakaya alırlar. O doğrultuda post-modernist bilinemezciliğe kadar sürüklenmeyi dert etmezler: “Organizma ne genleri, ne çevresi hatta ne de onlar arasındaki etkileşimlerle belirlenir, ama rasgele süreçlerin önemli bir işaretini taşır.” (Lewontin) “Gelişimsel gürültü” diye bir kavrama sığınarak adeta evrimi çevre koşullarının, doğal seçilimin de ötesinde rastlantısallıklara bağlamaya meyil ederler.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Gelişmiş veya ilkel canlı yoktur, insan evrim sürecinin en üst basamağında değildir, der Rose. Böylece bir yandan insan merkezci bakış açısını tam tersi bir post modern hovardalıkla gizlemeye çalışırken, öte yandan sinir sistemi ve bilinçli organizmanın neden ilkelden karmaşığa geliştiğini es geçmiş olur.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Düğüm bana göre insan doğası denen bir olguyu kabullenip kabullenememe de sıkışır. Evrimci psikolojiye göre, öncelikle her türün (insan dahil) açıklanabilir ve betimlenebilir bir doğası bulunur. Standart sosyal bilimci bakış, insanın kendi türüne özgün belli nitelikleri bulunduğunu, bunların kolay değişebilir nitelikler olduğunu reddeder. Söz konusu anlayışa göre insan beyaz bir sayfa olarak doğar, neredeyse tüm bireyler tek örnektir ve içinde bulunduğu çevre koşulları, kültür veya ekonomik sistemce belirlenirler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ZİHNİMİZİ SIKIŞTIRMAK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Oysa insan, primatları sayarsak üç buçuk milyon yıllık, tarihini modern insanla sınırlarsak en az 150 bin yıllık bir geçmişin, evrimsel sürecin sonucudur. İnsanın bireysel veya toplumsal tepkileri son on bin yıllık “uygar” topluma, sınıflı topluma ya da son 250 yıllık kapitalist sisteme sıkıştırılarak incelenemez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Darwin ta o zamandan, deneyimlerden oldukça bağımsız olan çocukluk çağı korkularının vahşi dönemlerden kalma bazı gerçek tehlikelerin kalıtımsal etkileri olduğundan şüphelenmeyebiliriz, diye bizleri uyarmıştı. Evrimleşmiş psikolojik düzenekler evrim tarihindeki belli bir yaşamsal veya üremeyle ilgili soruna çözüm oluşturdukları için ortaya çıkmışlardır ve genellikle o soruna özgü düzeneklerdir. İnsan aklı, evet, elinin ve emeğinin ürünüdür, avcılık ve toplayıcılık çalışmaları, yaşamda kalma ve üremeye devam etme faaliyetleri sırasında gelişmiştir. Alet kullanmakla gelişme hızı artmıştır, çünkü alet kullanan insanın yaşamda kalma şansı artmıştır. Zekamız, mantığımız, algımız, yorum kapasitemiz milyonlarca yıllık yaşamda kalma mücadelesi içinde belli özel sorunları çözmek için ve onları çözecek kadar gelişmiştir ve hala o çok uzun sürecin izlerini taşımaktadır.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Bebekler yabancı erkeklerden yabancı kadınlardan korktuklarından çok daha fazla korkarlar. Çünkü milyonlarca yıl bebekleri yabancı erkekler öldürmüştür. Yakınlaşmakta olanın sesini uzaklaşmakta olanınkinden çok daha iyi duyarız. Çünkü yakınlaşmakta olan ses bizi öldürmeye gelenin sesi olabilir. Kocalarından dayak yiyen kadınlar, “Çocuklarım için katlanıyorum” dedikleri zaman genelde sinirleniriz. Kadının ekonomik bağımlılığına veya güçsüzlüğüne bağlarız olguyu, bunlar elbet vardır. Ama gelişmiş gelişmemiş tüm toplumlarda kadınlar çocuklarına erkeklerden daha fazla ilgi gösterirler genelde, bunun nedeni de kültürlerin çok ötesinde kadınların bu işi yüz binlerce yıldır yapmakta oluşudur, organizmanın ona göre şekillenişidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Evrimsel psikologlar kültür mü genetik mi, öğrenme mi içten gelen tepkiler mi, doğa mı çevre mi gibi karşıtlıkları reddederler. Onlara göre bu karşıtlardan herhangi biri olmadan zaten diğeri de olamaz. (Bu konuda standart sosyal bilimci sığ görüşlülüğe karşı demiri tersine bükmek için ben hala genetiğin, doğanın, içten gelenin öneminin daha büyük olduğunu savunmaya devam ediyorum. Özellikle çevreden sadece içinde yaşadığımız bugünkü sistem ve kültür anlaşıldığında, onun tarihsel arka planı unutulduğunda, insan psikolojisinin biyolojik çevresiyse hiç hesaba katılmadığında, evrimsel psikologların aksine ben hala sekterim.) &lt;br /&gt;Biz devam edelim. William James, hayvanlara yön verenin içgüdüler olduğu, ama insanın içgüdülerin zincirinden kurtularak aklı öne çıkardığı ve o sayede hayvanın üstüne geçtiği savına karşı daha o zaman tam tersini savunmuştu: Bizi hayvandan ayıran şey içgüdülerimizi kaybetmemiz değildi, aksine çok daha fazla sayıda içgüdüyle donanmamızdı. (1890, Psikolojinin İlkeleri) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EVRİMLEŞMİŞ PSİKOLOJİK DÜZENEKLER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Evrimsel psikoloji kültüre, öğrenmeye tam da böyle bakar. Kültür evrimleşmiş psikolojik düzeneklerin toplamıdır. Niye dışkıdan iğreniriz. Çünkü kuşaklar boyunca dışkıdan iğrenmeyen, dışkıyla haşir neşir olan bireyler daha çok hastalanmış, ölmüş, onlar daha çok elenmiş, dışkıdan iğrenme kültürü öne çıkmıştır. Tad alma özelliğimiz nadir bulunan yararlı besinleri ötekilerden ayırma işlevi doğrultusunda milyonlarca yılda gelişmiştir. Bebekler güzel yüzlere sıradan yüzlere baktıklarından daha fazla bakarlar. Çünkü güzellik duygusu insan doğasına içkindir. Güzellik tüm toplumlarda ortak öğeler içerir insanda. Ortalama ölçülerdeki yüzler ötekilere göre daha çok beğenilir. Bunun anlamı şudur: Ortalama ölçüler genetik yönden ortalamaya yakınlığı, başka deyişle sağlıklılığı temsil eder. Ortalama dışı özelliklerden aynı nedenle kaçınılır. Bu sağlıksızlık ve genetik yönden zayıflık olarak görülür. Eş seçiminde de, bir insana yakınlaşıp yakınlaşmama seçiminde de insan buna dikkat etmelidir. Dikkat etmediğinde çocuklarını veya kendi sağlığını tehlikeye atabilir. İnsanların bu çağda bile sanatta kitleler halinde ortalama düzeydeki sanat eserlerini daha çok beğenmeleri gerçeği bir de bu açıdan ele alınmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Gen yaşamda kalmak ve üreyebilmek için sadece bencilliği üretmez. Evrim fedakarlığı da geliştirmiştir. Fedakarlık iki ana biyolojik süreçten temellenir. İlki genin sürdürülmesi için her bireyin en önce çocuklarına, daha sonra da akrabalarına yardım etmesidir. Biriyle ne kadar genetik yakınlığımız varsa, o, o oranda bizizdir ve onu kendimiz gibi korur ve kayırırız. Genetik akrabalığımız uzaklaştıkça o kadar az kayırırız. Bu gerçek bu çağda bile tüm toplumlara ortak bir özelliktir. Tabii burada güçlü genel eğilimlerden bahsediyoruz. Ayrıksı özellikler de temel özelliklerin yanında elbette bulunur. İşte bu çocuk ve akraba koruyuculuğu bir yandan insan (ve çoğu hayvan) fedakarlığının temeliyken, aynı zamanda ideal eşitlikçi toplum düzeni yaratılamamasının nedenlerinden biridir. İnsanlar yakınımız değilse çoğun onları umursamayız..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Evrimde fedakarlığın gelişiminin ikinci kaynağı karşılıklı yardımlaşmadır. Sürü ya da kabile hayatta kalmak için avını paylaşmak zorundadır. Bugün av yakalayan avını ötekilere verir, başka gün yakalayan aynı şekilde bölüşür. Bazı araştırmalar şunu göstermiştir ki, kaynak ne kadar kısıtlıysa paylaşım o kadar düzenlidir, kaynak bollaştıkça paylaşım düzensizleşir. Sınıflı toplumun ortaya  çıkışını bir anlamda kaynak fazlalaşmasıyla açıklayan görüşleri doğrulamaktır bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Burada can alıcı soruyu sormanın sırası. En az 150 bin yıldır genetik özellikleri pek fazla değişmeyen insan, 140 bin yıl ilkel komünal toplumda yaşamışsa, son 10 bin yıldaki sınıflı toplum yapısı onun doğasına ne kadar uygundur? Gerçekte hiç uygun değildir. Taş devri insanı kafamızla çoğaldık, şehirleştik, devletleştik, müthiş bir teknoloji yarattık, şimdi işin içinden çıkamıyoruz. Tekrar komünal topluma dönmemiz o yüzden tek çare mi, kolay ve kaçınılmaz mı? Ne yazık ki öyle bir kolaylık da yok. Çünkü en az 140 bin yıl yaşadığımız ilkel komünal toplum aslında kayıp altın çağ falan değil. İnsan o zaman çok daha “mutlu” ve çok daha sağlıklıydı, o kesin. Ama hiyerarşi yine vardı. Güçlü birey güçsüzü canını almaya varıncaya dek ezebiliyordu. Yine de bugünkünden çok daha adaletli ve toplum yararına bir düzendi o düzen. 10 bin yıl öncesinin düzenine dönebilir miyiz? Oraya dönmemiz için kıt kaynaklarla idare eden, ortalama 50-100 kişilik kabilelere geri dönmemiz gerek. Bu da ancak büyük felaketler sonrası gerçekleşebilecek bir şey. Taş devri zekasıyla ideal komünist düzene ulaşabilecek çıkış yollarını ne yazık ki bulamıyoruz, o yolları kendimiz kapatıyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Yine de fedakarlık, adalet, eşitlik duygularımız zayıf sayılmaz. Fedakarlığın gelişmesinin evrimsel biyolojik ve kültürel (hepsi iç içe ve birbirini destekler şekilde) başka bir düzeneği daha söz konusudur. Fedakarlığı kötüye kullanan, topluma çok az veren ve çok şey alan bireyler de çıkmaktadır. Üstelik bu bireylerin hayatta kalma şansı yükseldiğinden böyle kötü özellikleri geliştirir yönde bir doğal seçilim işler. Dünyada büyük çoğunluğun rahatsız edici biçimde bencil oluşunun kaynağı bu olumsuz seçilimdir. Ama o tür bireyler daha da kalabalıklaştığında kendileri de dahil olmak üzere toplumun yaşama şansı kalmaz. Toplum bu bencil karakterlere karşı tedbirler almak zorundadır. Grup, kurallarına uymayan, sürekli alan, fakat vermeyen bireyleri cezalandırır. Punitive sentiment ve altruistic punishment kavramları… Bencil birey dışlanır, hatta öldürülür kabile yaşamında. Tüm toplumları yaşamda tutan cezalandırma sistemleridir aslında. Cezalandırma aynı zamanda iyi bir öğretici, değiştiricidir. Proletarya diktatörlüğüne de en üst toplumcu cezalandırma sistemi diyebiliriz..  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     İnsanda fedakarlığın ve bencilliğin bu evrimsel gelişiminin ortasında bir de konformizm özelliği ortaya çıkar. Yaşamda kalabilmek için riskli durumlarda ne geride kal ne ileriye atıl, orta yerde dur… Böyle yapan bireyler doğal seçilimde avantajlıdır ve insanların büyük çoğunluğu o yüzden konformisttir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Evrimci psikoloji davranış genetikçiliği değildir. Türün genel özelliklerini inceler, bireysel farklılıkların nedenlerini değil. Ama bazı evrimsel psikologlar onun bu yönünü eleştirmektedirler. Öte yandan bireysel farklılıkların nedenlerini de anlamayı hedefleyen araştırmalar evrimci psikologlarca yavaş yavaş önemsenmektedir. Evrimci psikoloji bugünkü haliyle sosyalist cepheden baktığımızda bir burjuva bilimidir hala. Sorunlara sosyalizmin başarısı ya da başarısızlığı veya toplumcu siyaset açısından bakmamaktadır. Artık onu da bizler yapmalıyız. Evrimci psikoloji sonuçta bu burjuva ve fazla derinleşmemiş yapısıyla bile sosyalist düşünceye çok önemli katkılar sağlayabilecek gizilgüçtedir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DÜŞÜNCENİN YENİ ORTAÇAĞI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Sosyalizm insanlık için artık yaşamsal önemde acil bir zorunluluk haline gelmiştir. Buna karşın sosyalist çıkış için kafa yoran düşünürler azalmaktadır. Var olanlar da ne kadar iyi değerlendirilebilmektedir, buna olumlu bir yanıt vermek mümkün değildir. Bir dost Karatani’den söz etmektedir sıklıkla. Karatani solun üretim temeli üzerinde olduğu kadar tüketim temeli üstünden de örgütlenmesi ve eylemliliğe girmesini önermektedir. Kapitalizmi anlayabilmek ve ona direnebilmek için mübadelenin öneminin anlaşılması gerektiğini vurgulamaktadır. Komünizmin metafiziğini kurma iddiasında olduğunu söylemektedir. Başka bir dost, örneğin Badiou’dan bahsetmektedir. Onun solu etik temel üstüne oturtma yönündeki kuramsal çabalarını çok değerli görmektedir. Bunlar gerçekten önemlidir ve üstünde tartışılması gereken konulardır. Beklediğimiz özlediğimiz tartışma ise aksine hiç başlamamaktadır. Küçük çıkışlar sığ sularda karaya oturmaktadır.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Öte yandan böylesi düşünürler önemlidirler, ama kafaları fazlasıyla batı merkezli çalışmaktadır. Pek çok “önemli” düşünür nedense ileri kapitalist ülkelerden çıkmaktadır. İleri kapitalist ülkeler halkı ise neredeyse dünyanın en gerici halklarıdır. Bazıları kapitalizm sosyalizm çelişkisini bakış açılarının merkezine almakla haklı görünmektedirler ve benim gibilerin de o yüzden sempatisini kazanmaktadırlar. Ancak yaşanan gerçek şudur ki, dünyada çelişki ve çatışmalar, keza solun gelişimi kapitalizmin çeperlerinde yoğunlaşmaktadır. Emperyalizme karşı ulus tepkisi, ilerici veya ilerici olmayan milliyetçi mücadeleler, İslam coğrafyasında siyasal İslama karşı oluşan cepheler, laisizm ve aydınlanma problemleri batılı sosyalistin gündeminde ya yoktur ya çarpık biçimde vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Bana denilmektedir ki şunu şunu biraz daha oku. Ben daha fazla da okurum da, onlar acaba yukarıda bahsettiklerim üstüne hiç okumakta mıdırlar? Bu kadar herkesi bağlayıcı sorunlar hakkında herhangi bir açıklama getirebilmekte midirler? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Ne Amerikan üniversitelerinde ders veren biriyim, ne de batı sosyalizminin sivrilmiş bir ismi. Kendi ülkemde bile popüler değilim. Ortaya koyduklarımı adam gibi tartışabileceğim bir muhatap arıyorum, yoksa gözüm açık gideceğim. Bu çok temel ve çok önemli bilgilerden sosyalist çıkış için neler üretilebilir, sürekli bunun üstüne kafa yoruyor, lakin bilişim sağanağı altında ortaçağ kadar kısır şu çağda açılım yapabilecek bir ortam yaratamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Söz gelimi şöyle şeyler düşünüyorum: İnsan, soyunun devamını çok önemseyen bir canlı. Oysa kapitalizm insan soyunun devamı için büyük engel yaratıyor. Türümüzün önümüzdeki 20-40 yıl içinde büyük felaketler yaşaması çok büyük olasılık. İnsanları acaba bununla korkutup kapitalizmden soğutamaz mıyız? Birçok peygamber o yolla, yani korkutarak büyük toplulukları kazanmayı bilmişler. Benim kişisel deneyimim gerçi tam tersi sonuçlar verdi şimdiye dek. Kaçınılmaz felaketin tek çıkışının sosyalizm olduğunu savunup duruyorum yıllardır, fakat bu sosyalizme özel bir sempati uyandırmıyor, hatta tersi etkiler bile yaratabiliyor. Aynı propagandayı genişleterek ve daha sistematik yapsak? Denenebilir, kim ne kaybeder. Çok mu saçma geliyor. Olabilir, ama isimleri büyük pek çok uluslar arası düşünürün sırça saraylardan yaptıkları önerilerden daha az ayakları yere basan öneriler değildir en azından.    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BAŞLICA KAYNAKLAR: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;David M. Buss, Evolutionary Psychology, Allyn&amp;Bacon.        &lt;br /&gt;Blood Relations, Chris Knight, Yale University Press.&lt;br /&gt;Robert J. Stenberg, Cognitive Psychology, Thomson-Wadsworth.&lt;br /&gt;Leda Cosmides, John Tooby, Evolutionary Psychology: A Primer, Center for Evolutionary Psychology (İnternet kaynağı)&lt;br /&gt;Steven Rose, 21. Yüzyılda Beyin, Evrensel Yay.&lt;br /&gt;Richard Lewontin, Üçlü Sarmal, Tübitak Yay.&lt;br /&gt;&lt;!-- Site Meter --&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s41.sitemeter.com/stats.asp?site=s41kartal" target="_top"&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://s41.sitemeter.com/meter.asp?site=s41kartal" alt="Site Meter" border="0"/&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;!-- Copyright (c)2009 Site Meter --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-8216051597221298070?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/8216051597221298070/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=8216051597221298070' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/8216051597221298070'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/8216051597221298070'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2009/05/evrim-insan-ve-siyaset-ustune.html' title='EVRİM, İNSAN VE SİYASET ÜSTÜNE &quot;SÖZCÜKLER&quot;DE ÇIKAN YAZIM'/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-5430746798649046547</id><published>2009-05-07T07:57:00.000-07:00</published><updated>2009-05-07T08:02:37.859-07:00</updated><title type='text'>BARİKATIN İKİ YANINDA 1 MAYIS</title><content type='html'>Geçen yıldan tecrübeli iki arkadaşımı yanıma alarak gittim 1 Mayıs’a. Mecidiyeköy’den Şişli’ye dek kenarlarda dikilen, oturan, yürüyen anlamsızca veya anlam dolu bir şeyleri bekleyen yüzlerce insana ve kalabalık polis öbeklerine rastladık. Saat dokuzda Şişli’ye vardığımızda içine düştüğümüz ilk taşlaşma ve kargaşayla bir sokağa saptık. Sarı minibüsler bekliyordu o köşede ve kahya bağırıyordu: “Sahilden Bostancı!” “Bu hayatımızın teklifi olabilir, değerlendirmek gerek” dedim arkadaşlara. Sürücü gülerek görüşüme destek verdi. Fakat minibüse değil sokağa girdik. Sonrasında ilk kavşak noktasından caddeye çıkmayı denedik. Polis engelledi. “Eyvah” dediler arkadaşlar, “geçen seneki kabus başladı.” Evet kötü bir rüya gibiydi. Altı yerden caddeye çıkmayı denedik. Ya polis barikatına takıldık ya da barikata hiç yanaşamadık. Tatbikata çıkmış bazı grupların polise “müdahalesine” tanıklık ettik, taşlardan kaçtık, biraz gaz soluduk. Harbiye’ye dek bir buçuk saatlik bir keşmekeş. “Bereket geçen yılki gibi kovalamıyor polisler” dediler arkadaşlar. Kovalamacalar asıl daha sonra yaşanmış.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     1 Mayıs’a katılışım zenginin fıkrasındaki gibi. Trilyonere bir konferansta sormuşlar: “Nasıl zengin oldunuz?” Adam da anlatmış: “Gençliğimde fakirdim. Bir gün yolda yürüyorum, ayaklarıma doğru bir elma yuvarlandı. Silip yiyebilirdim, ama yemedim. Köşe başında sattım onu, parasıyla iki elma aldım. Onları silip parlattım, sattım. Parasıyla dört elma aldım. Onları parlattım…” Trilyoner böylece hikayesini uzattıkça uzatmış, dinleyenler sıkılmaya başlamış. Dayanamayıp sormuşlar. “Bu şekilde sermayenizi büyüttükçe büyüttünüz ve şimdiki halinize ulaştınız, öyle mi?” “Hayır” demiş zengin, “Ertesi yıl dedemden çok yüklü bir miras kaldı, birkaç fabrika satın aldım.”   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Biz de işte öyle debelenirken arkadaşları telefonla arıyoruz, kimi kortejde, kimi dışarıda, ama hiçbiri nasıl girileceğini bilmiyor. En son Efe Duyan’ı aradım. PEN başkanıyla birlikteymiş. Beş dakika sonra sevgili Tarık Günersel bir barikatın arkasından bizi aldı. 1 Mayıs’a torpille gireceğim kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Artık sadofazoşist iktidarın kabul ettiği makul sayıdaki düşmanlar arasındaydık. Ama aklım dışarıdaki makul olmayan pisliklerde kalmıştı. O yüzden on dakika ağzımı bıçak açmadı. Sonra havaya girdik ve korteje katıldık. Hiçbir medya kuruluşu şunu belirtmediği için çiğlik edip yazmak zorundayım: Büyük çoğunluğu sabahın köründen beri Şişli’de bekleyen bu makul sayıdaki iktidar düşmanları içindeki en kalabalık ve en disiplinli güç şüphesiz bariz şekilde TKP’ydi. Yürüyüş pek de iç açıcı sayılmayacak koşullarda ama giderek artan coşkuyla devam etti. Caddeye çıkan her sokak başında dışarıdaki gayrimakulların içeri katılma teşebbüsleriyle kargaşa yaşandı. Onları desteklemeye çalıştık elden geldiğince ve yine gaz yedik. Sevindirici olan şu ki, üç yerde barikat delindi ve dışarıdaki devrimciler ve birçok TKP’li aramıza katılmayı başarabildi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Taksim’e üç yüz metre kala aynı nedenle uzun bir bekleyiş yaşadık. 1977’de de tümüyle makullük dışı grupların oluşturduğu bir yığınla ilerlerken Taksim’e birkaç yüz metre kala bir cayırtı kopmuş ve alana girememiştik. O zamandan kortej arkadaşım Asaf Güven Aksel’e dedim ki, “Bu laneti üstümüzden atamayacağız galiba. Gel ikimiz ayrılalım buradan ki, şu insanlar girebilsin!” Onun hikayesiyse başkaydı, az önce ayaklarının önüne yuvarlanan bir gösterici misketiyle ilgiliydi, cumartesi günkü yazısında bahsettiği rastlantıyı anlatıyordu. Ve Taksim’e girdik... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Beklemiyordum o kadarını, çok duygusal anlardı. Yaşamımda ilk kez Taksim’e 1 Mayıs’ta girdim. 18 yaşında giremediğim zamandaki kadar sevdiğim ve onca deneyime ve yaşa rağmen geçmişte içinde yer aldığım grup kadar güvendiğim bir partiyle. Hala giremeyenlerin uzaktan bize ulaştırdıkları sevinç çığlıkları, devrim şehitlerini anan orta yaş kuşağının bağırışları, anıtı ele geçirenler, anı fotoğrafı çektirenler, halay çekenler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Evet, Taksim’de ilk kez 1 Mayıs mitingi yaptık arkadaşlar. Bu işte birkaç yıldır emeği geçen, gözünü karartan, dayak yiyen, gazla hırpalanan, içeri girebilen ve giremeyen herkes binlerce kutlamayı hak ediyor. Bu bir kazanımdır ve meramımıza erdik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Artık 1 Mayıs’ın TKP yönetiminin de defalarca dile getirdiği öteki gerçeğini görebiliriz dostlar. Gelecek yıllarda en az elli altmış bin kişiyle yasal veya meşru şekilde sadofazoşist iktidarın direnci kırılamayacaksa 1 Mayıs inatlaşması terk edilmelidir. Sosyalist kitle gücü her yıl her gün düşüyor arkadaşlar. 1 Mayıs’a işçi katılımı azalıyor. Bu eğilimi tersine çevirecek niyet, akıl ve iradeyi KESK’ten, DİSK’ten bekleyemeyiz. Onlar temsili sosyalizmle tatmin olabilirler, ama giderek küçülen bir sürünün azar azar büyüyen bir parçası olmak bizim için ciddi tehlikelidir. 1 Mayıs’a gelebilecek, gelmek isteyen on binlerce insan gelmedi. Haklılar bir yerde. İktidar sol seçkinleri çağırıyor alana, sosyalistler de militanlarını. Kendini seçkin veya militan görmeyenler neden gelsinler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     TKP yönetimi bu karmaşadan alnının akıyla çıktı. 1 Mayıs krizini iyi yönetti. Son seçimlerde de bir karmaşa yaşanmıştı. Bu karmaşada TKP’nin tavrı olumluydu, özellikle geleceğe yatırım anlamında. Ama işi son dakika gollerine bırakma alışkanlığı yerleşmemeli diye düşünüyorum. Olguların karmaşıklığından ötürü belki haklı olarak artarda sıralanan doğruların birbiriyle çelişkisi söylemlerimizin anlaşılabilirliğini azaltıyor. Büyüme hızını düşürüyor. Artık daha sade, daha net olmaya ihtiyacımız var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Başka bir sorun da takvim fetişizmi. Buna 1 Mayıs da dahildir. Geçmişte yapılan başarılı eylemleri fetişleştirmeyi bırakalım. Daha iyi bir şeyler yapalım ki, gelecek kuşaklar bizim yaptıklarımızı fetişleştirme riskine girsinler. Yerinde saydıran, gerileten, pek de başarılı sayılamayacak olan geçmişe özlem yaratan eskimiş sol bakışları terk etmeliyiz.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Yaşadığımız 1 Mayıs kazanımı önemlidir. Ama TKP’nin bir yıl içinde herhangi bir zamanda herhangi bir alanda çoğunu emekçilerin oluşturduğu otuz beş-kırk bin kişiyle yapacağı bir miting bu 1 Mayıs’tan daha değerli olacaktır. Öteki sosyalist gruplar, sendikalarla birlikte bu sayı yüz bini aşarsa bu daha da değerli olacaktır. Kafa sayıları da fetişleştirmeye gelmez. Ancak rakamlar dosttur, akla yol gösterir.        &lt;br /&gt;&lt;!-- Site Meter --&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s41.sitemeter.com/stats.asp?site=s41kartal" target="_top"&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://s41.sitemeter.com/meter.asp?site=s41kartal" alt="Site Meter" border="0"/&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;!-- Copyright (c)2009 Site Meter --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-5430746798649046547?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/5430746798649046547/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=5430746798649046547' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/5430746798649046547'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/5430746798649046547'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2009/05/barikatin-iki-yaninda-1-mayis.html' title='BARİKATIN İKİ YANINDA 1 MAYIS'/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-3323548255005355273</id><published>2009-04-09T13:02:00.000-07:00</published><updated>2009-04-09T13:50:55.506-07:00</updated><title type='text'>TKP SEÇİM RAKAMLARI</title><content type='html'>DEĞERLİ DOSTLAR,&lt;br /&gt;3 VE 10 NİSAN TARİHLERİNDE SOL HABER PORTALINDA SEÇİMLE İLGİLİ DEĞERLENDİRME YAZILARIM ÇIKTI. BU YAZININ ALTINDA DA TEŞEKKÜR YAZIM. ŞUNLAR DA SEÇİM RAKAMLARI:&lt;br /&gt;(HALA %100 KESİN DEĞİL)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İL        2007 YÜZDE - OY  2009 YÜZDE - OY &lt;br /&gt;Adana        0.19  1721  0.15  1677 &lt;br /&gt;Adıyaman       0.27  646  0.13  374 &lt;br /&gt;Afyonkarahisar       0.15  577  0.19  781 &lt;br /&gt;Ağrı        0.48  776  0.35  673 &lt;br /&gt;Amasya        0.11  214  0.15  293 &lt;br /&gt;Ankara        0.20  4957  0.19  5240 &lt;br /&gt;Antalya       0.18  1653  0.20  2131 &lt;br /&gt;Artvin        0.25  248  0.31  309 &lt;br /&gt;Aydın        0.28  1557  0.24  1453 &lt;br /&gt;Balıkesir       0.28  1914  0.24  1751 &lt;br /&gt;Bilecik       0.10  114  0.18  225 &lt;br /&gt;Bingöl        0.33  364  0.18  208 &lt;br /&gt;Bitlis        0.27  319  0.28  362 &lt;br /&gt;Bolu        0.31  519  0.26 436&lt;br /&gt;Burdur        0.18  282  0.26  432 &lt;br /&gt;Bursa        0.16  2032  0.15  2294 &lt;br /&gt;Çanakkale       0.19  578  0.18  544 &lt;br /&gt;Çankırı       0.14  154  0.22  237 &lt;br /&gt;Çorum        0.16  541  0.18  616 &lt;br /&gt;Denizli       0.31  1588  0.22  1253 &lt;br /&gt;Diyarbakır       0.18  826  0.23  1439 &lt;br /&gt;Edirne        0.14  351  0.19  490 &lt;br /&gt;Elazığ        0.28  759  0.16  483 &lt;br /&gt;Erzincan       0.17  211  0.26  298 &lt;br /&gt;Erzurum       0.23  867  0.21  754 &lt;br /&gt;Eskişehir       0.15  649  0.14  638 &lt;br /&gt;Gaziantep       0.25  1391  0.11  798 &lt;br /&gt;Giresun       0.17  415  0.19  477 &lt;br /&gt;Gümüşhane       0.14  98  0.21  148 &lt;br /&gt;Hakkari       0.42  368  0.18 191&lt;br /&gt;Hatay        0.19  1233  0.26  1936 &lt;br /&gt;Isparta       0.15  354  0.23  589 &lt;br /&gt;Mersin        0.19  1529  0.20  1863 &lt;br /&gt;İstanbul       0.23  13005  0.23  16246 &lt;br /&gt;İzmir        0.23  4872  0.23  5309 &lt;br /&gt;Kars        0.50  651  0.62  893 &lt;br /&gt;Kastamonu       0.27  597  0.36  824 &lt;br /&gt;Kayseri       0.10  615  0.11 761&lt;br /&gt;Kırklareli       0.13  266  0.14  310 &lt;br /&gt;Kırşehir       0.51  624  0.1  123 &lt;br /&gt;Kocaeli       0.38  2844  0.20  1701 &lt;br /&gt;Konya        0.23  2350  0.14  1495 &lt;br /&gt;Kütahya       0.17  615  0.21  758 &lt;br /&gt;Malatya       0.19  701  0.11  433 &lt;br /&gt;Manisa        0.29  2249  0.23  1857 &lt;br /&gt;Kahramanmaraş       0.25  1189  0.17  940 &lt;br /&gt;Mardin        0.21  508  0.23  648 &lt;br /&gt;Muğla        0.17  769  0.24  1189 &lt;br /&gt;Muş        0.47  665  0.19  278 &lt;br /&gt;Nevşehir       0.12  184  0.17  285 &lt;br /&gt;Niğde        0.27  470  0.16  299 &lt;br /&gt;Ordu        0.20  740  0.28  1163 &lt;br /&gt;Rize        0.51  918  0.19  338 &lt;br /&gt;Sakarya       0.13  611  0.14  709 &lt;br /&gt;Samsun        0.17  1057  0.23  1642 &lt;br /&gt;Siirt        0.17  156  0.21  249 &lt;br /&gt;Sinop        0.32  378  0.57  691 &lt;br /&gt;Sivas        0.42  1418  0.22  754 &lt;br /&gt;Tekirdağ       0.13  521  0.24  1114 &lt;br /&gt;Tokat        0.18  597  0.16  568 &lt;br /&gt;Trabzon       0.12  489  0.17  758 &lt;br /&gt;Tunceli       0.69  292  5.80  2322 &lt;br /&gt;Şanlıurfa                          0.20  872  0.15  894 &lt;br /&gt;Uşak        0.16  314  0.16 348&lt;br /&gt;Van        0.45  1387  0.28  1101 &lt;br /&gt;Yozgat        0.11  273  0.20  517 &lt;br /&gt;Zonguldak       0.25  859  0.93  3685 &lt;br /&gt;Aksaray       0.14  258  0.11  209 &lt;br /&gt;Bayburt       0.10  42  0.15  59 &lt;br /&gt;Karaman       0.19  239  0.25  344 &lt;br /&gt;Kırıkkale       0.06  95  0.19  301 &lt;br /&gt;Batman        0.32  510  0.25  505 &lt;br /&gt;Şırnak        0.16  198  0.48  727 &lt;br /&gt;Bartın        0.26  288  0.41  486 &lt;br /&gt;Ardahan       1.41  788  0.55  306 &lt;br /&gt;Iğdır        0.58  374  0.32  229 &lt;br /&gt;Yalova        0.19  196  0.18  207 &lt;br /&gt;Karabük       0.23  292  0.30  405 &lt;br /&gt;Kilis        0.08  46  0.11  66 &lt;br /&gt;Osmaniye       0.10  230  0.14  358 &lt;br /&gt;Düzce        0.14  266  0.16  314 &lt;br /&gt;GENEL        0.23  80092 0.22 87111&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-3323548255005355273?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/3323548255005355273/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=3323548255005355273' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/3323548255005355273'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/3323548255005355273'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2009/04/tkp-secim-rakamlari.html' title='TKP SEÇİM RAKAMLARI'/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-1588494573258928384</id><published>2009-03-23T03:07:00.000-07:00</published><updated>2009-03-23T03:11:20.155-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/ScdgLJvazTI/AAAAAAAAAFM/gKj-9eeNuVM/s1600-h/miti+005.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/ScdgLJvazTI/AAAAAAAAAFM/gKj-9eeNuVM/s320/miti+005.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5316323629843795250" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-1588494573258928384?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/1588494573258928384/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=1588494573258928384' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/1588494573258928384'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/1588494573258928384'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2009/03/blog-post.html' title=''/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_IqQNc0-gGXw/ScdgLJvazTI/AAAAAAAAAFM/gKj-9eeNuVM/s72-c/miti+005.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-7005743430785961662</id><published>2009-02-17T22:24:00.000-08:00</published><updated>2009-02-17T22:38:09.049-08:00</updated><title type='text'>TDKP ve EMEP ÜZERİNE</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Aşağıda Sol derginin 13 Şubat tarihli sayısında yayımlanan söyleşim yer almakta. &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bedahet Tosun 80 Darbesi öncesi ve sonrasındaki sıcak dönemden yakın arkadaşım. Zihnimde yücelttiklerimden biridir. Zor zamanlarda örnek tavırlar göstermiştir. “Devrimciler” romanımdaki en olumlu karakter Bedri tipi üç kişinin karışımıdır. İşkencede kaybettiğimiz Ekrem Ekşi’dir teki. İsim Bedahet’ten esinlenilmiştir. Tosun cezaevi dönemi sonrası EMEP’e katılmadı. Ama dirsek temasını sürdürüyor. SAV (Sosyal Araştırmalar Vakfı) kurucusudur ve altı yıl bu vakfın başkanlığını yapmıştır.    &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Geçmişte Halkın Kurtuluşu-TDKP hareketi içinde çok Kürt vardı. Önderlikte de. Hem birliği hem ayrılma hakkını savunurdu. Orada ve burada ciddi çatışmalara girdi. Ama o zamanlar bu harekete Kürtçü bir hareket denmezdi. Şimdi değişik çevrelerden pek çok insanla karşılaştığımda onun mirasçısı için “Ha onlar mı, Kürtçü parti!” diyorlar. Bu bir yanılsama mı? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;    Bence değil. Söylediğin doğru. Bizim eskiden birlikte olduğumuz yapı, içinde halkın çeşitli katmanlarını barındıran bir yapıydı. Belki THKO’dan da gelen ilişkilerin devamı olarak tabanında çok Kürt vardı. Çok istediği halde çoğalamamış, ama kabul edilebilir sayıda bir işçi kitlesi vardı. Öğrenciler vardı. Fakat bunların hepsini bir araya getiren şey etnik kökenler ya da başka şeyler değildi. Onları bir araya getiren sosyalizmdi. Sosyalizmin ilkelerini, ama doğru ama yanlış teorik temellerini oluşturmaya çalıştılar. Bunda çok cesur da davrandılar. THKO gibi güçlü bir mirasla zaman zaman ters düşebilecek şeyleri de söylemeyi göze alarak sosyalizmin değerlerini bulmaya, daha önemlisi uygulamaya çalıştılar. Tüm ekip bunu yapmaya çalıştı. O dönem TKP’nin sendikalar içindeki hakimiyetinden kaynaklanan çok güçlü bir işçi tabanı vardı. Bunun karşısında işçi tabanı çok güçlü olmasa bile bizim ekip de varoşlardan, yoksul kesimlerden ve köy kökenlilerden gelen bir tabana sahipti. Dev-Yol, Dev-Sol daha şehirli, daha okumuş kesimden oluşan bir tabana sahipti. Öğrenciler arasında güçlüydüler. Bizim de büyükçe bir öğrenci kitlemiz vardı, ama öğrencilerin daha yoksul kesimiydi bunlar. Bizde tüm bu kesimler açısından ortak hedef sosyalizmdi. Hiçbir zaman etnik siyaset yapılmadı, ama oradan da kopulmadı. Zaten hem PKK ile hem onun önceli olan Kürt hareketleriyle çıkan çatışmaların kaynağını burada aramak gerekiyor. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;    Bir temel farklılık daha vardı. Bence günümüzü geçmişten ayıran en temel farklılık: Bizde bir iktidar kavramı vardı. Biz idealleştirdiğimiz düşünceyi bulunduğumuz ortamlarda hayata geçirmek için çabaladık, bu düşünceyi yaymaya, toplumla birlikte bu düşünceyi ayağa kaldırmaya çalıştık ve bulunduğumuz her yerde her kesime karşı mücadele etmek zorunda kaldık. Kim iktidarsa. İktidar orada askerse askerle, PKK ise PKK ile. İktidar orada Dev-Yol’sa ona karşı, örneğin ODTÜ’de. Biz mücadele etmeyi tercih ettik ve bırakmadık. Bu dünyayı değiştirmeliyiz diyorduk, bir gelecek ülkümüz vardı ve bunun için her yerde her kesime karşı mücadele etmek gerektiğine inanıyorduk. Gerçi bunun lafını daha az yapıyorduk, belki eksiklerimizden biriydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     O yüzden de, evet, Güneydoğu’da bir yığın yandaşımız öldürüldü. Özetle o zaman dışardan bakıldığında bunlar senin deyişinle “Kürtçü bir harekettir” denmezdi. Artık “sosyalist”, “komünist”, bakan kişinin nitelemesine göre sınıfsal yapıya oturmuş bir hareketti. İşte 12 Eylül’den sonra sadece bizimkiler değil, tüm öteki hareketler de “yeni insan”, “yeni toplum” ülküsünden bir parça uzaklaştılar. Bu ülkü herkesin kafasında bir şekilde var ama, erişilebilir olmaktan çıktı kafalarda, bunun için bir şeyler yapmak gerekir düşüncesi zayıfladı. Sol iktidar mantığından uzaklaştı. Artık kendi varlıklarını korumak veya bulundukları kapalı çevrelerde kendi iktidarlarını pekiştirmek şeklinde bir niyete dönüştü. Bir yerde küçük de olsa bir yönetim almak, bir hak almak… bunlar söylemlerde vardı, ama gerçekleşmedi. Solun bu son 1 Mayıs’taki tavrını da yanlış buluyorum. Toplumsal duyarlılığın arttığı topluma vereceğimiz mesajların daha çok algılanacağı bir dönem biz çıkıp dayak yemeyi tercih ettik. Dayak yemek için, yapmış olmak için çıktık. Yapmış olmak için yapılmaya başladı birçok şey. Arada bazı istisnalar dışında. Bunlardan biri 1 Mart’tır. Orada bir iktidar ruhu yakalanmıştı. Biz bunu yapabiliriz diye bir irade oluştuğunda biz bunu becerdik. Şimdi bunları niye söyledim. 12 Eylül sonrasındaki toparlanma döneminde sol, özellikle bizim ekip, siyasal varoluş içinde doğal olarak bir arada bulunulması gereken, var olan düzene karşı mücadele eden Kürt hareketiyle yan yana olmak gerekliliğini gördü. Bu doğruydu. Yanlış olan, onlar çok aktif ve kendi mantıkları içinde iktidara oynayan bir çizgi oldukları için, bizse iktidar hedefini kaybettiğimizden bu süreç içinde sol kendi kimliğini bıraktı, Kürt hareketi yanında bir yapılar grubu haline geldi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ama iktidar bilinciyle yaklaşınca yine çatışma çıkmaz mı? Nitekim 90’lı yılların başında bunlar orada yeniden “izinsiz” örgütlenmeye başladılar. PKK altı adamlarını daha öldürdü.  &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;    Dışardan bakıldığı zaman son on beş yılın ittifakları sıradan insanlara hep Kürt politikalarının merkezde olduğu sol ittifaklar imajı veriyor. Bunların içinde bu tür ittifaklara en çok çaba gösteren ekiplerden biri EMEP olduğu için de “Kürtçü hareket” yaftasını taşımaya başladı hak etmediği halde. Ama buna bir hak etme nedeni bulmak istersek, bana göre bunda neden Türkiye’deki sol hareketin, özelinde Emek Partisi’nin iktidar mantığıyla hareket etmemesidir. 12 Eylül öncesinde çeşitli sol örgütlerle birlikteliklerimiz oldu. Bu birlikteliklerin hepsinde biz güçlü olduğumuzda, iktidar olma güç ve etkinliğimizi sahaya yansıttığımız yerlerde birliktelikler gerçekleşti. Onların öncesinde de o gruplarla çatışmalarımız olmuştu. Ben şuna inanıyorum. Farklılıklar doğal olarak çatışmayı getirir. Hele iki taraf da iktidar hedefindeyse. Siyasal iktidarla çatışmalar da bu durumlarda şiddetlenir. Ama çatıştığın kesim dost taraftaysa onlarla köprüleri atamazsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;O dönemden kalın kırmızı bir broşür anımsıyorum. PKK’nın niteliğiyle, onunla nasıl mücadele edilmesiyle ilgili yazılanlar unutulur gibi değildi. Hangisi yanlıştı? O mu, şimdiki tavır mı?  &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Bence yanlış olan tek tek olaylara bağlı olarak birilerini karşı tarafa itmek. Orada politik sorumluluk ve tecrübe çok önemli. Devrim tarihine bakın: Ekim devriminin güçleri arasında ne çatışmalar yaşanıyor, parti büroları basılıyor, insanlar öldürülüyor. Devrimin belli bir aşamasına kadar yine de bunlar dostlar cephesinde kabul ediliyor. Lenin çok ağır eleştiriyor, çatışmaları yatıştırmaya çalışıyor, ama devrim ancak belirli bir aşamaya ulaştıktan sonra, onlarla birlikteliğin gerekli olmadığı zamanda bunları karşı tarafta gördüğünü açıklıyor. İdeolojik mücadelede çok net olmak gerekir, sınırları doğru çizmek gerekir. Fakat bu sınırları çizdikten sonra dışınızdaki birileriyle birlikte olmaya çalışmak bir sorumluluk gereğidir. Ben onu ideolojik bir tespit olarak görmedim. Anlık, oturmamış siyasetler olarak görüyorum. Yoksa bugünlerini anlatamazdı EMEP. Şu andaki birlikteliği de arkadaşlar bana şöyle açıklıyorlar: Kürt hareketinin çok geniş bir emekçi tabanı var. Eğer biz birlikte hareket edebilirsek bunları etkileyebiliriz. Hepimiz şunu biliyoruz. Bu hareket içinde de bir ayrışma yaşanıyor. Dayandığı taban Kürt emekçileri, yoksulları. Kürt burjuvalarının, gericilerinin de bir gericileştirme politikası var. Böyle birliktelikler olmazsa bu tabanın sola yabancılaşması daha hızlı olur. Bu doğru. Yanlış olan ne peki: Bu birliktelikler Kürt emekçilerini bir ölçüde etkiliyorsa da sol burada kendi sınırlarını gösteremediği ve bunu iktidar mücadelesinin bir unsuru olarak ortaya koyamadığı için ittifaklar daha çok etnik siyasetin işine yarıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;DTP Avrupa Birliği’ni doğrudan destekliyor, ABD ile pazarlık içinde, ama EMEP böyle değil. Bu şartlarda nasıl oluyor da ikisi sürekli ittifak içinde görünüyor? 80 öncesinde böyle bir şeyi insanlara anlatabilir miydik? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Anlatamazdık. Ben hala şu iktidar kavramı üstünde durmaya devam edeceğim. Bunu çok önemsiyorum. Geçmiş dönemimize bak. Ne zaman biz şunları yapabiliriz, bunun için gereken neyse altını doldurabiliriz diye ortaya çıksak başarılı olduk. Bunu yapmak çok zor, ama bir tepki de göstermek lazım dediğimiz yerde dayak yedik. Dayağı tırnak içinde söylüyorum. 12 Eylül’le sol siyasetin kaybettiği şey gelecek ülküsüne olan inancın zayıflaması. Sizde bu irade yoksa birlikte olduğunuz grupların çizgileri baskın oluyor. Siz AB’yi savunmasanız bile DTP ile birlikte olduğunuzda dışardan AB’ci bir politika gibi görülüyor. Ne kadar aksi yönde çabalarsanız çabalayın bu böyle anlaşılıyor. Doğru, geçen seçim ittifakı amorf bir ittifaktı. İçinde Kürt partisi vardı, Kürt düşmanı da, AB yanlıları vardı, karşıtları da. Bunu şöyle açıklıyor arkadaşlar: Evet biz kimliği olan bir partiyiz, ama birlikte yürüyebileceğimiz partilerle asgari müştereklerle bir arada olabiliriz. Bunları kazanabiliriz. Çok doğru bir önerme, fakat genel bir önerme. Gerçeği hep birlikte biliyoruz, dünya tarihi de böyle örneklerle doludur. Doğru birliktelikler devrimci grubun güçlü olduğu ve merkezinde bulunduğu birlikteliklerdir. Sosyal demokratların gericiliğini kınarken de çuvaldızı kendimize batırmak gerektiğine inanıyorum. Eğer sol politikalar daha güçlü olsa, onlar daha solda yer alma gereği duyarlardı.    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bir de magazin sorusu. Bizimkilere köylü hareketi diyorlar bazıları. Biz köylü müydük? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Ben de zaman zaman duyardım böyle lafları. Bazıları bana da takılırdı, işte siz köylü partisisiniz diye. Başta bahsettiğim gibi. Bizde öğrencilerimiz arasında bile yoksullar, köy kökenliler çoğunluktaydı. Bir de feodalizmin var oluşunu ideolojik olarak en çok öne çıkaran gruplardan biriydik. Biraz buralardan geliyor. Ama hiçbir dönemde köylü ideolojisini  yüceltmedik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Züppe şehirli olmaktansa saf köylülüğü tercih ederim. Yine konuya dönelim. İlk Evrensel gazetesindeki deneyimi biliyorum. Zaten o deneyimle bu arkadaşlarla tamamen kopmuştum. Bir yığın işbirlikçi liberali “aydın” birliği içinde görüp bünyelerine katmışlardı. Ondan sonra bir kavga koptu aralarında ama, ben hiçbir zaman Evrensel çevresinden liberal burjuva edebiyatına, medyasına karşı dik bir tutum göremedim. Hep ikircikli. En son Aydın Çubukçu’nun Orhan Pamuk meselesindeki tavrı buna örnek.&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Avrupacı aydınlar veya liberal sol diye bir kavram gündemimize girdi. Burada da aynı şey geçerli. Onun oluşum nedeni de yine biziz. Biz yeterince güçlü olsaydık şimdi liberal solu konuşmaktan ziyade aşırı solu konuşuyor olacaktık. Evrensel projesi yakın geçmişte beni en çok heyecanlandıran projelerden biriydi. Çünkü emek adına topluma söz söyleyebilecek bir mecranın kurulması, bu mecrada solun değişik kesimlerini yansıtacak bir haber kaynağının oluşturulması çok önemliydi. Eğer proje doğru hayata geçirilseydi bugün Türkiye siyasi hayatında güçlü bir soldan söz edebilirdik belki. EMEP de merkez olurdu, niye olmasın. Ama EMEP o zaman bütün sol grupların merkezi olma olgunluğunda değildi. İkincisi de her sol girişimin minimum bileşkeleri, hedefleri olmalıdır. Ne olursan ol gel değil, belli sınırlar içinde olanlar gelsin demek lazımdı ve o sınırlar içinde olanları toparlayabilecek bir olgunluk ve süreklilik sağlamak gerekirdi. Evrensel bu niyetle çıktı. Ama doğru bir siyasal yönlendirme yapılamadığı için savrulmalar yaşandı. Hiç orada olmaması gereken insanlara kapı açılırken kesinlikle orada olması gereken insanlar unutuldu veya göz ardı edildi. Sonra da “Merkez benim, bu çizgiyi benimseyen kalır, benimsemeyen gider” diye tamamen uç başka bir noktaya kayıldı, proje öldü. Yine iktidar meselesine geleceğim. Sizin böyle bir iradeniz varsa, güçlüyseniz, kendinize güveniyorsanız, bence Orhan Pamuk’tan rahatsız olmazsınız. Biz güçlüysek Orhan Pamuk gibi insanların yaptıkları şeyler solun gelişimine az ya da çok hizmet eder. Ama bugün sol güçlü olmadığı için bizden olması gereken birçok insan başka yerlerdeler ve başka şeylere hizmet ediyorlar. Aydın Çubukçu’nun farklılığını biraz böyle değerlendirmek lazım diye düşünüyorum. İnsanları iterek ne kadar gideceksin. Birilerini iterek değil, kendi politikamızı netleştirerek ayrışma yaratırsak daha sağlıklı bir çizgiye otururuz.  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;    Burada TKP’ye biraz dokundurayım. TKP bir yanıyla çok doğru şeyler yapıyor. Her vesileyle imza toplamalar, ikide bir miting düzenlemeler… Bunlar mücadeleyi bir yere hapsetti. TKP “Abi ben burada yokum” dedi. “Ben politik bağımsızlığımı göstereceğim” dedi, sürüden ayrılmayı tercih etti. Doğru buraya kadar, ama bunu yaparken yalnızlaşmayla birlikte tercih etti. Adında komünist olan bir örgütün dostlarına sırt çevirme lüksü olamaz. Nitekim bugün yine ortak adaylarda birleşme niyeti göstermesi doğrudur.    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Çatı Partisi”ni olumlu görüyorsun galiba?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;    Evet, önemsiyorum. Biz SAV’da solun bazı ileri gelenlerini topladık, tartışmalar düzenledik. Orada gördüm ki bu insanlar birbirleriyle daha önce konuşmamışlar. Birbirlerinin bazı fikirlerini daha yeni duyuyorlar. İletişimi artırma anlamında bu fikri önemsiyorum. Bu tartışmalar kitle önünde yapılırsa çok fayda sağlar diye düşünüyorum. Ama asıl neden bu da değil. Tabanda eyleme dayalı bir birliktelik kurulabilirse taban birleşecektir. O zaman Ufuk Uras gibiler de daha rahatlıkla ayrışacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ama Uras olsun DTP yöneticileri olsun kurnazlıkta üst düzeydeler. Böyle birlikteliklerde istisnasız biçimde en başta EMEP kazık yiyor. En son İzmir’de Levent’i üç kağıda getirdiler. Ya yine kapalı kapılar ardında üç beş kişi bir araya gelip sonra kitlelere “İşte partiniz budur, bunlar da adaylarınız” derlerse?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     İzmir konusunda dediğin doğru. Kapalı pazarlığa gelince. Yine böyle bir şey olduğunda taban reddetmeli. Ve bunu deklare etmeli. Öyle bir şey gördüğümde ben kişi olarak bulunduğum her ortamda bunu seslendirerek “hayır” demeyi düşünürüm. &lt;br /&gt;&lt;!-- Site Meter --&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s41.sitemeter.com/stats.asp?site=s41kartal" target="_top"&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://s41.sitemeter.com/meter.asp?site=s41kartal" alt="Site Meter" border="0"/&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;!-- Copyright (c)2006 Site Meter --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-7005743430785961662?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/7005743430785961662/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=7005743430785961662' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/7005743430785961662'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/7005743430785961662'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2009/02/tdkp-ve-emep-uzerine.html' title='TDKP ve EMEP ÜZERİNE'/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-5282421885612205185</id><published>2008-06-18T03:04:00.000-07:00</published><updated>2008-06-18T03:08:49.668-07:00</updated><title type='text'>ERGİN YILDIZOĞLU'NUN KARŞIDEVRİMCİLER ÜZERİNE CUMHURİYET KİTAP'TA ÇIKAN YAZISI</title><content type='html'>13 Haziran 2008&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“Karşıdevrimciler”(*)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaan Arslanoğlu’nun Nisan ayında yayımlanan Karşıdevrimciler başlıklı romanı, ilginç bir tarihsel ana, bu anın içinde yeniden patlak veren bir ideolojik kültürel mücadeleye denk geldi; hem de bir edebiyat yapıtına yakışır bir biçimde taraf olarak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yıl “1968 olayı”nın 40. Yıl dönümü dünyada daha önce hemen hiç görülmeyen bir ilgi, heves ve aynı zamanda kimi çevrelerde de büyük bir nefretle anılıyor. Bu “durum” bir rastlantı değil. “1968 olayı” söner, onunla yükselen devrimci dalga geri çekilirken, oluşan toplumsal şekillenmenin, ki ben bu şekillenmeyi tanımlarken “restorasyon” kavramını kullanmanın anlamlı olacağını düşünüyorum, yarattığı ekonomik, ideolojik hatta kültürel biçimler, yeni kimlikler, son yıllarda, giderek ve hızlanan bir biçimde etkinliklerini yitiriyorlar. Bu bağlamda bütünsel bir krizden, daha doğrusu kapitalizmin yapısal krizinin yine “bütünsel” (tüm çelişkilerin birden keskinleşmeye başladığı) bir tarihsel an yaratmaya başladığından söz edilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu “bütünsel” an içinde, Zizek’in bir deyimini ödünç alırsak, “sembolik sistemin verimliliğini” kaybetmeye, yeni anlam arayışlarının gündeme gelmeye başladığı söylenebilir. İşte “1968 olayı”na ilişkin bu canlı ilgi ve nefretin nedenlerini bu verimlilik kaybında aramak gerekiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“1968 olayı” olarak bilinen kabaca 1967-73 arasını kapsayan dönemde Avrupa’dan Amerika’ya, Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya, hatta Çin’e kadar, aydınlar, öğrenciler işçiler, birden bire, “yaşam dünyalarıyla” daha önce görülmeyen yoğunlukta ilgilenmeye, toplumsal yapıyı, verili sembolik verimliği, kurumları davranış biçimlerini ve vaat edilen gelecek “projelerini” sorgulamaya başladılar. Türkiye’de bu süreç bir askeri darbeyle kesintiye uğratılmaya çalışılmış olsa da 1970’lerin sonuna kadar devam etti, ancak ikinci ve çok daha şiddetli bir askeri darbeyle kesilebildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar, bu sorgulama içinde toplumla, birbirleriyle yeni ilişkiler kurdular, yeni kurumlar, yeni söylemler, anlamlar oluşturdular, eleştirel teoriyi, insanlık kültürünün sınıfsal ilişkilere karşı mücadele geleneğini yeniden canlandırdılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alain Badiou’nun son yıllarda giderek daha fazla ilgi çekmeye başlayan teorik ürünlerinin[[1]] ışığında yaklaştığımızda, “1968 olayı”nın, “yapı içinde” birden bire patlak verdiğini, bu patlamaya ait yeni bir “hakikati”, bu “hakikatin” de kendi öznesini yarattığını görebiliyoruz.&lt;br /&gt;Bir başka açıdan yaklaşıldığında, olayın, “1968 olayı”nın, yapıya ait çok sayıda pasif bireyi aniden, hiç beklenmedik bir biçimde ve şiddetle yapıdan kopararak yeni “öznelere” dönüştürdüğünü de söyleyebiliriz. Bu yeni “doğan” özneler, yeni doğan “hakikate” sadakat beyan eden özneler olacaktı kaçınılmaz olarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“1968 olayı”, her “olay” gibi bitti. Ama yarattığı özneler tarih sahnesinde, bu sadakat ve sorumlukla yapıya karşı mücadeleye, diğer bir değişle sözcüğün gerçek anlamıyla siyaset (siyaset ancak yapıya karşı yapılır) yapmaya devam ettiler. Olaya baştan karşı olanlar da olayın toplumsal bellekte ve kurumlarda bıraktığı izlere ve bu öznelerin siyasi projelerine karşı direnmeye devam ettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak kısa sürede bir üçüncü kategorinin de oluşmaya başladığına şahit olduk. Bu kategoriyi giderek olayın gündeme getirdiği ya da yeniden canlandırdığı siyasi projeyi yadsımaya, ondan uzaklaşmaya, giderek de yapının içine geri dönerek özne olmaktan vazgeçmeye, hatta olaya karşı başından beri mücadele eden kesime katılmaya başlayanlar oluşturuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu “yapıya dönüş”, tam da Matrix filminde, yapıya (Matrix’e) karşı mücadelenin sıkıntılarına, tehlikelerine, özne olmanın tüm sorumluklarıyla sürekli, karar vermek durumunda kalmanın basıncına, Mobious’un deyimiyle, “gerçeğin çölüne” dayanamayarak, Matrix’e geri dönmeyi seçen Cypher’nin tutumunu andırıyordu. Ama Matrix’in rüya alemine, “iyi bir noktadan”, bedensel hazlarını tatmin edebilecek bir koşulda geri dönebilmek için ödenecek bir fiyat olacaktı, doğal olarak: “Hakikate” ihanet!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İhanet”, bunun için de, “etkin” özneden, “pasif” bireye dönüşmeyi başarmak, ilk anda sanıldığı kadar kolay bir iş değildir. Maurice Blanchot’un işaret ettiği gibi en zor olan bireyin fiziksel intiharı, biyolojik varlığına son vermesi değil, kendini öldürmesi değil, öznel intiharıdır: Kimliğini silerek bir yenisini edinmek. Bu uzun ve ağrılı bir süreçtir. Bireyi eski kimliğini terk ettikten sonra, yenisini kurabilmek için, hem kendine sembolik evren içinde yeni bir yer bulması, hem de hayali (imaginary) olanda, kendini yeniden belli bir tutarlılıkta oluşturması, gerekir. Diğer bir değişle, yeni biresy, yeni bir sadakat nesnesi (otorite merkezi vb..) bulmalıdır kendine…&lt;br /&gt;Kaan Arslanoğlu’nun Karşıdevrimciler başlıklı çalışması, Matrix’e geri dönenlerin, toplumda yeni bir yer bulma ve sadakatlerini yeniden kurgulama, kendilerini yeniden hayal etme süreçlerini, kendilerine anlattıkları hikayeleri bir psikoloğun, mesafeli soğukluğuyla, diğer bir değişle başarıyla irdeliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşıdevrimciler, ilginç, çözümleme sürecini geriye atmayan ama okuyucunun da ilgisini çekmeye devam edecek kıvamda bir gerginliği kitabın sonuna kadar koruyabilen, titizlikle inşa edilmiş bir izlek üzerine kurulmuş. Arslanoğlu’nun, duru ve minimalist sayılabilecek anlatısı okuyucunun, kendine sunulan karmaşık psikolojik denklemleri, örneğin ana karakterin yaşadığı radikal ve bilerek seçtiği kimlik değişimini izleyebilmesini ve çözümüne bizzat katılmasını kolaylaştırmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaan Arslanoğlu’nun, “1968 olayına” sadakatini korumaya devam ettiğini düşünüyorum. Bu nedenle, bu sadakati terk ederek, yapıya dönenlere, ilişkin, her ne kadar “karşı devrimci” sıfatını (son derecede haklı gerekçelerle) kullanmasına karşın, neredeyse empati derecesine ulaşabilen bir anlama çabasıyla yaklaşmayı başarması, bu karakterlerin yaşadıkları, yaşamaya devam ettikleri sürecin ne kadar acılı, hatta trajik bir dönüşüm olduğunu bir an bile unutmaması bence özellikle önemli. Bu acılı sürecin en önemli yanı da, “olayı” unutarak yapıya dönmeye karar vermiş olanın ne yaparsa yapsın, olayın izlerini tümüyle silmeyi başaramaması ve başaramayacak olmasıdır. Bunu, silinemeyen izin sürekli bastırılmasının, yaşamın her anında çeşitli semptomlarla geri gelmesinden görebiliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öznenin “yapıya” geri dönerken yaşadığı intihar sürecini, “yapıda” kendine yer edinme yollarını, yapının bu tür intiharları kolaylaştıracak, maddi manevi ve finansal destek mekanizmalarını da, Karşıdevrimciler bize oldukça ayrıntılı bir biçimde gösteriyor. Bu anlamda Kaan Arslanoğlu’unun deyim yerindeyse dersini iyi çalışmış olduğunu söyleyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bence Kaan Arslanoğlu bu çalışmada bir şeyi daha göstermeyi başarıyla gerçekleştiriyor. Bir kere, “olaya” sadakat terk edildikten, “yapıya” karşı eleştirel duruş ortadan kalktıktan sonra, demokrasi, bireysel özgürlükler gibi kavramlar, “toplumsal kurtuluş” aracı olmaktan çıkıp, düzenin en büyük, en yaygın adaletsizliklerinin gizlenmesinin, sürdürülmesinin aracı haline geliyorlar. O zaman da, kendimizi, adeta Orwell’in 1984’ünün, yalanlardan oluşmuş, her kavramın tam tersi bir anlam taşıyan dünyasını andıran, bir sembolik evren içinde buluyoruz.&lt;br /&gt;“Karşı devrimciler” bir sanat yapıtı olarak, bu kabusun dünyasına ışık tutmayı başarıyor, yapıya karşı eleştirel mesafesini koruyarak toplumsal işlevini yerine getirmiş oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu güçlü yanlarına karşın, Olaya sadık kalanlar, devrimciler söz konusu olduğunda, kurgulanan karakterlerin, Türkiye solunun, tipik değil, azınlığını oluşturan, sektler, dar çevreler ve tüm siyasi faliyetlerini polisle ölümcükl bir köşe kapmaca oyununa indirmiş kesiminden seçilmiş olması, “Karşıdevrimciler”in bence en zayıf yanını oluşturuyor. Çünkü, “devrimciler” özne olarak kalmayı, “gerçeğin çölünde” yaşamayı seçenler, bir kez izlek içinde okuyucuya sunulduktan sonra, ister istemez, son tahlilde yapıya dönenlerin anlaşılmasında önemli bir işlev üstlenmek durumunda kalıyorlar. Seçilen örneklerin bu anlaşılma sürecini, Kaan Arslanoğlu’nun tüm ayrıntılı gözlemlerine ve dikkatli çözümlemelerine karşın kimi zaman aksattığını düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak, Karşı devrimciler, “1968” olayının sonrasına ve “özne” olmaktan, yapıya, pasif birey olmaya geri dönüş süreçlerine ilişkin, duyarlı, dikkatli, esas olarak da başarılı bir çalışma.&lt;br /&gt;“Karşıdevrimciler”in, okuyucusuna, salt “dönenlerin” zaaflarını, bu zaafları kendilerinden gizleme stratejilerini değil, bizzat kendi zaaflarını ve özlemlerini de anlayabilmek, buna karşılık, bir ahlak dersindeymiş hissine kapılmadan bunlarla, karşılaşabilmek açısından yardımcı olabileceğini de düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1] Alain Badiou, L’Etre et Evenement, Edition du Seuil, 1988, (Being and Even, 2005) Continuum; Le Siecle, Edition du Seuil, 2005 (The Century, Polity Press 2007)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[*]Kaan Arslanoğlu, Karşıdevrimciler, İthaki yayınları, Nisan 2008&lt;br /&gt;&lt;!-- Site Meter --&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s41.sitemeter.com/stats.asp?site=s41kartal" target="_top"&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://s41.sitemeter.com/meter.asp?site=s41kartal" alt="Site Meter" border="0"/&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;!-- Copyright (c)2006 Site Meter --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-5282421885612205185?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/5282421885612205185/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=5282421885612205185' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/5282421885612205185'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/5282421885612205185'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2008/06/ergin-yildizolunun-karidevrimciler.html' title='ERGİN YILDIZOĞLU&apos;NUN KARŞIDEVRİMCİLER ÜZERİNE CUMHURİYET KİTAP&apos;TA ÇIKAN YAZISI'/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-2717409765908124638</id><published>2008-05-12T02:16:00.000-07:00</published><updated>2008-05-12T02:20:14.849-07:00</updated><title type='text'>TURGAY FİŞEKÇİ'NİN Cumhuriyet'teki YAZISI</title><content type='html'>KARŞIDEVRİMCİLER &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaan Arslanoğlu 1980 sonrası toplumsal hayatımızı edebiyata taşıyan -Oya Baydar’la birlikte- önde gelen iki isimden biri. “Karşıdevrimciler” (İthaki Yayınları), 1988’de yayımlanan ilk romanı “Devrimciler”den bugüne onuncu romanı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yirmi yılda on roman. Her iki yılda bir yeni roman yazmış Arslanoğlu. Arada yine ülkemizin geçirdiği büyük sarsıntıların toplumsal ve insani dünyaları nasıl etkileyip değiştirdiği üzerine yazdığı düşünce kitapları da var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaan Arslanoğlu, geleneksel bir çizgide, bir hikâye anlatmak için roman yazmıyor; eski deyimle “tezli roman” denilen, bir düşünceyi savunmak, açıklamak, okurlara iletmek için yazıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedir Kaan Arslanoğlu’nun romanlarındaki tez?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaba bir tanımlamaya gidebilmek güç. Ama şunu söyleyebiliriz: 1980’den bugüne ülkemiz ve dünya yeni bir döneme girdi. Bu dönem insanoğlu için de, onun üzerinde yaşama alanı bulduğu yerküremiz için de pek olumlu bir süreç değil. İnanılmaz boyuttaki bilimsel ve teknolojik gelişimlere karşın, insanlığın düşüncede ve pratikteki olumlu birikimlerinin yok sayıldığı; daha vahşi, yok edici bir dünya düzenine ulaşıldı. Bu acımasızlığın geldiği noktada ise insan soyunun da, yerkürenin de varlığı tehlikede.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kuşbakışı“, “Yoldaki İşaretler” ve geçen yıl yayımlanan “Sessizlik Kuleleri -2084-” bu sorunlara küresel ölçekte yaklaşan romanlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Karşıdevrimciler”, ülkemizin bugününde hemen her gün türlü gazetede yazılarını okuduğumuz, akşamları televizyon kanallarında karşımıza çıkan günümüz “aydın”larının yaşamlarından kesitler getiriyor. Kimileri üniversitede öğretim üyesi olmuştur, kimi parti başkanı, kimi türlü vakıfların yöneticisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980 darbesinin cezaevlerine, işkence odalarına, yurtdışı sürgünlere gönderdiği, arkalarında öldürülmüş, sakat bırakılmış yakınlar, arkadaşlar bırakan aydınlar, bu derin yenilginin intikamını alır gibi, yıllar içinde sol görüşlü ama iktidar çevreleriyle içli dışlı “liberal”lere dönüşmüşlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Değiştiremiyorsak düzeni, bu kadar mı kulu kölesi kesilmek lazım?” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik artık “oyun” küresel ölçektedir. Küresel güçler, her şey gibi insanları, düşünceleri, siyasal oluşumları da kendilerinin bile sezemeyeceği inceliklerle alıp satmakta, süreci istedikleri gibi yönlendirmekte hiç zorlanmamaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Karşıdevrimciler”de karşımıza çıkan “devrimciler” işte böylesi bireylerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaan Arslanoğlu, yalnızca roman yazmış olmak için roman yazmıyor. Onun derdi başka. Toplumumuzun, insanlığın içinde bulunduğu çıkmaz yola, insani bir çıkış yolu gösterebilmek. Bunun için temel araçlardan biri de yalansız olabilmek. İçine gömüldüğümüz, kuşatıldığımız, inandırıldığımız yalanlardan kurtulmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun için sorgulayıcı, ufuk açıcı düşünceler koyuyor okurun önüne. Gerçek diye bildiğimiz şeylerin başka yüzleri olabileceğini gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tezli romanlar yazması, örnekleri edebiyatımızda çok görülen, düşünceye boğulmuş, zor okunan metinler ortaya çıkarmıyor. “Karşıdevrimciler”, ilginç olay örgüsü, birbiri içine geçen ajanlık, cinayetler, kayıplar vb. ögelerle kolay okunan, sürükleyici bir roman. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama Kaan Arslanoğlu’nun asıl önemli yanı, günümüzde söylenmeyeni söylemesi, dillendirilmeyeni dillendirmesi. Önümüze, yaşadığımız günleri sorgulamamızı sağlayacak pencereler açması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu özelliği, onu günümüz edebiyatında benzersiz bir konuma yükseltiyor.&lt;br /&gt;7.5.2008&lt;br /&gt;&lt;!-- Site Meter --&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s41.sitemeter.com/stats.asp?site=s41kartal" target="_top"&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://s41.sitemeter.com/meter.asp?site=s41kartal" alt="Site Meter" border="0"/&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;!-- Copyright (c)2006 Site Meter --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-2717409765908124638?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/2717409765908124638/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=2717409765908124638' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/2717409765908124638'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/2717409765908124638'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2008/05/turgay-fiekinin-cumhuriyetteki-yazisi.html' title='TURGAY FİŞEKÇİ&apos;NİN Cumhuriyet&apos;teki YAZISI'/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-5952967680832020880</id><published>2007-11-27T20:58:00.000-08:00</published><updated>2007-11-27T21:03:52.439-08:00</updated><title type='text'>TÜRKİYE POLİTİK ARENASINDA KİM KİMDİR?</title><content type='html'>&lt;strong&gt;(99 Cümleyle Gerçekler) &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değerli Dostlar,&lt;br /&gt;Okuyacağınız bu yazının altta İngilizce çevirisi var: &lt;strong&gt;Who is Who İn Turkey’s Political Arena. &lt;/strong&gt;Yazıdaki görüşlere az çok katılıyorsanız, bu İngilizce metni tanıdığınız yabancılara veya internet yollarına gönderirseniz hiç fena olmaz. Sevgilerimle  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küresel kapitalizm dünyada doğal yaşamı sona sürüklüyor.  &lt;br /&gt;Zengin devletlerin gündeminde bu yok edişi değiştirmek yok.  &lt;br /&gt;Onlar sadece “demokrasi” dersi veriyorlar bütün ülkelere. &lt;br /&gt;ABD ve AB bu konuda da birbirinden çok farklı değil. &lt;br /&gt;Demokrasiden anladıkları tüm ülkeleri daha sıkı bir egemenlik altında tutmak. &lt;br /&gt;Her ülkede kendileriyle işbirliği yapacak tercihan parlamenter demokrasiye inanmış güçleri geliştirmek. &lt;br /&gt;Demokratlaşmayan ülkeleri işgal etmek, demokratlaşmayanları kitle halinde imha etmek de bu kutsal amacın gereği.  &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Türkiye’ye gelince: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Batılı özgürlükçülerin büyük çoğunluğu Türkiye’ye de bu açıdan bakıyor. &lt;br /&gt;Bizim gerici bildiklerimiz Avrupalı sıradan solcu için ilerici. &lt;br /&gt;Bizim anti-emperyalist saydıklarımız Batılı liberal için faşist. &lt;br /&gt;ABD ve AB Türkiye’de de medya ve entelektüeller içinde kendine bağlı güçlü iktidarlar yarattı. &lt;br /&gt;Bu odaklar kendi ideolojileri doğrultusunda bilgiler veriyorlar dışarıya. &lt;br /&gt;Dışarıdan da onlara Türkiye’yi nasıl görmelerinin tercih edildiği noktasında yönlendiriliyorlar. &lt;br /&gt;Sonuçta ortaya Türkiye’deki anti-kapitalist anti-emperyalist çevrelerin gördüğünden çok farklı, çarpık bir tablo çıkıyor.&lt;br /&gt;Bizim bulunduğumuz ağaçtan ülkedeki bazı siyasi oyuncular şu özellikleriyle göze çarpıyor:  &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;AKP: İktidardaki Parti. &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ülkenin en büyük siyasi gücü. &lt;br /&gt;Son seçimde yüzde 47 oy aldı. &lt;br /&gt;ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin kilit oyuncularından. &lt;br /&gt;Ilımlı İslam modelinin uygulayıcısı. &lt;br /&gt;Ordu’ya karşı çıkıyor, ABD ve AB tarzı demokrasiye yakın görünüyor. &lt;br /&gt;Bu yüzden iktidar partisi Avrupalı için ilerici. &lt;br /&gt;Oysa AKP demek ABD işbirlikçisi takiyyeci radikal tarikatlar demek. &lt;br /&gt;Yani bize göre bölgedeki en tehlikeli gerici güç. &lt;br /&gt;Laik sistemi için için parçalıyorlar. &lt;br /&gt;Ordu’ya muhalif tavırları sadece bundan kaynaklanıyor. &lt;br /&gt;AKP liderleri ve taraftarları çoğunlukla açgözlü, kaba, usul adet bilmeyen kültürsüz erkekler &lt;br /&gt;Kadınları aşağı tabaka olarak görüyor ve onları örtünmeye zorluyorlar.&lt;br /&gt;Ilımlı islam hareketi gerçekte Hitler-Mussolini’nin tabandan yükselen faşizmine çok benziyor.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;PKK (Kürt gerillalarının yasadışı partisi) Onun Yasal Partisi ve Kürt Milliyetçileri: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Birçok batılı onları özgürlük savaşçısı olarak tanıyor. &lt;br /&gt;Türkiye’deki radikal solcuların büyük bölümü de öyle. &lt;br /&gt;Tek kesitten bakıldığında bu görüş haklı gibi. &lt;br /&gt;Sol söylem kullanıyorlar ve ezilmiş bir halkın temsilcisi olma iddiasındalar. &lt;br /&gt;Avrupa’daki Kürt nüfus içinde güçlü biçimde örgütlüler. &lt;br /&gt;Mali gelirlerinin büyük kısmı Avrupa’dan geliyor. &lt;br /&gt;Bağışlar, Avrupa fonları, kara para faaliyetleri… &lt;br /&gt;Örgütün Avrupa devletleri, politikacıları ve gizli servisleriyle yakın bağları mevcut. &lt;br /&gt;Buna son on yılda ABD ile yakın işbirliği de eklendi. &lt;br /&gt;PKK, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nde kullandığı önemli bir güç. &lt;br /&gt;Bu “özgürlük savaşçıları” nedense tüm emperyalistlerin (İsrail dahil) gözdesi. &lt;br /&gt;Öte yandan Türklerle yüzyıllardır birlikte yaşayan Kürtlerin birçok yönden hak mahrumiyetleri de inkar edilmez gerçek. &lt;br /&gt;Türkiye devleti, hükümetler ve Türkçü faşistler bugüne kadar bu gerçeği inkar etmeyi tercih ettiler.&lt;br /&gt;Ama Avrupalının bilmediği nokta şu: &lt;br /&gt;Başlangıçtan beri Türkiye oligarşisinin içinde yarı-feodal, kapitalist Kürt hakim sınıflarının da bulunduğu. &lt;br /&gt;Ayrıca Kürtlerin büyük çoğunluğunun Türklerden ayrılmak istemediği... &lt;br /&gt;En az 15 milyon Kürt Batıda Türklerle birlikte kardeşçe yaşıyor. &lt;br /&gt;Bir bölümü Türkler ve öteki etnik gruplarla melezleşmiş durumda. &lt;br /&gt;Tam ayrılığı PKK bile çok yerde ifade etmiyor. &lt;br /&gt;Buna rağmen PKK, 25 yılda 37 bin “insan yaşama hakkının” öldüğü bir savaş yürütüyor. &lt;br /&gt;En az devletin çirkin uygulamaları kadar PKK da kirli bir terör politikası güdüyor. &lt;br /&gt;Bunun sonucu: Türkiye’de düşmanlığa dayalı milliyetçilik karşılıklı olarak yükseliyor. &lt;br /&gt;Sol söylemin halk içindeki etkisi giderek zayıflıyor. &lt;br /&gt;PKK ve yandaşları da bir yerde sadece bu misyon için ayaktalar. &lt;br /&gt;Kürt sorunu bir gerçeklik. &lt;br /&gt;Fakat bu sorundaki emperyalist kışkırtmalar da bir gerçeklik.    &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İşbirlikçi Liberaller ve Hain Sol: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Liberalleşmiş radikal solla, baştan beri liberal olan solcular Türkiye’de kalabalık değiller. &lt;br /&gt;Ancak medyadaki destekleri ve bazı kitle örgütlerinin başında bulunmaları nedeniyle sayılarının ötesinde etkililer. (Birçok köşe yazarı, TV yorumcusu, sendikacı, oda başkanı, ünlü yazarlar: Orhan Pamuk, Elif Shafak vs.) &lt;br /&gt;Bu seçkinci özgürlük savaşçıları anti-kapitalist, anti-emperyalist mücadeleyi unutmuş durumdalar veya böyle bir kavramları zaten yoktu &lt;br /&gt;Tek dertleri demokratikleşme. &lt;br /&gt;Demokratikleşmenin önündeki en büyük engeli de Ordu ve milliyetçiler (sol yurtseverler de içinde) olarak görüyorlar. &lt;br /&gt;Bu yüzden böyle solcular ve Amerikanseverler Avrupa’dan büyük sempati topluyorlar.  &lt;br /&gt;Söz konusu liberaller ısrarla milliyetçiliğe karşı olduklarını ifade ediyorlar, çünkü onlar için milliyetçilik faşizm demek.  &lt;br /&gt;Fakat kendileri gizli milliyetçiler (Kürt milliyetçiliğinin ve emperyalizmin milliyetçiliğinin destekçisiler). &lt;br /&gt;Sıkıcı bir tarzda sürekli düşünce özgürlüğünden bahsetmelerine karşın medya ve edebiyat çevrelerinde oligarşik çeteler oluşturuyorlar. &lt;br /&gt;Avrupalı entelektüelin en büyük açmazı Türkiyeli entelektüellerin de en büyük açmazı artık; hiçbir şeyi başkalarına bırakmak istemiyorlar.&lt;br /&gt;Aynı anda hem toplum öncüsü, hem düzen yanlısı, hem tatlı yaşam aşığı, hem özgürlük savaşçısı, hem solcu, hem sosyalist, hem kapitalist olmak: Bu dünyada mümkün değil böyle bir şey, öte dünyanın fantastik gerçekliğinde mümkün olabilir.&lt;br /&gt;Liberaller ve Liberal solcular cumhuriyeti tahribe uğraşıyorlar.  &lt;br /&gt;Solcu bilindiklerinden bu tutumları Türkiye’de sol söylemin halkça  anlaşılabilirliğini çok azaltıyor. &lt;br /&gt;En önemli görevleri gerçekte bu. &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ulusalcı (Yurtsever) Sol: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;CHP (ana muhalefet partisi) bu grubun en büyük oluşumu sayılabilir. &lt;br /&gt;Emekten, yoksul halkın sorunlarından pek az bahseden garip bir sosyal demokrat parti. &lt;br /&gt;Tabanındaki anti-emperyalist duyarlılık üst yönetime doğru zayıflıyor. &lt;br /&gt;Ama ulusalcı sol denince akla, daha küçük bazı sol gruplarla, Atatürkçü olarak bilinen dernekler, gazete (Cumhuriyet) ve dergiler çevresi akla geliyor. &lt;br /&gt;Bugün Batı, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı örtülü bir savaş yürütüyor; bu da bir gerçek değil mi? &lt;br /&gt;Eğer hakikat paranoyak iddialardan daha fantastikse, nerede paranoya başlar hangi gerçek sahtedir kimse bilemez.  &lt;br /&gt;Bu örtülü savaş için birçok neden sayılabilir. &lt;br /&gt;Türkiye ve onun etki alanı emperyalizmin daha sıkı denetim altında tutmak istediği büyük bir pazar. &lt;br /&gt;İkinci olarak, Türkiye oligarşisi Amerikalıların akıllı oğlanlarından kızlarından oluşsa da, halkın güdük yurtsever tepkileri bazen emperyalist girişimleri  engelliyor.&lt;br /&gt;Ulusalcı sol emperyalizme karşı mücadeleyi ön plana çıkarıyor, Kürt sorununa mutlak birlik açısından yaklaşıyor (kısmen bu sorunu yadsıyor). &lt;br /&gt;Ordu’nun laik cumhuriyetçi gücüne ve devlet içindeki henüz AKP’ce tasfiye edilmemiş bürokratlara fazlasıyla güveniyor.&lt;br /&gt;Ordu ve devlet içindeki zayıf anti-emperyalist eğilimleri kışkırtmaya çalışıyor.  &lt;br /&gt;Bu nedenlerle ulusalcı sol Avrupalılarca demokrasi düşmanı, hatta faşist olarak görülüyor. &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Başka Bazı Politik Gruplar: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;MHP (Klasik milliyetçi parti- Muhalefetin güçlü ikinci partisi). &lt;br /&gt;Amerikan karşıtı radikal dinci gruplar. &lt;br /&gt;Ayrıca iki adet küçük merkez sağ parti (bir zamanlar iktidardaydılar).  &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Gerçek Komünistler ve Sosyalistler: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;TKP bu kategorideki en büyük örgütlü güç. &lt;br /&gt;Daha küçük gruplar ve dağınık, örgütsüz halde çok sayıda insan bu başlık altında ele alınabilir. &lt;br /&gt;Hepsi tüm ülkede yaklaşık 200 bin kişi...  &lt;br /&gt;Anti-emperyalist, anti-kapitalist mücadele ve sosyalizmi kurma hedefi onlar için öteki sorunların önünde en önemli görevler.  &lt;br /&gt;Demokrasi sorunu ve Kürt sorunu ancak böyle bir yolda çözülebilir.  &lt;br /&gt;Bu doğrultuda dayanılacak güç de halk güçleri, emek güçleridir.&lt;br /&gt;Türkiye halkının kurtuluşu gerçek sosyalistlerin yeteneğine ve başarılarına bağlıdır.   &lt;br /&gt;&lt;!-- Site Meter --&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s41.sitemeter.com/stats.asp?site=s41kartal" target="_top"&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://s41.sitemeter.com/meter.asp?site=s41kartal" alt="Site Meter" border="0"/&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;!-- Copyright (c)2006 Site Meter --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-5952967680832020880?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/5952967680832020880/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=5952967680832020880' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/5952967680832020880'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/5952967680832020880'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2007/11/trkiye-politik-arenasinda-kim-kimdir_27.html' title='TÜRKİYE POLİTİK ARENASINDA KİM KİMDİR?'/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-8937879289354554149</id><published>2007-11-27T20:50:00.000-08:00</published><updated>2007-11-27T21:08:38.743-08:00</updated><title type='text'>WHO IS WHO IN TURKEY'S POLİTİCAL ARENA?</title><content type='html'>&lt;strong&gt;(The Truth in 99 Sentences)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Global capitalism is pulling the natural life of the world to its end.&lt;br /&gt;There isn’t any item on the agenda of wealthy states to prevent this devastation.&lt;br /&gt;They do nothing but teach democracy to all countries.&lt;br /&gt;There isn’t much difference between the USA and the EU on that point either. &lt;br /&gt;Their understanding of democracy is as a means to control other nations more stringently.&lt;br /&gt;Their aim is to reinforce those groups which have the ability to cooperate well with them and preferably believe in parliamentary democracy.  &lt;br /&gt;To invade other lands and to massacre un-democratized people could be necessary for this holy purpose. &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;In relation to Turkey:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Most of the Western advocates of freedom look at Turkey from this point of view. &lt;br /&gt;Some groups which we in Turkey know as reactionary, serve as progressive for European leftists.&lt;br /&gt;Some people whom we regard as anti-imperialists are seen as fascists by European liberals.     &lt;br /&gt;The USA and the EU have created powerful allied communities in the intelligentsia and mass-media.&lt;br /&gt;These circles are giving information abroad arising from their own ideology.&lt;br /&gt;Also they are driven by foreign politicians as to how they should look at problems in the country. &lt;br /&gt;As a result, some distorted pictures have emerged, very different from the pictures as seen by anti-capitalist groups in Turkey.&lt;br /&gt;We are at the top of the tree from which the whole panorama and political actors are seen as follows:&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;The Justice and Development Party (AKP) : (Ruling party)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;It is the most powerful political movement in the country.&lt;br /&gt;The Party gained 47% percent of the vote at the last election.&lt;br /&gt;The AKP is one of the main actors in the USA’s  Great Middle-East Project.&lt;br /&gt;Also it is the most important practitioner of the USA’s Moderate-Islam Model.&lt;br /&gt;The AKP opposes the Turkish Army and pretends to believe in the EU’s and USA’s models of democracy.&lt;br /&gt;Therefore the  ruling party is seen as a positive force by Europeans.&lt;br /&gt;However the AKP in reality consists of a covert group of fundamentalist sects operating as the loyal collaborators of the USA.  &lt;br /&gt;In other words the ruling party is the most dangerous political movement in the region.&lt;br /&gt;This party is intent on destroying the secular system from within.&lt;br /&gt;The contradiction between the AKP and the Turkish Army is revealed mainly on this issue.&lt;br /&gt;The AKP’s leaders and supporters are mostly men who are greedy, crude and without manners or culture.&lt;br /&gt;They see women as an inferior class and force them to cover their heads.&lt;br /&gt;Actually the Modern-Islam movement looks like Mussolini or Hitler’s type of fascism, instructed from bottom to top.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;The PKK ( the Kurdish guerillas’ illegal party); the DTP (its legal party) and Kurdish Nationalists:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Most westerners see them as freedom fighters.&lt;br /&gt;Also, most of  the Turkish or Kurdish leftists in Turkey suppose the same.&lt;br /&gt;This opinion seems right when you look at the overview from only one cross-section.&lt;br /&gt;Kurdish nationalists use leftist or liberal jargon and they see themselves as representatives of an oppressed nation.     &lt;br /&gt;They are well organised in European Kurdish society.&lt;br /&gt;A very important part of the PKK’s income comes from Europe.&lt;br /&gt;From donations, European funds and as black money…&lt;br /&gt;The organisation has close relations with some state departments, intelligence services and politicians in Europe.&lt;br /&gt;In the last ten years collaboration with the USA and CIA has been added to this.&lt;br /&gt;The PKK is an important force that the USA is using in its Big Middle-East Project.&lt;br /&gt;For some reason, the above mentioned organization is the favorite of nearly all of the imperialists (including Israel).&lt;br /&gt;On the other hand Kurdish people (living with Turkish people for hundreds of years) have suffered deprivation of some rights. &lt;br /&gt;The Turkish Republic, governments and Turkish civil fascists have  preferred to ignore this reality until now.&lt;br /&gt;But Europeans don’t want to know about these issues:   &lt;br /&gt;Kurdish  half-feudal and capitalist upper classes have been in Turkey’s oligarchy since the begining.&lt;br /&gt;The great majority of Kurdish people don’t want separation.&lt;br /&gt;Nearly 15 million Kurdish people are living as brothers and sisters with Turks in the western regions of Turkey.&lt;br /&gt;Some of them are interrelated with Turkish or other ethnic groups.&lt;br /&gt;The PKK doesn’t always even express the demand for a separate state.&lt;br /&gt;Despite all this, the PKK is going on killing in a bloody civil war in which approximately 37 000 “humans with the right to live” have died in the last 25 years.&lt;br /&gt;The PKK is following terror strategies at least as dirty as those of the state.&lt;br /&gt;As a result: nationalism is steadily increasing in Turkey due to mutual Kurdish-Turkish hostility.&lt;br /&gt;The influence of leftist discourse in public opinion is diminishing year by year.&lt;br /&gt;Perhaps the PKK and its supporters exist mainly for that purpose.&lt;br /&gt;The Kurdish problem is a reality. &lt;br /&gt;But imperialist provocations on that issue are also a reality.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Collaborating Liberals and Traitor Left: &lt;/strong&gt;      &lt;br /&gt;Liberalized radical leftist and soft leftist liberals have never been numerous in the country.&lt;br /&gt;But they are relatively more effective than their number (their qualities are excellent thanks God), because the mass-media supports them and some civil organisations are under their control (in their number are many columnists, presenters, trade unionists, heads of chambers, famous writers –Orhan Pamuk, Elif Shafak … etc.) &lt;br /&gt;These elitist freedom fighters have forgotten anti-capitalist and anti-imperialist struggle, or they have never come across such notions anyway. &lt;br /&gt;Democratization is their only business.&lt;br /&gt;For them, the Turkish army and the nationalists (including the patriotic left) are  the foremost barrier in front of democracy.  &lt;br /&gt;Therefore these types of leftists and American-lovers collect abundant sympathy from Europe.&lt;br /&gt;These kind of liberals persistently state that they are against nationalism, because nationalism means fascism.&lt;br /&gt;But they themselves are covertly nationalist (supporters of Kurdish nationalism, and the nationalism of imperialism).&lt;br /&gt;They tediously go on about freedom of ideas, but themselves are members of oligarchic cliques in the areas of media and literature.&lt;br /&gt;The biggest dilemma of the European intellectual is the same as the one of the Turkish intellectuals now; they do not want to hand over anything to anybody. &lt;br /&gt;They want to be the leader of the society, the conformist, the epicurean, warrior of freedom, the leftist, the socialist and the capitalist all at the same time: It is definitely impossible on the planet earth; it may be possible in the fantastic reality of the other world.&lt;br /&gt;The liberals and liberal leftists are trying to destroy the Turkish Republic. &lt;br /&gt;Ordinary people in Turkey see them as leftist, so the probability of understanding real leftist discourse is diminishing day by day.   &lt;br /&gt;That is actually their mission.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Nationalist (Patriotic) Left: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;The CHP (Republican People’s Party – the main oppositional party) may be  supposed to be the biggest formation in this category.&lt;br /&gt;As a social democrat party they are strange because they hardly mention labour and the affairs of poor people.&lt;br /&gt;Anti-imperialist awareness among the grassroots grows weaker at the top of the party. &lt;br /&gt;As a matter of fact, small leftist groups, parties and some civil organisations known as Kemalist (following Atatürk’s route) and some readers of newspapers and periodicals such as Cumhuriyet are known mostly as nationalist leftists.   &lt;br /&gt;Nowadays, Western capitalist civilisation is carrying on a covert war against the Turkish Republic: Isn’t this a reality?&lt;br /&gt;If truths are more fantastic than paranoid claims, nobody can realise where paranoia begins, and which truth is false.  &lt;br /&gt;There may be many reasons for this covert war:&lt;br /&gt;Turkey with its hinterland is a big market that imperialists want to control more effectively.&lt;br /&gt;Secondly, although the Turkish oligarchy is composed of people who are reliable in terms of the USA, nevertheless the basic patriotic reflex of the Turkish people sometimes blocks regional imperialist initiatives.&lt;br /&gt;The nationalist left gives priority to the anti-imperialist struggle, looking at the  Kurdish problem from the point of view of united anti-imperialist resistance  (though partly denying it).&lt;br /&gt;They rely too much on the secular republican potential of the army as well as the state bureaucracy which has not yet been eliminated by the AKP. &lt;br /&gt;The patriotic left tries to provoke moderate anti-imperialist trends in the army and the state.&lt;br /&gt;For these reasons that kind of left seems to Europeans to be non-democrat and even fascist.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Some other political groups: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;The Nationalist Movement Party (powerful second opositional party: classical nationalist). &lt;br /&gt;Anti-American fundamentalists. (Relatively small groups) &lt;br /&gt;And conservative (centre right): two small parties. (They were ruling parties 10 - 25 years ago). &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Real Communists and Socialists:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;TKP (Communist Party): the biggest organised movement in this category.&lt;br /&gt;There are many non-organised people and some smaller groups may be mentioned under this item.&lt;br /&gt;They make up approximately 200.000 people in total.&lt;br /&gt;Beyond all their other aims, anti-capitalist and anti-imperialist resistance and the struggle for socialism are the most important duties for them.&lt;br /&gt;The democratisation problem and the Kurdish problem can be solved only in this way.&lt;br /&gt;The forces one should rely on are the workers and ordinary people. &lt;br /&gt;The freedom of the people of Turkey depends on real socialists’ abilities and success. &lt;br /&gt;&lt;!-- Site Meter --&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://s41.sitemeter.com/stats.asp?site=s41kartal" target="_top"&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://s41.sitemeter.com/meter.asp?site=s41kartal" alt="Site Meter" border="0"/&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;!-- Copyright (c)2006 Site Meter --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-8937879289354554149?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/8937879289354554149/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=8937879289354554149' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/8937879289354554149'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/8937879289354554149'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2007/11/who-is-who-in-turkeys-political-arena.html' title='WHO IS WHO IN TURKEY&apos;S POLİTİCAL ARENA?'/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-3759297864579300491</id><published>2007-01-27T01:58:00.000-08:00</published><updated>2007-09-03T21:39:47.137-07:00</updated><title type='text'>Scratches On The Face And The Terror of Pamuk</title><content type='html'>This article by Kaan Arslanoğlu is published in Cumhuriyet at 18.01.2007&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orhan Pamuk won the Nobel prize for his belief in freedom of thought and literature. Yet – ironically - the wave this award has triggered in the media has manifested itself as a very campaign against literature and free thought. Newspaper editors in chief, influential columnists and TV commentators, all by an overwhelming majority, expressed to us how pleased we should be and that we should not hesitate to embrace our Nobel Laureate. Moreover, people who had an aversion to Pamuk’s writings were accused of being simpletons, fascists, green with envy, or worst, in an odd campaign to discredit dissenters. In the end, many older established writers, once fiercely critical, ended up having to reluctantly endorse and celebrate the Pamuk phenomenon.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The extraordinary breakthrough of Orhan Pamuk, whom many in the literary establishment considered little more than an unexceptional writer, was indeed a triumph of marketing, advertising and above all good connections that deserve scrutinizing. After a barrage of international awards, the Nobel Prize was to be the cherry on top of the cream.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The first sentence of the self-help-book “NLP- The New Technology of Achievement” (1) published in the USA in 1994, reads: “This book will change your life”. Similarly the first sentence of Mr. Pamuk’s book “Yeni Hayat” (New Life) (2) published towards the end of the same year reads: “One day I’ve read a book and my life changed”. I do not suggest that Pamuk, who is apart from his skills in building up connections, a master of “uncredited referencing”, has been inspired by that book. Nevertheless, Mr. Pamuk’s success clearly has an American flair to it and it is not without pleasure to find similarities between his methods and the approach suggested in the book mentioned above and other flashy “how-to-succeed” books. Spielberg, who is one of the leading figures admired in the NLP book, has also touched success and fame through his sympathetic relationships with the Zionist movement; and this is just one of the resemblances. It’s no wonder that the frenzied admirers of the Nobel Laureate happen to be mostly domestic American sympathizers or americanist Europeans.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Among others, Cengiz Çandar, Hasan Cemal, Mehmet Barlas, Hadi Uluengin, the Altan family, Taha Akyol, M. Ali Birand, Murat Belge, etc. Still the most remarkable comment has been made by Serdar Turgut. After describing the detesters of Pamuk as a pack of barbarians and fascists, Turgut continues by saying that “the power that will boost Turkey are the brains of the ‘White Turks’ and the modern brand of nationalism they will nurture” (3). Yıldırım Türker’s article is even more hostile; it is a masterpiece of a manifesto pointedly directed at the middle-classes, that elegantly combines insults against those that dislike Pamuk’s works with rude gestures and foaming at the mouth.(4)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FREEDOM, BUT TO WHICH THOUGHT?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yet the point I am trying to make is not to look into the differences between philosophically tangible achievements and brilliant but superficial achievements; it’s to ponder over the phenomenon in terms of freedom of thought. Many psychology books theorize on how to stop the vicious cycle of conflict breading conflict, born from ancient beliefs, prejudices and hostilities within groups, societies and nations. As indicated in the well-known work of Muzaffer Şerif, hostility between groups can be lessened by making the opponent groups collaborate in pointing them towards a mutual enemy. (5)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In my opinion, the mutual enemy is global capitalism that leads the world into biological extinction. However, since the proponents of globalism thoroughly know this, they provoke wars between nations, religions and local societies. The real enemy of the Turks, Kurds and Armenians is the provocation of the most primal emotions through demands of redrawing borders under the guise of “freedom”, “progress”, “redemption” and other popular slogans of the day. On one side Pamuk and the like, and on the other, forces promoting radicalism and fascism. It’s difficult to talk about the virtues of thought when primal instincts are reinforced.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Strangely enough, the media elite who celebrated Pamuk’s success in the name of literature and free speech and those tabloid TV and newspaper barons who seem intent on emptying the public’s minds are in effect one and the same. The same old usual suspects who can’t stand the proliferation of a single unchecked thought and who try to throw any controversial idea or any sparkle of wit into the waste bin just because they find it “marginal”. The local and international cartels of literature merchants for whom only a well marketed bestseller or a prize winner constitutes a “good novel”; and those whose very reason d’etre is nothing more than the outright regurgitation of the same policies that the EU commissioners once dictated to them.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The campaign that uses Pamuk as their poster boy has come to such a point that even admirers of the writer find themselves turned off by the ordeal. Suat Kınıkoğlu writes : “It is as if someone pushed a button and asked our media to facilitate the rehabilitation of Orhan Pamuk in the arena of Turkish public opinion. ”(6) Thus, even the basics become murky: who uses whom? Indeed, some are said to bolster their own success by riding the coattails of Pamuk; and in the process the writer’s persona and artistic individualism is all too happily sacrificed.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TWO NEW VICTIMS OF TERROR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turkish society and societies of the world are decaying; so inevitably is literature. If I was asked to identify the literary critics I trust and admire the most, I would name, on the top of a short list, Semih Gümüş and Ömer Türkeş. But the heavy handed, gung ho terrorization of free thought that has become the Pamuk campaign, has evolved into such an overwhelming force that even they surrendered and were reshaped in the image of the status quo.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The same Türkeş who once called Pamuk a “pop-star” and wrote about the damage Pamuk’s marketing aproach may inflict on literature (7); now says that “it’s time to celebrate”. Similarly, Gümüş had always expressed his irritation of the exaggeration of Pamuk’s talents as a novelist (8). Now he talks about the gains the Nobel prize can bring to Turkish literature. Even worse, he announces him to be a writer of “solitude” who is only concerned about writing the truth as he sees it. What an insult to genuine lonesome writers! To put it in other terms, two men who previously declared that the game is rigged, suddenly decide to stand up and applaud the winning team of the same game. In effect, the behavior of these two respected critics can be viewed as a suicide of integrity for the love of Pamuk or likelier yet, they are the latest victims of the terror campaign against thought.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The “free thinkers”, who hate freedom of expression, use the very notions and thoughts that were achieved through altruistic self sacrifice with blood and sweat, against those that made these sacrifices. Just like the notions of ethics and decency which the big media outlets have turned into hollow clichés, that the ordinary masses and even psychopaths can chew like bubblegum. Even The Guardian (9) and the Independent, two of the most discreet newspapers of England, read the reactions against Pamuk from Turkey, as an act of fringe nationalists When Pamuk sinisterly describes his country as “Turkey is a savage country; there is no understanding for other religious, ethnic, linguistic communities. A wild land where there has been no civilization, where there is no room for different religions, languages and nationalities”, (10) the pro-American and pro-European “liberal elite” in our midst become satisfied. However, the same ears turn deaf to the ideas and opinions of most of the ordinary readers, of socialists, communists and patriotic leftists, all in the name of “freedom of thought”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The entire notion of nice and peaceful freedom of thought is a deceitful concept. The reality is a never ending dirty war between irreconcilable ideas. Yes, oppressive laws may inhibit thought; but well before that closed minds in key places prevent them in the form of a “free” media which control the agenda and the nature and flow of information to the masses. The oppression is further escalated by a constant injection of fear, panic and confusion. Those who attempted rape, cry out showing the scratches on their face and condemning their victim’s aggression.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(1) Steve Andreas, Charles Faulkner, NLP Comprehensive, 1994&lt;br /&gt;(2) Orhan Pamuk, İletişim, 1994&lt;br /&gt;(3) Serdar Turgut, Akşam, 25.10.2006&lt;br /&gt;(4) Yıldırım Türker, Radikal, 16.10.2006&lt;br /&gt;(5) Peter Scott, C. Spencer, Psychology, Blackwell, 1998&lt;br /&gt;(6) Suat Kınıkoğlu, Turkish Daily News, 13.12.2006&lt;br /&gt;(7) Ömer Türkeş, Milliyet İnternet, 8.1.2004&lt;br /&gt;(8) Semih Gümüş, Puslu Ada, T. İş. Kült. Yay. 2002&lt;br /&gt;(9) Ian Traynor, The Guardian, 13.11.2006&lt;br /&gt;(10) Fernanda Eberstadt, The New York Times, 4.5.1997&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;!-- Site Meter --&gt;&lt;a href="http://s41.sitemeter.com/stats.asp?site=s41kartal" target="_top"&gt;&lt;img src="http://s41.sitemeter.com/meter.asp?site=s41kartal" alt="Site Meter" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;!-- Copyright (c)2006 Site Meter --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-3759297864579300491?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/3759297864579300491/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=3759297864579300491' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/3759297864579300491'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/3759297864579300491'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2007/01/scratches-on-face-and-terror-of-pamuk.html' title='Scratches On The Face And The Terror of Pamuk'/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-6627354837556653261</id><published>2007-01-18T07:50:00.000-08:00</published><updated>2007-09-03T21:40:18.298-07:00</updated><title type='text'>Have You Ever Look at Humanity From This Point of View?</title><content type='html'>A brief summary of main themes discussed in Kaan Arslanoğlu’s novels and theoretical books for nearly twenty years:&lt;br /&gt;A NEW UNDERSTANDING of HOPE&lt;br /&gt;A NEW PARADIGM&lt;br /&gt;1- The evolutionary process of humankind is not finished yet. Humans lack intelligence, features of positive personality, willpower, and wisdom. Although the human mind could perform at a distinctly higher rate than animals, it is still lower than the desired level of cultural values and the ideals created by and for humans. This is why people have failed in the experiment of socialism. This is the actual reason lying behind the choice of unequal and unjust systems, and not being able to solve basic problems for thousands of years.&lt;br /&gt;2- Today the most crucial problem of humanity is the world’s drawing closer to its biological death due to global pollution and climate changes. The fault lies, again, with humankind, and with capitalism, which people have not been able to do without. We could consider overpopulation, famine, obesity-metabolic diseases, epidemic diseases, wars, and all kinds of accidents as the other important problems of our generation. Unfortunately, humans mainly keep themselves busy with the secondary problems and put off the most serious problems until a future time.&lt;br /&gt;3- Humanity suffers inequality in terms of biological background. There is a wide range of disparity among human beings with regards to the capacity of their intelligence and minds, as well as the qualities of their personality and character. The bell-shaped curves point out the similarities in different societies by indicating the frequency rate of different features of people. The majority of people accumulate in average levels in terms of positive and negative aspects while some extreme features are displayed by the minority. Humankind: They are in between destroying and revitalizing, nowadays it is evident that humans act as destroyers (See item: 2). Clever ones, who are in the minority, attain power and advantages, usually by misusing their intelligence against others. Those who use their intelligence in the service of their societies have always been exceptions in any country in the world. Therefore, high cultural values could never be internalized by massive crowds of people, and ideals could never be realized except for short periods of time.&lt;br /&gt;4- Human beings can be grouped according to different personality types, each of which demonstrate such different aspects that they could be treated as sub-types (there are approximately twenty sub-types, including those who strive to improve their society; those who support the status quo; harmful psychopaths; selfish sociopaths; political fundamentalists, etc.). Since the first ages of written history, people from the same sub-types have displayed very similar attitudes and reactions towards daily life issues, politics, professions, philosophy, art, etc., regardless of the time frame they lived in. Conflicts between personalities are as important as conflicts between social classes.&lt;br /&gt;5- A human being’s character is her/him destiny. Preferences in different areas are defined by a person’s personality, and the personality is mainly determined by genetic structure. Educational background and environment might also be considered as the other important elements; nevertheless, these would remain only as secondary determiners. Therefore, the primary and the subsidiary choices one makes are not determined by the environment, but mainly by personality. Here, it is important to note that people with average/ordinary features are usually more affected by environmental conditions around them. This can also be interpreted as meaning that conditions imposed by the environment have more impact on masses than on those people with extraordinary/extreme personality features.&lt;br /&gt;6- It is a fact that the humans are biologically limited living beings. This fact should be treated as a guideline in all areas of life, especially in terms of the following three points:&lt;br /&gt;First of all, this fundamental fact, like all other facts, is accepted as a truth. We cannot disregard an important truth for the reason that it affects our feelings negatively, it does not comply with our judgment patterns, or simply because it does not work for us. Acting this way would eventually weaken our knowledge and reliance, make us insincere, and narrow down our scope.&lt;br /&gt;Secondly, disregarding such a fact would eventually bring the same inevitable results for refusing any other facts, and that would be, having to accept the truth one day in the most painful way.&lt;br /&gt;It is true that the new paradigm discussed here may cause some despair at first, especially considering that hope is one of the most necessary resources that provides individuals, groups and societies with the vital energy and the determination to struggle. In that case, it should be an unavoidable mission to let go of our self-deceiving false hopes and to create new and realistic ones.&lt;br /&gt;It is clearly observed in real life situations that the opportunities provided for individuals or groups to improve environmental conditions, willpower, education, organization, and reform-revolution are restricted by human biological limits. The cautions from the scientific world highlight the complexity of this issue by referring to the lack of physiological resources.&lt;br /&gt;Finally, scientific theory does not undermine any of the endeavors undertaken in order to improve humanity. On the contrary, it emphasizes the necessity to pay more attention to these efforts. If the possibilities to change are limited, and the bad is naturally preponderant over the good, it should not mean that we need to ignore what is needed (Despite their influential discourse, the overwhelming majority charged with unrealistic hopes will eventually arrive at that inevitable point). This theory urges the importance of being more patient, more reasonable, thriftier, and having more self-control. This is not what is being done by most of left-leaning opposition parties that try to become a catalyst for change with their patchy, irregular and superficial activities which do not interfere with capitalism as a whole in politics, philosophy, the arts, business, and in the other aspects of daily life.&lt;br /&gt;However, the ultimate goal should not be reaching the end of the road, especially when there is no end. The victory of the good depends on resisting and standing, and is doomed to temporary dominance only. The ultimate goal is to proceed continuously in this endless race within which hope will find the opportunity to arise.&lt;br /&gt;7- Nevertheless, a more fundamental and genuine salvation for humanity shall be possible by means of a genetic restructuring, either by natural or artificial ways. Any positive efforts in this field, whether minor or major, shall serve the salvation of humanity. 26.12.2006&lt;br /&gt;&lt;!-- Site Meter --&gt;&lt;a href="http://s41.sitemeter.com/stats.asp?site=s41kartal" target="_top"&gt;&lt;img src="http://s41.sitemeter.com/meter.asp?site=s41kartal" alt="Site Meter" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;!-- Copyright (c)2006 Site Meter --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-6627354837556653261?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/6627354837556653261/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=6627354837556653261' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/6627354837556653261'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/6627354837556653261'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2007/01/have-you-ever-look-at-humanity-from.html' title='Have You Ever Look at Humanity From This Point of View?'/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2406261829899633163.post-8657225519436334740</id><published>2007-01-18T07:46:00.000-08:00</published><updated>2007-09-03T21:40:44.983-07:00</updated><title type='text'>İnsanlığa Bu Açıdan Hiç Baktınız mı?</title><content type='html'>Kaan Arslanoğlu’nun yaklaşık yirmi yıldır romanlarında ve kuramsal kitaplarında işlediği ana tezlerin özetidir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YENİ BİR UMUT ANLAYIŞI&lt;br /&gt;YENİ BİR PARADİGMA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- İnsan evrimini tamamlayamamış, gelişmemiş bir canlıdır. Zeka, olumlu kişilik özellikleri, irade gücü, akıl yönünden fakirdir. Aklı hayvanlarınkinden belirgin ölçüde yüksek düzeyde, ama yine kendi yarattığı kültür değerlerine, ideallere göre çok aşağı düzeydedir. İnsanlık sosyalizm deneyini de bu yüzden becerememiştir. Eşitsiz, adaletsiz sistemleri yeğlemesinin, binlerce yıldır temel problemlerini çözememesinin asıl nedeni budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Şu anda insanlığın en büyük problemi küresel kirlenme ve iklim değişiklikleri nedeniyle Dünyanın biyolojik ölüm sürecine girişidir. Suçlusu yine kendisi, vazgeçemediği kapitalizmdir. Nüfus sorunu, açlık, şişmanlık, salgın hastalıklar, savaşlar, kazalar soyumuzun öteki ağır sorunlarıdır. Ne ki insanlık bu en ciddi sorunları gündeminin en arka sıralarına atmakta, ikincil problemlerle fazlasıyla ilgilenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- İnsan biyolojik anlamda da eşitsizlik mağduru bir canlıdır. Akıl-zeka, kişilik-karakter yönünden ciddi farklılıklar içindedir. Pek çok özelliği toplumlarda çan eğrisi biçiminde dağılım gösterir. Olumlulukta ve olumsuzlukta büyük yığınlar ortalama düzeydedir, küçük azınlıklar ise uç özellikler taşır. Bu yüzden de insanlık ne öldürür ne güldürür. (Ancak artık öldürmektedir. Bkz: Madde 2) Küçük orandaki parlak zekalılar bunu genellikle olumsuz yönde kullanır, ötekilerin aleyhine güç ve kazanç elde ederler. Hem zeki olup hem zekalarını daha çok toplum yararına kullananlar her dönem her ülkede istisnayı oluşturan insanlardır. Bu yüzden yüksek kültür değerleri hiçbir zaman geniş yığınlarca benimsenemez. İdealler kısa dönemler dışında hiçbir zaman hayata geçirilemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4- İnsan değişik kişilik gruplarına ayrılır. Bunlar neredeyse birer alt tür gibi çok farklı özellikler gösterir. (Toplumu hep iyiye doğru geliştirmek isteyenler, statükocular, kötücül psikopatlar, çıkarcı sosyopatlar, siyasi köktendinciler v.s gibi yirmiye yakın alt tür...) Günlük yaşamdaki, siyasetteki, meslekteki, felsefedeki, sanattaki vs. anlayışları, tepkileri yazılı tarihin ilk dönemlerinden beri birbirine pek fazla benzer. Kişilikler arasındaki çatışma sınıflar arasındaki çatışma kadar önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5- Karakteri insanın kaderidir. İnsanın her alandaki yeğlemelerini kişiliği belirler. Kişiliğini belirleyen de esas olarak genetik yapısıdır. Yetişme koşulları, çevre etkenleri de ciddiyetle ele alınmalıdır, ne var ki bunlar ikincil belirleyenlerdir. Dolayısıyla kişinin seçtiği-kapıldığı ana ve tali yollar çevresinden çok kişiliğinin götürdüğü yollardır. Önemli bir kural olarak, ortalama-sıradan kişilik özellikleri çevre koşullarından daha çok etkilenir (geniş yığınlar çevre koşullarından daha çok etkilenir de diyebiliriz), sıradışı-uç kişilik özellikleri çevreden daha az etkilenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6- İnsanın biyolojik sınırlarını kabul etmek ve tüm yaşamda bu bilgiyi rehber kılmak üç bakımdan mutlak gereklidir:&lt;br /&gt;Bir, bu bilgi öteki birçok temel bilgi gibi gerçeğin bilgisidir. Herhangi bir önemli gerçeği, duygularımızı olumsuz etkiliyor, işimize gelmiyor, inandıklarımıza kalıp yargılarımıza ters düşüyor diye reddetmek öbür alanlardaki bilgimizi ve inançlarımızı da samimiyetsiz ve zayıf kılar, ufkumuzu daraltır.&lt;br /&gt;İki, bu gerçeği kabul etmemek tüm öteki gerçeklikleri reddetmenin kaçınılmaz sonuçlarına benzer şekilde insanı bir gün bir yerde duvara toslatır ya da her gün burnunu yere sürter.&lt;br /&gt;Evet, buradaki yeni paradigma insanın umudunu başlangıçta biraz kırar. Umutsa hem bireyler hem gruplar ve toplumlar için ekmek kadar, su kadar gerekli bir yaşam enerjisi ve mücadele azmi kaynağıdır. O halde kendini kandırma temelinde sahte umutları bırakıp yeni ve gerçekçi umutlar yaratmak kaçınılmaz görevdir.&lt;br /&gt;Tüm insani biyolojik sınırlar kişisel ya da yığınsal anlamda çevre düzenlemelerinin, iradi çabanın, eğitimin, örgütlenmenin, değiştirme uğraşlarının olanaklarını -gerçek yaşamda zaten keskin biçimde görüldüğü gibi- daraltır. O konudaki bilimsel uyarılar işin zorluğunu maddi kaynağına işaret ederek gösterir.&lt;br /&gt;Ve üç. Ama söz konusu bilimsel kuram tüm bu çabaların önemsiz olduğunu göstermez, aksine daha çok önemsememiz gerektiğini vurgular. Değiştirme olanaklarımız kısıtlıysa, kötü doğal olarak iyiye baskınsa, buradan çıkaracağımız sonuç işi tümden boşlamak değildir. (Geçersiz umutlarla yüklülerin ezici çoğunluğu parlak söylemlerinin aksine zaten eninde sonunda o çaresiz noktaya varırlar.) Tersine daha sabırlı, daha akılcı, daha ekonomik, daha iradi çalışmanın gerekliliğinin üstünde ısrarla durur. Şimdinin bölük pörçük, bir o zaman bir bu zaman, yalaş bulaş etkinlikleriyle değiştiriciliğe çabalayan, ancak günlük yaşamda, iş yaşamında, siyasette, felsefede, sanatta, bir bütün olarak kapitalizmle hesaplaşmayan sol muhalefetin büyük çoğunluğunun yaptığı bu değildir.&lt;br /&gt;Yine de tek amaç yolun sonuna varmak olmamalıdır; çünkü yolun sonu yoktur. İyinin zaferi, direnmek, ayakta kalmak ve geçici baskınlıklarla sınırlıdır. Amaç bu yolda yürümektir, umut bu bitimsiz bayrak yarışının içinden yeşertilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7- Ancak insanlığın daha temelden, daha gerçek kurtuluşu genetik değişimiyle mümkün olacaktır. Doğal ya da yapay yollarla. Şu veya bu alanda büyük ya da küçük her olumlu çaba az veya çok bu kurtuluşa hizmet edecektir. 26.12.2006&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;!-- Site Meter --&gt;&lt;a href="http://s41.sitemeter.com/stats.asp?site=s41kartal" target="_top"&gt;&lt;img src="http://s41.sitemeter.com/meter.asp?site=s41kartal" alt="Site Meter" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;!-- Copyright (c)2006 Site Meter --&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2406261829899633163-8657225519436334740?l=kaanarslanoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/feeds/8657225519436334740/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2406261829899633163&amp;postID=8657225519436334740' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/8657225519436334740'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2406261829899633163/posts/default/8657225519436334740'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kaanarslanoglu.blogspot.com/2007/01/insanla-bu-adan-hi-baktnz-m.html' title='İnsanlığa Bu Açıdan Hiç Baktınız mı?'/><author><name>kaan arslanoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/02869091091227033830</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry></feed>
