24 Mart 2010 Çarşamba

EVRİM AÇISINDAN DEVRİM TARTIŞMALARI -2-

Evrim Açısından Devrim üstüne tartışmalar Haberveriyorum.net de devam ediyor. Verdiğim ikinci cevap şu:

Önce Ali’ye ve Erkin’e teşekkür ederim, kitap hakkında yazılar yazdıkları ve tartışma başlattıkları için. Birbirimizi küçük çaplı hırpalasak da özlediğim tartışma havası böyle bir şey olsa gerektir. Şimdi kısaca Erkin’e bir yanıt verdikten sonra Ali’nin boşluk dediği noktalar hakkında bazı açımlamalar yapacağım.




Erkin diyor ki, Marx karşıtları genelde Marksizmin esasının bir yöntem olduğunu ileri sürerler, Marx’ın saptamalarına ve asıl davasına aykırı duruşlarını bu şekilde gizlerler. Ondan sonra da diyor ki, bana göre asıl Marksizm onun davasıdır, yani komünizmdir. Buradan yola çıkarak benim (Kaan A.) gibi komünizme inanmayan birinin Marksist olması imkansızdır. İlk söylediğimde, yani Marksizmin esasının onun yöntemi olduğunda ısrarlıyım. Durum Erkin’in söylediği gibi değildir bana göre. “Komünizme”, eşitlikçi topluma inanış Marx’tan yüzlerce hatta binlerce yıl önce de vardı, şimdi de Marxcı olmayıp komünizme inanan akımlar mevcut (anarşistler örneğin). Marx zamanında komünizme inanan Marx karşıtları Markçılardan çok daha kalabalıktı mesela. Sonradan “bilimsel sosyalizm” adı verilen akımın doğuşu tamamen Marx’ın (ve Engels’in) sosyalizmi ve komünizmi ilk defa bulunup uygulanan çok değişik ve kapsamlı bir yöntemle ele almalarından kaynaklandı. Elbette hedef pek çok solcu için sosyalizm, daha çok eşitlik, daha çok gerçek özgürlük. Ama bu yolda bir Marksistle, diyelim Şeyh Bedreddin’i veya Bakunin’i ayıran şey kullandıkları felsefe yöntemi. O yüzden komünizmi sadece güzel bir ütopya olarak gören, bunun hayalci yönlerine ve en çok ne kadar gerçekleşebileceğine işaret eden komünistlere, hatta “komünist” olmayan Marksistlere rastlarsanız şaşırmayın, alışın.



Şimdi Ali’nin işaret ettiği boşluklara ve eleştirilere gelelim. Bir tanesi şu örneğin, siyaseti genel olarak değerlendirdiğim, devrimci siyasetle burjuva siyasetini aynı kefeye koyma genellemesine düştüğüm gibi bir şey. Bu konu üstünde Politik Psikiyatri’de çok uzun durmuştum. Hatta o zaman yine Leninist olmakla birlikte anarşizme de açık kapı bırakan bir çizgideydim. Şimdi kapı yine kapanmadı anarşizme, ama dar bir aralık kaldı. Her eleştiri, her görüşten yararlanmak gerek diye düşünüyorum hala. Devrimci siyaset diye bir şey yok diyemem, ama şimdiye dek görülen bütün örnekleri, burjuva siyasetinden sadece amaçta ayrılmışlar. Sosyalist devrim amacı bir tarafa, yapılan sosyalist siyaset burjuva siyasetinden çok farklı değil aslında, özde, biçimde. Hatta bir bakıma onun aynısı sayılabilir. Anarşistlerin sosyalist siyasete getirdikleri en büyük eleştiri de bu zaten. Burjuva siyasetiyle burjuvaziyi ortadan kaldıramazsınız diyorlar Marksistlere, Leninistlere. Ne kadar izleyicisi olsam da Marx’ın yaptığı siyaset de burjuva siyaseti, Lenin’inki de öyle biçimsel anlamda, insan kavrayışıyla, kullandıkları neredeyse tüm araçlarla. Sadece amaç farklı. Peki bunu böyle düşünüyorum da niye anarşist ya da Troçkist değilim. Çünkü onlar da aynı şeyi yapmışlar. Farklı bir yöntem, biçim veya öze şu ana dek ulaşılamamış. Çünkü siyaseti insan yapıyor. Siyasetsiz hiçbir şey olmuyor bu insan toplumunda ve insan siyaset yapınca da ister sosyalist, ister faşist, ister liberal olsun, çok benzer şeyler yapıyor. Stalinizmi onca sert eleştirirken siyaset kurumunun içinde bulundukları için anarşistler de, Troçkistler de, liberaller de koyu Stalinisttir dememin esprisi burada. (Espri, ama komik olmayan espri.) Devrimci siyaset yapılacaksa (ki bir yakın dostun söylediği gibi, bu bok yenecekse) kuralına göre yapmak gerek. Bu kuralların en gerçekçilerini Lenin’de görüyoruz (Marx’ta da değil) . Söylediğim şey özetle bu.



Yapacağımız bütün siyaset sonuçta, kafamızdaki ideal insan ve onun düzeniyle, gerçek insan ve onun ihtiyaçları arasında, ikincisine daha yakın bir konumda somut koşulların somut tahliline dayalı ayarlamalar yapmak. “Yeni insan” yaratmak benim de ütopyam. Ama bir ütopya! Oraya doğru hamleler yapmak, gayret göstermek görevimiz. Bu gayret ve bu motivasyonun kısa, orta ve uzun vadeli yararları bulunur. Ne ki (bilimde hiçbir şey kesin değildir ya) en azından beş altı kuşak sonrasında bile buna ulaşılamayacağını bilmeliyiz. Tıpkı komünizm ütopyasında olduğu gibi. Bunu bilmek bazılarının motivasyonunu kırıyorsa, onlar varsın inkar etsinler, o da güzel. Ama bunu bilmediği için veya inkar ettiği için, gerçek insanla her karşılaştığında hayal kırıklığına kapılan ve bir süre sonra da kapitalizm kampına iltihak eden milyonlarca sosyalist bulunduğunu bildiğimden, acaba bu hayal kırıklıklarına karşı önceden onları uyardık mı, diye kendimize de sormalıyız. Uyarsak da çoğunun yine oraya gideceğini ayrıca bilmeliyiz. İşimize gelmeyen bilgileri reddederek ne kadar yol alabiliriz ki, nitekim alamıyoruz işte. Yeniliyoruz durmadan, bari niye yenildiğimizi bilelim, belki bu ilerde işimize yarar. “Üstinsan”la “yeni insan” pek farklı değillerdir aslında. İkisi de mevcut insanı aşmayı hedefler. İkisi de jakoben bakışın sonucu ulaşılmış kavramlardır. İkisi de buna birilerinin öncülük etmesi gerektiği gerçeğinin fark edilmesine dayanır. “Yeni insan” göremeyeceğimiz bir ütopyadır. Buna yakın örnekler bir süre sonra çıkacaksa, tüm toplumda birden aynı anda çıkmayacaktır. Önce bir azınlıkta çıkacaktır yeni insan, bu azınlık ötekileri yönetip yönlendirdiği zaman kalabalıklaşacaktır ancak.



Neden mi? İnsan farklı “yaratılışta”dır. Doğuştan temel özelliklerle gelir dünyaya. Eğitimle çevre koşullarıyla bunlar az veya çok değişir, kişilik ortaya çıkar. Burada kural şudur, herhangi bir özelliğiniz genetik olarak ortalamadan çok farklıysa, eğitim veya çevre koşulları ne yönde olursa olsun o özellik kişiliğinizde belirir. Genetikte her özelliğin bire bir karşılığı bulunmaz, ama örnek olsun diye söylüyorum ve her örneğin işin kaba temsili olduğunu baştan uyarıyorum. Diyelim çok yüksek, ortalamadan çok farklı bir cesaret geniyle doğdunuz. Ne kadar iyi veya ne kadar barışçıl felsefeyle eğitilirseniz eğitilin, sizin yeriniz daha çocukluktan başlayarak yüksek cesaret gerektiren bir ortama kayacaktır. İşte burada tüm öteki kişilik eğilimlerinize veya eğitim koşullarınıza, büyüdüğünüz ortama göre bir suikastçi de olabilirsiniz, kahraman bir asker de, başarılı bir polis de olabilirsiniz, devrimci de, mafya şefi de olabilirsiniz, otomobil yarışçısı da. Ancak toplumdaki bireylerin büyük çoğunluğu yine insan özelliklerinin büyük çoğunluğu açısından ortalamaya yakın genetik özellikler gösterirler. Yani herhangi bir yönde güçlü olmayan genetik kodlar. İşte bu büyük çoğunluk için, içinde bulunulan sistemin, yetişme koşullarının, eğitimin, rastlanılan kişilerin vs. kişilik oluşumunda etkisi çok daha büyüktür.



Fakat bir bütün olarak baktığımızda toplumları belli dallarda, ekonomide, askerlikte, bunlarla birlikte veya bunların üstünde siyasette çok daha yetenekli olan unsurlar yönetir. Bu unsurların toplamı bir azınlığı oluşturur. Jakobenizm gerçekliği de bundan ileri gelir, bunun zorunluluğu da. Siyasete, yönetmeye, bunlar için entrikalar kurmaya, gerektiğinde bunlar için çatışmaya toplumun bir azınlığı yatkındır ve sonuçta toplum bu azınlık içindeki siyasi çatışmalara, sınıf kavgalarına ve sonuçta buralarda kimin galip geldiğine göre yönetilir. İşin gerçeği bu eşitsiz doğuştan özellikler nedeniyle, kişilere üretim araçları karşısında aynı eşit koşulları da verseniz, aynı eğitimden de geçirseniz, birilerin belli işlerde başarılı, başka birilerin başka işlerde başarılı olmasını engelleyemezsiniz. Bugünkü eşitsiz toplumda bile bu böyledir. Bir bakarsınız işçi torunu ülkenin en zengin insanı olmuş, en zengin insanın torunu ise devrimciliği seçip öldürülmüş...



Evet, bazı insanlar yönetecek, bazıları yönetilecek. Bu öngörebildiğim sonraki toplum düzenleri için, birçok kuşak sonrası için böyle. Şu ana kadarki en “demokratik” burjuva düzenlerinde bile yöneten bir oligarşi olagelmiş. Sosyalist devrimlere bakın, hep azınlığın devrimi olmuş. Garip şekilde inkar etsek de bu azınlık içinde işçiler azınlıkta kalmışlar veya belirgin bir çoğunluk oluşturamamışlar. Sosyalist sistemler altında bile “komünizm” davası yine bir azınlığın özlemi olarak kalmış. “İnsan da insan” derken işte bu... Hastalıklı bir inkara dayanan sol ideolojiler, siyaset akımları (Frankfurt Okulu girişimi gibi iyi niyete ama yanlış felsefeye dayalı bir çıkış dışında) sürekli biçimde ana malzemeyi reddetmişlerse, kendilerini ve başkalarını kandırmışlarsa, işte bu devasa kof tortu üstünde şekillenen bilinçlerin, evrimi, biyolojiyi birden bire kabullenmelerini beklemek hayaldir.



Devrim öncesini hadi anladık, iş çok zor. Peki devrim sonrası sosyalist toplumlarda, o eşitlikçi düzene ve onca eğitime karşın “komünizm davası” niye halkın çoğunluğuna mal edilemiyor? Sebebi basit: Devrim süreklidir, toplum için de insan için de. Durduğun zaman gerilersin. Devrimcilik için şu dört genetik özellik gerekiyor en başta: Sorgulama yeteneği ve cesareti. Yüksek özveri-sorumluluk duygusu. Yüksek onur duygusu. Yüksek hak-eşitlik duygusu. Bunlardan biri zayıfsa devrimciliğiniz zayıflar. İkisi zayıfsa isterseniz SBKP Parti okulundan birincilikle mezun olun, devrimci olamazsınız. Bu dört özelliği düşünerek, ama kabaca saptadım. Başka biri üçe indirebilir, öteki yediye çıkarabilir, sonuç değişmez. İşte insanda (çoğunlukta) bu temel iyicil karakter özellikleri gelişmediği için sosyalizmi kursak bile devam ettirebilmemiz güçtür. O yüzden yapılması gereken bırakıp gitmek değil, daha çok çalışmaktır. Daha çok akılcılık, daha iyi liderlik, daha fazla eğitim, daha iyi organizasyon vs...



Erkin de soruyor ilk yazısında. Bunlar ne işimize yarayacak? Ne işimize yarayacak var mı, bir bina yapıyoruz... malzemeyi bilmemek var mı? Elimizde tuğla var sanıyoruz, halbuki kerpiç var. Kerpiçle de olur bu iş, ama kerpiçle sağlam ev yapmak çok daha farklı yöntemleri gerektirir, daha çok ustalık ister. Bu elimizdekinin tuğla olmadığını fark edelim bir yol, sonra çok fikir çıkar. Şu anda ben malzemeyi tanımlatmaya çalışıyorum. Daha ötesine istesem de yetişemem.



İnanın benim amacım, tartıştığım dostlara üstün gelmek değil. Seyirciye oynamak hiç değil. Bu yazının da ana hedefi zor da olsa, önce ilk muhataplarımı, yani Ali’yi ve Erkin’i iknadır. İkna olmasalar bile, bu yana da bir bakın düşüncesine getirebilmektir. Yöntem diyorum yine yöntem... Bu tartışmada Marksist tarafın benim tarafım olduğu hüsnü kuruntusu içindeyim. Bakın çok basit bir örnek: Erkin’in “21. Yüzyılın Sosyalizmi Neden Farklı Olmak Zorunda?” başlıklı yazısına bakın. Yöntem olarak Marksizm hafife alınınca insan ne kadar bilgili de olsa nereye varıyor. Çok önemliymiş gibi sosyalizmde idamın kalkmasını Erkin bir madde olarak oraya yazmış, bir de açımlamış. İdama ilkesel ahlaki bir tutumla yaklaşamazsınız oysa, Marksist tutum bu değil. Bir Marksist hiçbir zaman kendini bağlayacak (üstelik de gereksiz bir konuda) taahhütlere girmez. Bize ne, bir sosyalist toplum kurulur, o toplum kendi aklına ve gereksinimlerine göre idamı yasaklar veya devam ettirir. İnsanın insana öldürümlü şiddetinin ortadan kalkmadığı bir dünyada idamın kaldırılması boş bir aldatmacadan başka şey değildir. Sen idamı kaldırırsın, vatandaşın biri hem de tamamen masum birini öldürerek idamı uygular. Sen idamı kaldırırsın, adam bir süre sonra bir şekilde çıkar, başka birini daha idam eder (böyle on binlerce kurban vardır, bunun sorumluluğunu hiçbir idam karşıtı üstlenmez.) Sen idamı kaldırırsın, senin ajanın, polisin, silah çekti diye, teröre hazırlanıyor diye birilerini idam eder. (AB ülkelerindeki gibi.) İdamı kaldırırsın, ama Irak’ta bir buçuk milyon insanı idam edersin. İdama karşı olursun, Saddam’ın idamını onaylarsın. Ben olsam şöyle derdim: Bu düzen altında idam cezası da, kaldırılması da keyfidir, toplum ahlaklı ve adaletli olmadığı için adaletli ve ahlaklı yürütülemez. Biz idam cezası olmasın isteriz. İlerdeki sosyalist devletse belli gerekçelerle bunu kaçınılmaz görmüşse, belki geçici dönemler için çok yüksek dikkatle uygulanmak üzere, kaldırmayabilir, onlar adına söz veremeyiz.



Yine de buraya kadar gelebilmiş olmamız (Erkin’in bahsettiğimiz son yazısı dahil) güzel bir şeydir. Erkin’in işaret ettiği gibi aynı yanlışları tekrar etmemek duyarlılığı önemli bir noktadır. 21. Yüzyıl sosyalizminin nasıl olması gerektiğini düşünmek önemlidir.



Sevgiyle kalın. Kaan Arslanoğlu






Site Meter

19 Mart 2010 Cuma

EVRİM AÇISINDAN DEVRİM ÜSTÜNE TARTIŞMALAR

DEĞERLİ DOSTLAR,
Haber.sol.org.tr deki yazılarım devam etmekte. Size güzel bir site daha öneriyorum. haberveriyorum.net
Burada ilginç haberler, yorumlar, dünyaya sol mizahi bir bakış bulabilirsiniz.

İşte bu sitede "Evrim Açısından Devrim" kitabım üstüne üç ayrı yazı çıktı yakında. Bu yazılara birçok yorum yapıldı. Oradan izleyebilirsiniz. Aşağıda da söz konusu yazılardan birine benim verdiğim cevabı okuyacaksınız.

Değerli Arkadaşlar,


Bu “sevgi” “sevgisizlik” meselesi yanlış anlaşılmasın her şeyden önce. Sevgi böcekleri değiliz sonuçta. Kitapta “Soldaki sevgisizlik geleneği” diye bir bölüm var, ona atfen böyle bir mevzu açıldı. Bunu biraz da ben açtım aslında, ilk yazıya verilen yorumlarda yorumcuların birbirine insafsızca saldırması karşısında. Buradaki asıl sorun ne biliyor musunuz, bizler bu kötücül duygusallığa alışmışız ve bağışıklık kazanmışız da, dışarıdan ara sıra bizi izleyenlerde dehşet uyandırıyor. Sıradan vatandaşın solculaşmasını engelliyor. Yoksa işin esası bir yorumcunun belirttiği gibi soğukkanlı şekilde bilimsel tartışma üslubunu yakalamaktır.



Şimdi benim söylediklerim, aşağı yukarı on yedi yıldır söylediğim şeyler. Ama o kadar yeni şeyler ki bir bakıma, buradaki tartışmalara hakkıyla cevap verebilmem, her yeni kavramı yeni okura ilk kez anlattığımdan yeni bir kitapçık yazmamı gerektirir. Ben bunları dört ayrı kitapta anlattım, ne kadar özetlesem eksik kalacaktır. O yüzden şu satırlarla kısaca bir iki şey söyleyebilirim. Ali Mert’in “boşluklar var” dediği noktalar önemli, onlara cevap verecektim, ama bunları erteleyip, Erkin Özalp’a bir iki noktada cevap vermeliyim.

Anti-Marksist olma meselesi. Eğer Marksizmi felsefedeki bir yöntem olarak kabul edeceksek ki, bana göre Marksizmin özü, onun yöntemidir, ben asla anti-Marksist değilim. O noktada anti-Marksist olan Erkin Özalp’tır. Ama böyle bir yöntem sonucu Marx’ın ortaya döktüğü saptamalarsa Marksizm, o zaman Özalp haklı. O daha Marksist duruyor, benim tezlerim bir sapmayı ifade ediyor. Bu anlamdaki Anti-Marksistliği bile isteye kabul ediyorum.



Şöyle söylersem derdimi anlatmış olurum. Tek bir konuyu ele alalım. İnsan doğası. Kitabın ilk sayfasındaki epigraf Marx’tan. Onu oraya bilerek koydum. Marx “insan doğası” kavramını kullanıyor. Marx’ın insanın doğası diye bir şey olmadığını söylediği yanlıştır, başka birkaç yerde daha kullanmıştır bu kavramı. Ama Marx’a göre insan doğası değişmez bir şey değildir. Ayrıca insan doğası maddi yaşam koşullarıyla belirlenir. Genel anlamda Marx’ın bu iki saptamasına da katılıyorum. Ama genel anlamda. Marx bunu daha fazla açtığında yanlışa düşüyor ya da yanlışa düşürebilecek yorumlara açık ifadeler kullanıyor. Niye? Çünkü kullandığı bugün bile aşılamamış bilimsel yöntemi doğru, fakat elindeki veriler yetersiz. Marx Darwin’i biliyordu, ama ne demek istediğini kavrayamamıştı. Çünkü o devirde Darwin bile kendisinin ne demek istediğini tam kavrayamamıştı. Neden? Daha genler bilinmiyordu, mutasyon bilinmiyordu, evrimbilim ve biyoloji emekleme devrindeydi. Türleşme tam olarak nasıl cereyan eder, genetik neyi nasıl belirler bilinmiyordu. Marx bunları bilseydi benim gibi düşüneceğinden samimiyetle eminim.



Evet, insanın doğası değişmez değildir, değişir, ama sistemlerin değişmesiyle değil. İnsan doğasının değişmesi öncelikle genetik değişime, mutasyona bağlıdır. En son büyük mutasyon 150 bin yıl önce olmuş. Her an yine olabilir, ama bir yüz elli bin yıl daha gecikebilir. İnsanın tarihi Marx’ın bildiği, kurallarını kestirebildiği altı yedi bin yıllık tarih değildir. 150 bin yıl artı üç milyon yıllık bir tarihtir. İnsanın doğasını belirleyen maddi koşullar son altı yedi bin yıllık “uygarlık” koşulları değil, en az 150 bin yıl öncesini kapsayan maddi koşullardır. Bu maddi koşulları bilmek antropoloji ve evrimbilimle yakından ilgilenmeyi gerektirir. Ve her şeyden önce milyonlarca yıllık maddi koşulların ürünü olan insanın biyolojik yapısı tüm bu maddi koşulların “alt yapıların” günümüzdeki temsilcisi olan en temel maddi koşuldur. O biyolojik yapı sol entelektüellerin pek sevdiği terimle “özne” değildir yalnızca, daha fazlasıdır, tarihi maddi koşulların temsilcisi ve bizatihi maddi koşuldur. Onun bedensel ve beyinsel kapasitesi ve bu kapasitenin genetiği değişmedikçe değişmeyecek sınırları maddi yaşam koşullarının da sınırıdır. Uzatabiliriz…



Bütün bunları bilmek neye yarar? Havanın içinde havasız kalmamamızı sağlayanın oksijen olduğunu bilmek kadar hayati bir bilgidir bu. Birkaç pratik siyasi sonucuna değinecek olursam: Sosyalizmin bu doğaya ne bakımdan yakın ne bakımdan uzak olduğunu bilmek çalışmalarımızın tüm seyrini değiştirebilir. Örneğin burjuva demokrasisinin bu doğa açısından tam bir aldatmaca olduğunu kavrayabiliriz. Toplumlara gereken şey iyi diktatörlüktür. İyi diktatörlük proletarya diktatörlüğünden başka bir şey değildir. Lakin diktatörlüklerin çok büyük çoğunluğu da kötüdür. Yani insanı ezer, yani sınıf farklılıklarını azdırır. Katılımcılığı savunmak, eşitliği savunmak, demokrasiyi, tartışmaya dayanan uzlaşmayı savunmak her zaman yapmamız gereken şeydir. Ancak bu çabalarımızın tam başarılı olması asla mümkün değildir. Bu çabalarımızda kazanacağımız en yüksek başarı, kötü diktatörlükler yerine (burjuva demokrasileri de kötü diktatörlüklerdir aslında) iyi diktatörlüğü daha uzun süre yaşatmamıza olanak verir.



Hasılı, insan doğası her şekli verebileceğimiz plastik bir madde değildir, ancak belli kurallarla ve ustalıkla yontabileceğimiz bir oltu taşıdır. Bu doğayı bilir ve ona uygun siyaset yaparsak başarı kazanırız. İnsan doğası yoktur dedikçe duvara toslamamız kaçınılmazdır. kaan arslanoğlu





Site Meter